Gönderen Konu: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..  (Okunma sayısı 403873 defa)

0 Üye ve 7 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« : Ocak 17, 2007, 02:03:32 »
HIÇKIRIK   
             
   İnatçı hıçkırık kilo kaybı ve yutkunma güçlüğü gibi belirtilerle birlikte yemek borusu kanseri belirtisi olabilir...
   İrlandalı bir bilim adamı, ısrarla geçmeyen hıçkırığın, kilo kaybı ve yutkunma güçlüğü gibi belirtilerle birlikte yemekborusu kanserinin belirtisi olabileceğini söyledi.
   Dublin deki James Connolly Hastanesi Uzmanı Prof. Dr. Tom Walsh, bir toplantıda yaptığı konuşmada, bazı yemek borusu kanseri hastalarının inatçı hıçkırıktan yakındıklarını bildirdi.
   99 kanser hastası üzerinde yapılan bir araştırmada, hastaların yüzde 27 sinin, inatçı hıçkırıktan yakındıkları, yüzde 6 sının ise hıçkırık nedeniyle doktora gittikleri kaydedildi.
   Hıçkırmanın bugüne dek kanser belirtisi olarak kabul edilmediğini belirten Dr. Walsh, hastalıkla hıçkırma arasındaki ilişkinin nedeninin tam olarak bilinmediğini ancak kanser hastalarındaki inatçı hıçkırığa diyaframdaki bir sinirin neden olduğunun düşünüldüğünü söyledi.
   Dünyada 6. en yaygın kanser türü olan yemekborusu kanseri, her yıl yaklaşık 400 bin kişide saptanıyor. Sigara içmek ve alkol kullanımı, en önemli risk faktörleri arasında sayılıyor.
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 21:26:48 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #1 : Ocak 17, 2007, 02:05:31 »
SES KISIKLIĞI
                   
   Pek çok nedene bağlı olarak ortaya çıkabilen ses kısıklığı, ciddi hastalıkların da habercisi olabiliyor. Bu nedenle, altında yatan sebeplerin uzman bir doktor tarafından belirlenmesi büyük önem taşıyor.
   Bir insanın normalde her zaman çıkardığı sesten daha farklı ses çıkarmasına genel olarak ses kısıklığı denir. Buna daha ince, daha kaba, çatallı, çabuk yorulan, sürekli kısılabilen, bazı enfeksiyonlarda hatta hiç çıkmayan seslerin hepsi dahildir...
   Sesi oluşturan mekanizma aslında oldukça basittir. Ses telleri denilen kas sistemi, kıkırdaklar ve sinirlerle uyarılarak açılır ve kapanır. Açıldıkları zaman nefes alırız. Kapandıkları zaman ise aşağıdan, yani akciğerlerden gelen hava, iki ses telinin arasından geçerken bir vibrasyon oluşturur. Bu da sesin oluşmasını sağlar.
   Boğazımızdaki yani burnumuzun arkasındaki geniz boşluğumuz ve ağız boşluğumuz bunun rezonansını verirken, dilimiz de karakterini verir. Sesin ana mekanizması olan ses tellerinde oluşabilecek herhangi bir oluşum, hastalık ya da problem ses kısıklığına yol açabilir.

SES KISIKLIĞININ NEDENLERİ

Üst solunum yolu enfeksiyonları:
   Ses kısıklığının en sık görülen nedeninin üst solunum yolu enfeksiyonları olduğunu belirten Acıbadem Hastanesi Bakırköy KBB Hastalıkları ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ferhan Öz, bu gibi durumlarda sesin birkaç gün kadar hiç çıkmayabildiğini söylüyor:
“Üst solunum enfeksiyonu yaşayan örneğin sinüziti olan bir kişi, ses tellerine doğru akıntısı olduğu için öksürmek zorunda kalır. Öksürük travması, seste daha çabuk yorulmayı getirdiği için ses kısıklığı yaratan başlıca sebeplerden biri.”

Sesin yanlış kullanımı:
   Prof. Dr. Öz, günümüzün modern dünyasında sesin yanlış kullanımına bağlı ses kısıklıklarının da sıkça görülmeye başlandığını vurgulayarak, “Sesini daha profesyonel kullanan insanlar yani öğretmenler, doktorlar, avukatlar, çağrı merkezleri çalışanları veya pazarcılar gün içinde çok sık veya çok yüksek tonda konuşmak durumundalar. Bunların bir kısmı yoğun ve gürültülü ortamlarda çalıştıkları için sesini yanlış kullananlar daha çok bu gruplardan çıkıyor” diyor.
   Sesi yanlış kullanmak aslında normal ses tonundan daha yüksek tonda konuşmak ve yüksek tonda uzun süre konuşmak anlamına geliyor. Çevresel faktörler nedeniyle sesi yükseltmek, sesin kısılmasına yol açacak kadar sesi yanlış kullanmaya sebep olabiliyor. Uzmanlar sesini yoğun kullanmak zorunda olan kişilere özellikle bol su içmelerini öneriyor.
   Prof. Dr. Öz, “İnsanlar konuşurken su içtikleri ve ses tellerini ıslak tuttukları sürece, ses telleri çok daha rahat çalışır. Islak bir ortamda, kaygan bir zeminde, aşağıdan gelen havayla çok daha iyi titreşirler” diyor.
   Nemli, klimalı veya basınçlı ortamlar da ses kısıklığına sebep olabilen faktörler arasında. Örneğin uçakta bağırarak konuşmak sesi yoran bir yanlış ses kullanımı.

Reflü ve alerji:
   Ses kısıklığına sebep olan hastalıkların başında ise reflü yer alıyor. Yapılan araştırmalara göre ses kısıklığı nedenlerinin yaklaşık yüzde 64’ü reflü nedeniyle oluşuyor. Midedeki asidin yemek borusuna kadar gelmesi ve bu asit salgısının yemek borusunun dışına çıkıp ses telleri üzerinde zehirleyici (toksik) bir etki yapması ses kısıklıklarına sebep oluyor. Buna larengofarengeal reflü deniyor. Bu durumlarda hasta sürekli olarak sesini temizlemek zorunda kalıyor.
   Ses kısıklıklarına neden olan bir diğer faktörün alerji olduğunu belirten Prof. Dr. Öz, alerjik bir insanın özellikle alerjenle karşı karşıya kaldığı dönemde sıkıntılar yaşadığını vurgulayarak, “Bahar aylarında kişinin sesinde yorgunluk, ses tellerindeki ödemden dolayı bir kabalaşma olur. Bu dönemde sesini yorması ve ona daha fazla güç vermeye kalkışması yanlış bir kullanımdır” diyor.

Nodül ve polipler:
   Tüm bu yanlış kullanımlardan bir ya da birkaçı birleşerek ses telinde nodüle neden oluyor. Her iki ses telinde de simetrik olarak oluşan nasırlaşma gibi kabarıklıklara nodül deniyor. Nodül tamamen yanlış kullanma sonucunda oluşuyor. İnsanların kendilerini ses kısıklıklarından korumalarının en önemli yolu seslerini doğru kullanmayı öğrenmeleri. Nodül çok uzun zamanda gelişiyor. Örneğin bir öğretmenin işe başladıktan hemen sonra sesinde nodül oluşmaya başlarsa, belirtisi olan ses kısıklığı bir hafta sonra değil en az 3 ay sonra ortaya çıkıyor.
   Polip ise yine sesin yanlış kullanımına bağlı olarak gelişen akut bir travma. Bilinçsiz bir şekilde yapılan ani bir bağırmaya bağlı olarak oluşan küçücük bir kanamayla ses telinde polip oluşuyor. Bağırırken sinirli olmak ve aşırı gerginlik de polipe neden oluyor. Oldukça sık görülen polipler bir günde ses kısıklığı yaratıyor. Hastalar genelde, maça gidenler, sinirli bir şekilde çocuğuna bağıranlar veya pazarcılardan oluşuyor.

Kist ve papillom:
   Ses kısıklığını yaratan bir diğer faktör ise kist. Ses telinin içinde yer alan kist, oradaki salgı üreten bezlerin tıkanmasıyla oluşuyor. Kist en fazla öksürükle birlikte görüyoruz. Örneğin yoğun bir üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında öksüren bir kişide kist oluşabiliyor. Kist oluştuktan sonra ise, seste yorgunluk ve çatallanma oluyor. Özellikle çatallık kistin çok tipik bir örneği.
   Selim lezyonlar da ses kısıklığına yer açabilen faktörlerden. Selim lezyonların hiçbiri kanser değil ve dikkatli muayene edilip doğru tanı konulduğunda cerrahi tedavi sayesinde gayet başarılı sonuçlar almak mümkün.
   İyi huylu bir tümör olan papillom hastalığı da ses kısıklığına sebep açan faktörlerden biri. Bu hastalığın en büyük özelliği ise sürekli tekrar etmesi. Bu yüzden tedavisinde kullanılan lazer cerrahiyi de tekrar etmek gerekiyor. Erişkin kişilerde kanserleşme riski olan papillom, hep kontrol altında tutulması gereken bir hasta grubu. Çünkü sağlıklı dokuda bile hücrelerin içinde bu virüsü bulabilmek mümkün. Cerrahi tedavi başarısı ses kalitesi açısından bakıldığında çok yüksek oranda olmayabiliyor.

Reinke ödem:
   Ses kısıklığına neden olan bir diğer hastalık, ses tellerinde oluşan ve Reinke adı verilen ödem. Özellikle sigara içen kadınlarda görülen bu hastalık, kadınlarda erkek gibi kalın sesle konuşma şeklinde kendini gösteriyor. Reinke, çok konuşan, reflüsü olan, günde bir paketin üzerinde sigara içen kadınların hemen hepsinde oluşan bir problem.

Diğer sebepler:
   Ses kısıklarının nadir görülen sebeplerinden biri de doğumsal bozukluklar. Bunların arasında en sık görülen, ses tellerinin yapışık olması ve birbirlerinden ayrılmamış olması. Doğumsal bozuklukların tedavisinde çok küçük yaşlarda çok iyi sonuçlar elde edilmese de, daha ileri yaşlarda bu başarıyı yakalamak mümkün. Hipertansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları gibi östrojen ilaçları da ses tellerinde kuruma yaptığı için ses tellerinin daha çok yıpranmasına neden olabiliyor.

MUAYENE VE TANI
   Ses kısıklığı olan bir hastanın yapması gereken ilk şey vakit geçirmeden bir KBB uzmanına başvurmak. Ses tellerinin muayenesinde eskiden sadece ayna kullanılırken günümüzde artık mikro kameralı endoskoplar ve stroboskop kullanılıyor. Aynalar ise bugün hala ses tellerinin gerçek rengini ve hareketliliğini görebilmek için kullanılan araçlardan biri. Ancak mikro kameralı endoskopların avantajları oldukça fazla.
   Prof. Dr.Öz, “Kameralarla elde ettiğimiz görüntüleri bilgisayarda saklayabildiğimiz için hastayı defalarca muayene etmek yerine, kaydı defalarca seyredip değerlendirebiliyoruz. Bu hastaların tedavi sonrası ve öncesi durumlarını rahatlıkla karşılaştırabiliyoruz. Ses tellerinin yavaşlatılmış hareketlerini izleyebilmek için ise stroboskop kullanıyoruz. Stroboskop sayesinde bir ses telinin diğerinden farklılığını, ses tellerindeki dalgalanmayı izliyoruz. Bu dalgalanma bize ses teli içinde veya dışındaki kitle, lezyon veya hastalık konusunda fikir verebiliyor” diyor.
   Uygulanan bir diğer muayene yöntemi hastalığın sesiyle ilgili akustik analizler, yani ses değerlendirmesi. Ancak bu analizler, kişinin sesi gününe, psikolojisine ve duygusal durumuna göre değiştiği için birkaç kez tekrarlanmayınca sağlıklı sonuçlar vermiyor.
   Tanıdaki en önemli unsurlardan biri, hastanın kanserle mi yoksa kanser dışı bir durumla mı karşı karşıya olduğunu belirlemek. Prof. Dr. Öz deneyimli bir KBB hekiminin muayene sırasında nodülü, polibi, kisti hatta papillomu bile birbirinden ayırt edebildiğini belirtiyor. Prof. Öz şöyle konuşuyor:
“Ancak şüphelendiğimiz bir durumda mutlaka dokudan biyopsi alıyoruz. O kadar çok birbirine benzeyen, birbirini taklit eden unsur arasından ayrım yapamama riski her zaman var. Araştırmalar muayenede konulan tanının, ameliyathanede mikroskopla bakıldığı zaman yüzde 31 oranında değişebileceğini gösteriyor bize.”

TEDAVİ YÖNTEMLERİ
Nodüller
   Nodülün tedavisinde sesin düzelmesi için hastaya ses terapisi uygulanıyor ve sesini düzgün kullanması öğretiliyor. Öncelikle nodüle yol açan ve sesini yanlış kullanmasını etkileyen faktörler belirleniyor. Daha sonra hastayı bunlardan arındırma çalışmaları başlıyor. Nodülde, cerrahi tedavi en son düşünülen yöntemlerden biri. Ancak nodülün dışındaki polip ya da kist gibi tüm hastalıklarda cerrahi tedavi uygulanıyor. Bu hastalıkların altında da sesin yanlış kullanımı olduğu için, bu hastalara da operasyon öncesi ya da sonrasında mutlaka ses terapisi öneriliyor.
   Ses terapisi, bir kişinin sesini düzgün bir şekilde kullanabilmesini hedefleyen bir tedavi yöntemi. Bu yöntemde hastanın sesini kullanırken, postürü, boynunun yapısı, ağzının açılması, dilini kullanma şekli, diyaframı ve nefes alışı ile ilgili her şey öğretiliyor. Eğitimli ses terapistleri tarafından uygulanan bu yöntem, gırtlak kanseri gibi hastalıkların da rehabilitasyonunda önemli bir rol oynuyor.

Reflü:
   Reflü ise medikal tedavi ve hastanın yaşamında gerekli değişimlerin yapılmasıyla tedavi ediliyor. Hastanın kilo almaması; çikolata, çay ve kahve tüketiminden kaçınması; çilek ve domates yememesi; egzersiz yapması ve stresten, yağlı yiyeceklerden ve sigaradan uzak durması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Öz, ses sanatçılarının da performansını düşürebilecek bir hastalık olan reflünün tedavisinin öncelikle hastanın hayatını düzene sokmaktan geçtiğini söylüyor.

Gırtlak (Larenks) kanseri:
   En çok 40 ve 60 yaşları arasındaki erkeklerde görülen gırtlak kanseri, kadınlarda daha genç yaşlarda görülen bir hastalık. Gırtlak kanserinde, koruyucu hekim anlayışının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Öz, hastalara ilk olarak eğer sigara içiyorsa mutlaka bırakması, içmiyorsa hiç başlamaması gerektiğinin önerildiğini söylüyor.
   Sigara içmeyen insanların neden gırtlak kanseri olduğuna dair yapılan araştırmalar da var. Bu araştırmalar reflünün gırtlak kanserinin altındaki en önemli etken olduğunu kanıtlıyor. Reflünün ardından ise alkol kullanımı geliyor. Alkol tek başına kanser yapmasa da reflüyü artıran, tetikleyen bir etkiye sahip. Alkolün etkisi sigarayla birleştiği zaman ise gırtlak kanseri oluşumu riski artırıyor. Pek çok kanser türünde olduğu gibi gırtlak kanserinde de erken teşhis çok önemli. Çünkü tanı ne kadar erken koyulursa tedavi başarısı ve 5 yıllık yaşam şansı o kadar yüksek oluyor. Hastalık erken evrede yakalanırsa, cerrahi tedaviden de radyoterapiden de aynı sonucu elde etmek mümkün. İki tedavi yöntemi arasında da bazı farklılıklar mevcut. Cerrahi tedaviden sonra ses kalitesinde biraz bozulma ve kısılma olabiliyor. Çünkü ses telinden kanserli bölge tamamen çıkartıldığı için ses telinin gücü azalıyor ve iki ses telinin karşı karşıya gelişi olması gerektiği gibi olmuyor. Radyoterapi de ise ses kalitesinde bu bozulma yaşanmıyor. Ayrıca cerrahi tedavi çok kısa bir sürede yapılırken, radyoterapi haftalarca sürebiliyor. Hastalık eğer ileri evredeyse o zaman cerrahi tedavi ön plana çıkıyor ve radyoterapi destekleyici rol oynuyor. Erken evredeki tedavi başarısı yüzde 99’lara yakınken, bu oran hastalığın evresi ilerledikçe düşüyor. Bu yüzden yaşanılan ses kısıklığı problemi bir haftanın üzerine çıktığı zaman, mutlaka bir KBB hekimine başvurmak gerekiyor. Çünkü ses kısıklığı normal bir şey değil ve mutlaka nedeninin belirlenmesi gerekiyor.
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 21:25:46 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #2 : Ocak 17, 2007, 02:08:16 »
Sigara ve Sağlığınız
   Sigaranın vücudunuzda meydana getirdiği hasarın belki zaten farkındasınız - nefes darlığı, uzun süreli faranjit ve sabah öksürükleri... Sigara astım hastalığını artırır ve kronik obstrüktif akciğer hastalığın en etkili sebebidir.
   Neyse ki, vücudunuz son sigaranızı söndürmenizi takip eden birkaç dakika içinde kendi kendini onarmaya başlar. Sigarayı bırakmanın sağlığınıza büyük yararı olacaktır - çok uzun yıllardır içiyor olsanız bile.
   Sigarayı bırakmak, sağlıklı bir yaşam sürmek için atabileceğiniz en önemli adımdır. Unutmayın, değişim için hiçbir zaman geç değildir.

Bırakmak Neden Zor? Nikotin Bağımlılığı
   Sigarayı Bırakmanızı Bu Kadar Zorlaştıran Nedir?

   "Çoğu sigara tiryakisi, öyle tercih ettiği için değil, nikotine bağımlı olduğu için içmeye devam ediyor". Royal College of Physicians, Şubat 2000

   Nikotin bağımlılık yapar - bu tıpkı eroin veya kokain gibi maddelerin yarattığı bağımlılığa benzer.

   Aşağıdaki gerçeklere baktığınızda, nikotin bağımlılığının gücünü görebilirsiniz:
Her yıl sigara tiryakilerinin yalnızca %2-3 ü bırakmayı başarıyor.
Genç yetişkin sigara tiryakilerinin yaklaşık %50 si 60 yaşında da sigara içmeye devam ediyor olacaklar.
   Yani sigara içmek sadece bir alışkanlık değil - çok daha güçlü bir şey. Bunu anlamanız, bırakmak konusunda daha etkin planlar yapmanıza yardımcı olacaktır.
   Bunu anlamak, bırakma girişiminiz için en iyi desteği bulmak konusunda yardım almanızın önemini de gösteriyor. Doktorunuz veya eczacınız nikotin bağımlılığını yenmenin ne kadar zor olduğunu biliyorlar.
Sigarayı bırakma konusunda doktorunuz veya eczacınıza danışın.
   Doktorunuz sigarayı bırakma girişiminiz için size destek sağlayabilir, nikotin ihtiyacı ve yoksunluk semptomlarınızla başedebilmeniz için size ilaç tedavisi önerebilir.
   Nikotinin bağımlılık yaratan bir madde olduğunu gördük. Peki, bağımlılık aslında nasıl işliyor?
Sigaradan bir nefes çekişinizi takip eden 10 saniye içinde, nikotin beyninize ulaşıyor.

Nikotin beyninize ulaştığında, ilintili olduğu düşünülen kimyasalların üretimine yol açıyor:
• zevk, keyif
• daha yoğun konsantrasyon ve hafıza, iştah ve kızgınlık duygularında azalma
Bu hoş hisler sizi daha çok sigara içmeye teşvik ediyor, ve hızla nikotin bağımlılığı oluşmasına yol açıyor.

Sürekli sigara içen biriyseniz, nikotinin birçok etkisine karşı tolerans geliştirmişsinizdir. Öyle ki, nikotinin varlığı, beyninizin normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için şart olmuştur.

Sigara-bağımlı içiciler sürekli nikotin alamadıklarında kızgınlık, huzursuzluk, anksiyete ve konsantrasyonda zorluk gibi fiziksel çekilme arazları yaşarlar. Bu çekilme arazları ve nikotine aşırı istekten kurtulmak veya hiç yaşamamak için sigara içmeye devam etmeniz gerekir.

Artık Sigarayı Bırakma Vaktinin Geldiğini Biliyorsunuz
   Bir an durup, bırakma kararınızın arkasında yatan başlıca sebepleri hatırlayın. Bunları her ihtiyaç duyduğunuzda kendinize tekrar tekrar hatırlatın.

Yardım ve Öneri Almak için Doktorunuzu Ziyaret Edin
   Doktorunuz sigarayı bırakmak istediğinizi duyunca çok memnun olacak ve girişiminizin başarı ile sonuçlanmasına yardımcı olacak tedavi şekilleri konusunda sizi bilgilendirecektir.

Bırakma Tarihi
   Bırakma tarihiniz, sigara içmeyi kesin olarak bırakacağınız gündür. Önceden kararlaştırılan bir bırakma tarihi, herhangi bir gün ani bir kararla bırakmaya kalkışmaktan daha başarılı sonuç verir.
   Bir bırakma günü belirlemek, size girişiminiz için plan yapabilme imkanı verir. Başarılı olmanız, sigarayı bırakma sürecine iyi hazırlık yapmanıza bağlıdır.
   Bırakma tarihiniz çok önemli bir gündür. Bundan dolayı, tarihi belirlerken ve hazırlık yaparken aşağıdaki önerileri dikkate almanızı tavsiye ederiz.

Bırakma Tarihinin Belirlenmesi
   Sigarasız aktiviteler planlamaya vaktinizin olacağı bir gün seçmek faydalı olabilir. Sizin için anlamı olan bir gün seçmek de faydalı olabilir:
Eşiniz veya çocuğunuzun doğum günü
*ayın ilk günü
*özel bir yıldönümü
*Evi toplayıp düzenlediğiniz bir gün uygun olur mu? Sigaraları bir gece önce atıp, sigarayı bırakma gününüze taptaze bir hisle başlayabilirsiniz.

Bırakma tarihinizi, özellikle zorlanacağınız bir güne denk getirmeyin. Örneğin:
ehliyet imtihanına gireceğiniz gün
bir sınav günü
önemli bir toplantı günü
Bırakma Tarihine Hazırlık

Bırakma tarihinizden önceki yedi gün boyunca yapabileceğiniz bazı şeyler:

Genelde sigara içtiğiniz bazı rutin şeyleri değiştirin..
• İşe farklı bir yoldan gidin
• Farklı bir müzik veya radyo istasyonu dinleyin
• Sabah aktivitelerinizin sırasını değiştirin

*Evinizi temizleyerek sigara içmekle ilgili herşeyden (tablalar, çakmaklar, kibritler vs.) kurtulun
*Elbiselerinizi yıkayın veya kuru temizlemeye verin
*Arabanızı temizletip sigara kokusunu unutturmak için güzel bir koku yerleştirin.
*Nikotini vücudunuzdan atabilmek için bol su içmeye başlayın
*Normalde sigara içmediğiniz bir yerde sigara için
*Sigarayı normalde kullanmadığınız elinizle tutun
*Normalde sigaraya harcayacağınız parayı biriktirmek için bir kumbara alın
*Şekerli gıdalar veya cips gibi şeyler almaktan kaçının; onların yerine, atıştırmak için daha az kalorili şeyler stoklayın

Harekete Geçin! İlk Gün
   Bırakma Gününüzde Yapmanız Gerekenler :
   Sigarayı bırakma kararını verdiniz ve bırakma tarihinizi belirlediniz. Peki, o gün geldiğinde neler yapmalısınız?
   Yardım için herhangi bir tedavi kullanıyorsanız, prospektüsü dikkatle okuyun ve herhangi bir sorunuz olduğu takdirde doktorunuza veya eczacınıza danışın.
   Evdeki sigara, çakmak ve kül tablalarından kurtulun. Bunu yaparken, herhangi bir "aciliyet" veya "zor bir gün" için oraya buraya bir şeyler saklamayın. (Ancak, bazı kişiler sürekli hatırlamak ve direnebileceklerini ispat etmek için bir adet sigara bulundurmayı faydalı bulmaktadır.)
   Kendinizi oyalayın ve aktivitelerinizi size sigara içmeyi hatırlatarak direncinizi azaltacak durumlardan sakınmak üzere planlayın.
   Ellerinizi meşgul tutun. Stres topu veya tespih kullanmayı deneyebilirsiniz.
   Her zamanki koltuğunuzda oturmayın ve sıkça sigara içtiğiniz mekanlardan uzak durun.
   Yemeğinizi değişik bir masada veya odada yiyin.
   Mümkün olduğu kadar sigara içilmeyen alanlarda dolaşın.
   Şekersiz sakız çiğneyin veya şekersiz pastil emin.
   Düşük kalorili yiyecekler hazırlayın ve yanınızda hep bir bardak su bulundurun.
İçmemeye Devam Etmek
   Başarılı olabilmek için, sigara hakkındaki düşüncelerinizi değiştirmeniz gerekir.
   Başarılı olmanız, kendinizi sigarayı bırakma sürecine iyi hazırlamanıza bağlıdır
   Sigara içmemeyi seçen sizsiniz - kontrolün sizde olduğunu unutmayın
   Sigara bağımlılığınızın her geçen günle birlikte bir adım daha geride kaldığını hissedin
   Tek bir sigaranın bile tüm çabanızı boşa çıkartabileceğini aklınızdan çıkarmayın
   Mümkün olduğunca rahat olun, sağlıklı beslenin ve bol su için
   Sigara içme isteğine kapıldığınızda, kendinizi meşgul edecek şeyler bulun ve derin nefes alın
   Sigara içen biri olarak, vücudunuz nikotinle yaşamayı öğrenmiş ve ona bağımlı hale geldiğinden sigarayı bıraktığınızda kendinizi gergin, kolay kızar, endişeli, hatta sulu göz bir durumda bulabilir ve konsantrasyon zorluğu çekebilirsiniz.
   Bunun sebebi, vücudunuzun sigaradan aldığı nikotini özlemesidir.
   Bu yoksunluk arazlarının birkaç hafta içinde azalacağını ve yok olacağını unutmayın ve dayanmaya devam edin.
Ayrıca,
   Sigara içmemek konusunda her günü ayrı ayrı ele alın - yarını, bir sonraki haftayı, bir sonraki ayı düşünmeyin.İlerlemenizin farkında olun ve bu sigarasız geçirdiğiniz her gün için kendinizi ödüllendirin.

İhtiyaç Hissi İle Başa Çıkmak
   İhtiyaç hissi genelde nikotin bağımlılığından kaynaklanan fiziksel yoksunluk ve/ya psikolojik yoksunluk hissinden kaynaklanır.
   Sigara içme alışkanlığı elleriniz ve ağzınız ile çakmak, kibrit ve diğer sigara malzemelerine arasındaki etkileşim ile ilgilidir. Ağzınız ve ellerinizi başka şeylerle oyalamaya çalışın. Bazıları kürdan ve şekersiz sakız kullanır, bazıları bol su içer. Ellerinizle yapacağınız herşey, size o "sigarayı özleme" hissiyle başedebilmenize yardımcı olabilecek yeni alışkanlıklar edindirecektir. Bilgisayar oyunları oynamayı, bir hobi edinmeyi veya arabanızı yıkamayı deneyebilirsiniz.
   Dikkatinizi dağıtacak şeyler de yaşadığınız geçici rahatsızlık hislerinin üstesinden gelmekte yardımcı olabilir. Bir arkadaşınızı arayın. Sokağa çıkın, dolaşın...
   Derin nefes almak yardımcı olabilir. Arka arkaya 10 derin nefes almak sizi rahatlatacaktır. Nefes alırken "ben" diye, nefes verirken "sakinim" diye düşünün. Hisleriniz büyük olasılıkla birkaç hafta içinde yatışacaktır. Şunu unutmayın, her ihtiyaç hissi ortalama birkaç dakika sürer. Sigarayı bırakmak isteme nedenlerinizi hep hatırlayın.
Şu An İhtiyaç Hissediyorsanız
   Sigaraya duyulan ihtiyaç hissi bazen çok uzun gibi gelebilir, ama bu hislerin aslında birkaç dakikadan fazla sürmediğini biliyor muydunuz?
   Herşeyden önce derin bir nefes alın ve yavaş yavaş verin.
   İhtiyaç hissinizin şiddetine 1 ila 10 arası bir puan verin. Bu hissin şiddetini bilmek, onunla nasıl başedebileceğinize karar vermenizde yardımcı olacaktır. Unutmayın, vücudunuz nikotin almaya alışık, ve şu anki nikotin düzeyiniz çok düşük. Yaşadığınız ihtiyaç hissi, büyük ölçüde vücudunuzun bu değişime olan tepkisidir.
   Şimdi çok yavaş ve derin bir nefes daha alın. Nefes verirken, şöyle düşünün, "Bu ihtiyaç hissi ile başedebilirim". İhtiyaç hissinin gittikçe zayıfladığını hissedebiliyor musunuz?
   Onun yerine başka birşey de deneyebilirsiniz. Biraz su için, sakız çiğneyin veya ağzınızı meşgul tutacak başka birşey deneyin. Elinizde bir kalem varsa, onunla oynamaya başlayın. Oturuyorsanız, ayağa kalkın. Ayaktaysanız, oturun. Hareket edin. Etrafınıza bakının. Bir obje ile oynayın, kağıtları düzenleyin, veya elinize bir kalem alın. Ellerinizi oyalayacak birşey bulun.
   Yine yavaş ve derin bir nefes alın. Nefes verirken, şöyle düşünün, "Ağzım ve ellerimle, sigara içmek dışında birşey yapmayı tercih edebilirim."
   Bir derin nefes daha alın. İhtiyaç hissinize bir puan verin. Hala yüksekse, kalkıp 5-10 dakika dolaşın. Hissin ne kadar sürdüğünü görmek için zaman tutun. Bir sonraki ihtiyaç nöbetiniz geldiğinde, o kadarcık bir süreyi rahatlıkla atlatabileceğinizi düşünün! Bu geçici çekilme arazıyla ne kadar iyi başedebildiğinize odaklanın.
   Dikkatinizi ihtiyaç hissinden uzaklaştırmak için yapabileceğiniz 10 şeyin listesini yapın. Bunu şu an yapın. 5 dakika etrafta dolaşabilir, bir şarkı söyleyebilir, bulaşık yıkayabilirsiniz. Dikkatinizi dağıtıp ellerinizi meşgul tutacak herşeyi yapmanızın faydası olacaktır.
   Sigarayı bırakmak için tüm nedenlerinizi sürekli olarak aklınıza getirin. Destek vermesi için bir arkadaşınızı arayın. Bugün ve takip eden günlerde sigara içmeyebilirsiniz. Başaracağınıza inanıyoruz.
   Sigarayı bırakma sürecinde bir çok zor durumla karşılaşabilirsiniz. Örneğin arkadaşlarınız yanınızda sigara içmek isteyebilir veya sizi üzecek bir durum olduğunda ilk aklınıza gelen şey sigara olabilir. Bu tür durumlarla bir çok kez karşı karşıya kalabileceğinizi bilmeli ve önceden bu durumlara karşı hazırlıklı olmalısınız...

Bir ara verin - temiz hava alın; ağır ve derin nefesler alın.
Sizi bırakmaya motive eden sebebe odaklanın.
Kendinize bu hissin hemen geçeceğini söyleyin; her günü teker teker yaşayın.
Egzersiz yapın veya gerilme egzersizleri çalışın.
Hislerinizi anlatın - içinize atmayın.
Arkadaşlarınızın sigara içeceği, sizi de içmeye teşvik edecekleri bir partiye davet edilirseniz
Sigara içmemek konusunda kendinize daha çok güvenene kadar böyle bir daveti kabul etmeyin.
Baskı dayanılmaz bir hal alırsa, partiden ayrılın.
Arkadaşlarınıza sakince sigarayı BIRAKMANIN sizin için niye önemli olduğunu izah edin.
Kendinize sürekli olarak bırakma sebeplerinizi hatırlatın.
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 21:50:20 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #3 : Ocak 17, 2007, 02:11:02 »
AŞIRI TERLEME


     Aşırı terleme rahatsızlıkları nedeniyle el sıkışamayan, sürekli mendille dolaşmak zorunda kalan insanların bu sorunlarına neştersiz çözüm bulundu.
     Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı uzmanlarından Opr. Dr. Turhan, kliniklerinde gerçekleştirdikleri 'Torakoskopik sempatektomi’ denilen kapalı ameliyat yöntemiyle aşırı terleme sorununa kökten çözüm getirdiklerini söyledi.
     Sosyal güvencesi olan hastaların hiç ücret ödemeden bu yolla şikayetlerinden kurtulabileceklerini belirten Dr. Turhan, “Hiperhidrozis ya da diğer bir deyişle aşırı terleme hastalığı, genellikle çocukluk döneminde başlayan, ancak bazen ergenlik sonrası da başlayabilen, özellikle eller, ayaklar, yüz ve koltuk altı bölgesinin aşırı terlemesiyle karakterize bir durum. Özellikle yazın, heyecan ve stres halinde de insana çok zor anlar yaşatıyor, sosyal sorunlara yol açıyor. Toplumun yüzde birinde görülüyor. Bu küçümsenmeyecek bir oran” diye konuştu.

Bir günde taburcu olunuyor
     Opr. Dr. Turhan, bu hastaları, özellikle ellerindeki ve ayaklarındaki terlemelerin rahatsız ettiğini, ayaktaki terlemenin bir şekilde kamufle edilebildiğini ama ellerin aşırı ve sürekli terlemesinin kişiyi çok ciddi ve olumsuz etkilediğini söyledi. Bu terlemenin ıslaklık derecesinden öte damlayacak düzeyde olduğuna dikkat çeken Turhan, elleri aşırı terleyen insanların yazı yazarken ya da bilgisayar kullanırken rahatsız ve huzursuz olduğunu, çalışamadıklarını kaydetti. Bu kişilerin başkalarıyla el sıkışamadığını, sürekli mendille dolaşmak zorunda kaldıklarını, el sıkışacakları zaman ellerini elbiselerine sürüp kurutmaya çalıştıklarını belirten Turhan şöyle konuştu:
     “Toplantılarda, davetlerde çok kişiyle el sıkımak gerektiği zaman genellikle ellerine soğuk bir içecek alıyorlar ve el sıkışmadan önce ellerini elbiselerine sürmenin nedenini buymuş gibi göstermeye çalışıyorlar. Tabii bir de bu kişilerin en önemli sorunu kız ya da erkek arkadaşlarının veya eşlerinin ellerini tutamamaları. Terleme önleyici kremler, botox yöntemleri geçici ve pahalı yöntemler. Bu sorunun kökten çözümü operasyonla mümkün. Her iki koltuk altından ayrı ayrı açılan iki küçük delikten girilerek göğüs boşluğu içinde terlemeye yol açan sinir kesilerek bu sorun ortadan kaldırılıyor. ameliyat kapalı yöntem gerçekleştiği için hasta ertesi günü taburcu oluyor, normal hayatına dönüyor. Hastalığın geçip geçmediğini ise ameliyat bittikten hemen sonra görüyorsunuz. Sonucunu da hemen veriyor. Hastalar bir anda terleme sorunundan kurtuldukları gibi sosyal problemlerini de ameliyat odasında bırakmış oluyorlar.”
« Son Düzenleme: Kasım 21, 2008, 23:34:21 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #4 : Ocak 17, 2007, 02:17:00 »
VARİS
         
      Toplar damarların aşırı derecede genişlemesiyle oluşan ve genelde alt bacaklarda oluşan varis, sağlığınızı da tehdit ediyor.
Ondokuzmayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Atilla
Saraç, "Varis, yalnızca estetik açıdan değil, sağlık açısından da önlem almayı gerektirir" dedi.
      Saraç, varisin, tedavi edilmediğinde ciddi bir sağlık sorunu olabileceğini vurguladı.
      Türk toplumunda hastalığın görülme sıklığının yüzde 20 dolayında olduğunu, hastalığın yaşla orantılı artış gösterdiğini belirten Saraç, "Yaş ilerledikçe hastalığın görülme sıklığı da artmaktadır. İleri yaşlarda görülme sıklığı yüzde 50 ile 60’a kadar çıkmaktadır" dedi.

Önemli sağlık sorunu olabilir
     
    Varisin, sadece estetik açıdan önlem almayı gerektiren bir hastalık olmadığını, tedavi edilmediği tekdirde başka sağlık sorunlarına da neden olacağını kaydeden Saraç, şunları söyledi:
"Varisler tedavi edilmediğinde ciltte ülserlere, iyileşmeyen yaralara, kan pıhtılaşmasına yol açmaktadır. Bu durumlarda tedavi oldukça zorlaşmaktadır. Bu nedenle varis yalnızca estetik açıdan değil, sağlık açısından da önlem almayı
gerektirir."
     Ayakta hareketsiz kalmayı gerektiren meslekler ile hamilelik, aşırı kilo ve hormon tedavisinin varis oluşumunu kolaylaştırdığını ifade eden Saraç, varisin, kadınlarda erkeklere oranla 3-4 kat daha fazla görüldüğünü bildirdi.
     Teknolojiye paralel olarak varis tedavisinde önemli gelişmeler sağlandığını da belirten Saraç, şöyle devam etti:
"Varisten korunmak için uzun süre hareketsiz oturmaktan ve ayakta kalmaktan kaçınmak gerekir. Düzenli olarak egzersiz yapılmalı ve kilo almamaya dikkat edilmelidir. Günümüzde artık varisler hasta yatırılmadan tedavi edilmektedir. Hasta 2 saat sonra yürüyerek evine gidebilmektedir. Ameliyat bile olsalar birkaç günlük istirahatin ardından işlerine dönebilirler."
     Saraç, sigara ve alkol tüketiminin varis oluşumunun önemli nedenleri arasında olduğunu da sözlerine ekledi.
« Son Düzenleme: Kasım 24, 2008, 13:16:58 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #5 : Ocak 17, 2007, 02:18:36 »
ÖMRÜ UZATAN 7 GIDA

Badem, kahve, tarçın, patates, sebze çorbası, zeytinyağı, çay...

Amerikan Kanser Araştırmaları Enstitüsü (AICR), 2007’ye sağlıklı bir başlangıç yapmanız için, vücudu kanser, kalp krizi, Alzheimer ve diyabet gibi ciddi rahatsızlıklara karşı koruyan besinlerin listesini açıkladı.

Badem: Her gün, bir çay fincanın yarısını dolduracak miktarda, yani 30 gram badem yemeyi ihmal etmeyin. Omega-3 asitli yağları açısından oldukça zengin bir besin olan badem, kandaki kötü kolesterol (LDL) oranını yüzde 4.4 oranında düşürüyor. Badem böylece damar tıkanıklıklarını önleyerek, dolaşım sisteminin düzenli olarak çalışmasını sağlıyor; kalbi koruyor.

Kahve: Günde iki fincan kahve, özellikle orta yaşlardan sonra görülen Parkinson ve Tip-2 diyabete karşı vücudu koruyor. Kahvede bulunan kafein maddesi, diyabete yakalanma riskini yüzde 35 azaltıyor. Ayrıca ağrı kesici özelliği de bulunuyor. Ancak kahveyi mutlaka kalsiyum deposu olan sütle için. Böylece kafeinin kemikleri zayıflatmasını engellemiş olursunuz.

Tarçın: Her yemekten sonra içinde bir miktar tarçın bulunan bir tatlı yemeyi unutmayın. Tatlı yemek istemiyorsanız, küçük bir çay kaşığı dolusu tarçını doğrudan suya ekleyerek içebilirsiniz. Tarçın kan şekerini düzenliyor, ayrıca sinir sistemini rahatlatıyor. Öte yandan köri baharatının içinde bulunan Tumerik adlı maddenin eklem iltihabını ve romatizmayı önlediğini unutmayın.

Patates: Antioksidanlar yönünden çok zengin. Amerikan Tarım Dairesi'ne göre en yararlı 100 besinler arasında 17. sırada yer alıyor. Akciğer kanseri, diyabet ve kalp krizine karşı koruyor. Ancak patatesi kızartmak yerine, yağsız bir şekilde haşladıktan veya fırında pişirdikten sonra yemeyi tercih edin.

Sebze çorbası: Doyurucu ancak kalorisiz bir yiyecek olduğu için özellikle kilo vermek isteyenlerin bir numaralı tercihi. Ayrıca, özellikle sebze çorbası sodyum bakımından zengin. Bir kase sebze çorbasında 500 miligram sodyum bulunuyor. Sodyum, sinir sistemi ve kasların düzenli olarak çalışmasını sağlıyor. Ayrıca vücuttaki sıvı miktarının dengesini düzenliyor. Ancak günde 1500 miligramdan fazla sodyum tansiyon ve kalp rahatsızlıkları konusunda tam bir ters etki yaratıyor.

Zeytinyağı: Zeytinyağı kanser riskini azaltıyor. Günde 25 ml. zeytinyağı alanların idrarlarında, hücrelere zarar veren “8oxodG” adlı maddenin seviyesinin azaldığını ortaya çıkardı. Zeytinyağı kanserin yanı sıra iyi kolesterol (HDL) oranın artmasını sağlayarak kalbi koruyor, 1 çorba kaşığı zeytin yağında 120 kalori bulunuyor. Bu nedenle günde 6 çorba kaşığını geçmeyin.

Çay: Siyah veya yeşil olsun, çayın her türü kanser riskinin azaltılmasında etkili bir rol oynuyor. Çay, kadınlarda rahim kanserine yakalanma riskini yüzde 50 azaltıyor. Göğüs kanseri içinse bu oran yüzde 60'a kadar çıkıyor. Çay ayrıca Alzheimer ve kalp krizine karşı vücudu koruyor.
 
 
 
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 23:32:35 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #6 : Ocak 17, 2007, 02:22:19 »
NEZLE...
    Malum kış aylarında soğuk algınlıkları eksik olmaz. Peki kışı gribe, nezleye yakalanmadan nasıl geçirebiliriz. Bunun başlıca önlemi hepimizin malumu bol bol C vitamini almak. Ama iş bununla da bitmiyor vücudumuzun direncini artırmak için aynı zamanda bol bol, mentol, sarımsak ve çinko tüketmek gerekiyor..
    Aslında bildiğimizin tersine soğuk ve yağışlı hava, soğuk algınlığı virüsünü getirmez. Daha çok soğuk algınlığı olan bir kişinin burun akıntısının aksırık, öksürük veya elden ele bulaşması sonucunda virüslerin aktarılmasıyla hastalık yayılıyor..

TERLEMEK İYİ GELİYOR
Terleme geçici olarak kendinizi iyi hissetmenizi sağlayabilir, çünkü burun ve baştaki dolgunluk hissini giderir. Vücut 3-4 gün içinde virüsleri yok edebilecek antikorlar üretir ve ancak o zaman soğuk algınlığından tamamen kurtulabiliriz."
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 23:34:50 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #7 : Ocak 17, 2007, 02:30:12 »
STRES
                   
     İşte size aşırı stresle başa çıkmanın bir kaç etkin yolu...
     Kontrol altında tutulduğunda hayatı daha üretken hale getirmek için motive edici bir etken olan stres, aşırı derecede yaşandığında zihinsel, ruhsal ve hatta fiziksel açıdan sağlığı olumsuz yönde etkileyen bir tehdide dönüşebiliyor.
     Strese neden olan faktörleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da onunla mücadele etmenin etkin yolları mevcut.
     Uzmanlara göre aslında bir hastalık olmayan stres, kontrol altında tutulduğunda yeni alternatifler oluşturmak konusunda düşünmeye sevk etmek ve hayatı daha üretken hale getirmek için motive edici bir faktör.
     Ancak aşırı stres, zihinsel, ruhsal ve fiziksel açıdan sağlığımızı olumsuz yönde etkileyen bir tehdit unsuru. Aşırı stres altındaki kişilerde yeme-içme bozuklukları, uykusuzluk, huzursuzluk, sinirlilik, iştah kaybı ya da aşırı yeme eğilimleri, sigara ve alkol bağımlılığının artması, konsantrasyon eksikliği, isteksizlik, sürekli yorgunluk gibi kişinin iş ve sosyal yaşantısını son derece olumsuz etkileyecek belirtiler görülüyor. Yoğun ve uzun süreli stres altındayken dolaşım sistemine adrenalin ve stres hormonları salgılandığını belirten uzmanlar, bu hormonların da kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi sağlık açısından risk oluşturabilecek problemlere neden olabileceğini bildiriyor.
     İnsanları strese sokan faktörler ve bunlarla mücadele yöntemleri kişiden kişiye göre değişiklik gösterse de evlilik, boşanma, hamilelik, doğum yapma, sevilen birinin ölümü, sağlık problemleri, işten çıkarılma, yeni bir işe başlama, farklı bir şehir ya da ülkeye taşınma gibi genellikle alışık olunmayan ve ilk kez karşılaşılan olaylar, çoğu insan üzerinde strese yol açabiliyor. Bununla birlikte, hipertiroid, aşırı hareketsizlik ve kötü beslenme gibi unsurların da strese sebep olan faktörler arasında bulunduğu belirtiliyor. Uzmanlar, stresle başa çıkmanın en etkili yollarını şu şekilde sıralıyor:

- Dengeli ve sağlıklı bir beslenme programı uygulayın.
- Fazla kilonuz olduğunu düşünüyorsanız, ki bu da görüntünüzden ve giyim şeklinizden hoşnut olmamanıza sebep olacağı ve ayrıca hareket kapasitenizi sınırlayacağı için sizi strese sokacaktır, bu konuda bir diyetisyene müracaat ederek yardım alın. Bünyenize uygun olmayan çok düşük kalorili şok diyetleri kesinlikle uygulamayın.
- Beslenmenizde "omega 3" ve "omega 6" yağ asitleri açısından zengin balığa, protein açısından zengin et ve süt ürünlerine, seratonin hormonu salgılanmasına yardımcı olan karbonhidratlara ve lifli gıdalara özellikle yer verin.
- Her gün düzenli olarak 1.5 litre kadar su için. Stres altındayken ise, terlemeden dolayı su kaybınız olacak ve ağzınız kuruyacaktır. Bu durumu önlemek için özellikle su için.
- Haftada 3 gün egzersiz yapın, en azından 1 saat kadar yürüyün. Özellikle açık havada yapılacak egzersizler, stresle başa çıkmada etkili olan hormonların salgılanmasına yardımcı olur.
- Her gün çok geç saatlerde olmamak kaydıyla belirli bir saatte yatmayı ve sabahları belirli bir saatte kalkmayı alışkanlık haline getirin.
- Uykunuzu yeterince aldığınıza emin olun. Hatta, daha kaliteli bir uyku için yatmadan önce ılık duş alın. 1 bardak sıcak süt ya da bitki çayı için, rahatlatıcı müzik dinleyin ya da hoşunuza gidecek bir şeyler okuyun. İş konusunda ya da ertesi gün yapacaklarınızla ilgili hiçbir şey düşünmeyin.

"HAYIR" DEMEYİ MUTLAKA BAŞARMALISINIZ
- Çok yoğun bir tempoda çalışıyorsanız; belirli aralıklarla mola verin, dik oturun, gözlerinizi kapatın ve 10 dakika kadar zihninizi boşaltın. Sevdiğiniz şeyleri, olmak istediğiniz bir yeri hayal edin.
- Belirli aralıklarla iş yerinde dolaşın, yürüyün ya da merdiven inip çıkın. Hareket etmeniz kan dolaşımınızın da harekete geçmesine yardımcı olacaktır.
- Ne olursa olsun eve iş getirmeyin. Eşinizi, sevdiklerinize, çocuklarınıza mutlaka zaman ayırın. Bu süreleri dolu dolu, kaliteli bir şekilde geçirin. Aile birliğinin korunmasına ve aile bağlarının güçlendirilmesine önem verin. Düzenli aralıklarla aile büyüklerinizi arayın ve ziyaret edin.
- Gün içinde kendinize ve hobilerinize zaman ayırın. Bu, kitap okumak ya da müzik dinlemek, yürüyüş yapmak, sevdiğiniz bir arkadaşınızla bir kafede oturup sohbet etmek de olabilir.
- Evde ya da iş yerinde, yapabileceğinizden fazla sorumluluk almayın. İşlerinizi daima aciliyet ve önem sırasına göre yapın. Kimsenin aynı anda her şeye birden yetişemeyeceğini unutmayın. Zamanınızı iyi kullanın. Gerek evde gerekse iş yerinde günlük ve haftalık planlar, programlar yapmak size yardımcı olacaktır.
- "Hayır" demeyi mutlaka başarmalısınız. En yakınlarımız bile bazen içinde bulunduğumuz stresi ve koşuşturmacayı göz ardı ederek çok talepkar ya da bencil olabilir. Onlara "hayır" demeyi öğrenin.
- Gerek evde gerek iş yerinde, eğer ihtiyacınız varsa mutlaka yardım ve destek isteyin. Siz bunu dile getirmedikçe insanların farketmesini beklemeyin.
- Sizi zorlayan, samimiyetine inanmadığınız ve size keyif vermeyen kişilerle birarada olmayın. Bu, eskiden çok samimi olmanıza rağmen şimdi sizin için hiçbir şey ifade etmeyen bir okul arkadaşınız bile olabilir.
- İnsanların boş yere vaktinizi çalmasına izin vermeyin.
- Sağlıklı bir beslenme programı uygulayın.
- Sizin için stres kaynağı olan olaylara ya da sizi öfkelendiren durumlara farklı açılardan bakmayı deneyin. Neden-sonuç ilişkileri üzerinde düşünün. Empati kurmayı öğrenin. Unutmayın ki her zaman siz haklı olamazsınız.
- Stresiniz ve öfkenizle başa çıkmayı öğrenin. Acele karar vermeyin, nefes alma tekniklerini deneyerek sakinleşmeye çalışın, daha sonra pişman olacağınız sözler sarf etmeyin. Gerekirse bir süre bulunduğunuz ortamı terk edin ve sakinleştikten sonra durumu yeniden değerlendirin.
- Gülümsemeyi, iyimser ve esprili olmayı ihmal etmeyin.
- Sıkıntılı anlarınızda kendinize başarılarınızı hatırlatın ve gelecek için neler yapmak istediğinizi listeleyerek planlayın.
- Şu anda sizi çok üzen ya da kızdıran bir olayı 1 yıl sonra muhtemelen hatırlamıyor olacağınızı unutmayın.
- Geçmişte olanlarla çok fazla uğraşmayın. Gelecek için planlar yapın, ancak bunun için kafanızı çok yormayın. En önemlisi, içinde bulunduğunuz anı yaşayın.
- Belirli aralıklarla tatile çıkın, özellikle de doğa ile içiçe olabileceğiniz yerlere gidin.
- İhtiyacı olanlara maddi-manevi yardım edin. Bu, kendi gözünüzdeki değerinizi arttıracaktır.
- Her yolu denemenize rağmen stresle başa çıkamıyorsanız, mutlaka bir uzman psikologdan ya da psikiyatristten yardım alın.
« Son Düzenleme: Ocak 16, 2009, 03:21:55 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #8 : Ocak 17, 2007, 02:34:30 »
TÜRKİYENİN KAN GRUBU HARİTASI
     Türkiye de halkın yüzde 39 unun taşıdığı A Rh pozitifin en yaygın kan grubu, yüzde 1 inin taşıdığı AB Rh negatifin ise en az rastlanan kan grubu olduğu ortaya çıktı.
İşte Türkiye nin kan grubu haritası.
     Türkiye Kızılay Derneği, kan bağışını artırmak amacıyla yürüttüğü kampanya çerçevesinde halkı bilgilendirici broşürler bastırdı.
Türkiye de kan gruplarının görülme sıklığına yer verilen broşürlere göre, halkın yüzde 39 u A Rh pozitif, yüzde 29 u 0 Rh pozitif, yüzde 14 ü B Rh pozitif, yüzde 6 sı A Rh negatif, yüzde 5 i AB Rh pozitif, yüzde 4 ü 0 Rh negatif, yüzde 2 si B Rh negatif, yüzde 1 i de AB Rh negatif kan taşıyor.
SIK SORULAN SORULAR :
Broşürlerdeki kan bağışıyla ilgili sık sorulan sorular ve yanıtları da şöyle:
-Kimler kan bağışlayabilir: 18-65 yaş arası önemlibir sağlık problemi bulunmayan, vücut ağırlığı 50 kg ın üzerinde olan kişiler.
-Ne sıklıkla kan verilir: Bağışlar arasında en az 2 ay ara olacak şekilde senede 4 kez kan bağışlanabilir. -Kan bağışlamaya gelirken yanımda ne getirmeliyim: Resmi kimlik belgesi yeterlidir.
-Kan bağışı ne kadar zaman alır: Kayıt, muayene, kan verme ve ikram işlemlerinin hepsi 30-35 dakika sürer.
-Acı hisseder miyim: Evet. Ama sadece iğne cildinizi geçerken ağrıhissi duyarsınız. İğnelerin uç keskinliği ve eğimi ağrıya en az neden olacak şekilde tasarlanmış, silikonla kaplanmıştır.
-Her bağışımda form doldurmam gerekli mi: Evet. Formdaki sorulara vereceğiniz samimi ve doğru cevaplar yapılacak tüm tarama testlerindendaha geçerlidir.
-Vücudumda ne kadar kan var: Erişkin bir insanda ideal kilosunun yüzde 8 i kadar kan vardır. Pratik olarak 5 bin-6 bin mililitre olarakhesaplanır.
-Ne kadar kan alınıyor: 405-495 mililitre.
-Sarılık geçirdim kan bağışlayabilir miyim: B ve C tipi sarılık geçirenler hiçbir zaman kan bağışı yapamaz.
-Kan bağışlandıktan sonra herhangi bir değişiklik hisseder miyim: Tavsiyelere uymuşsanız yarım saat içinde günlük aktivitelere dönebilirsiniz. Ancak aşırı dikkat gerektiren ve güç harcanan meslek sahiplerinin kan bağışladıkları gün dinlenmeleri tavsiye edilir.
-Kanım kullanılmadan önce test ediliyor mu: Mutlaka! AIDS, C ve B tipi sarılık, frengi ve kan grubu testi her bağışta yapılır. Ancak herhangi bir şüphe üzerine test yaptırmak amacıyla kan bağışlayanlara bundan vazgeçmeleri öneriliyor.
-Test sonuçlarım pozitif bulunmuşsa ne olur: Paniğe kapılmayın. Budurumda doğrulama testleri yapılarak kan merkezi doktorunca size bilgiverilecek.
-Kansız kalır mıyım: Hayır. Bağış öncesi yapılan test sonucu kan düzeyi düşük bulunan kişilerden kan alınmaz.
-Kilo alıp verir miyim: Hayır. Kan bağışının bilimsel olarak kanıtlanmış bu tür yan etkileri yoktur.
-İlaç kullanıyorum kan bağışlayabilir miyim: Bazı ilaçlar kan bağışı için engel oluşturabilirler. Bu durum bütün ilaçlar için geçerli değildir. Lütfen kullandığınız ilaçları kan merkezi doktoruna bildirin.
-Kan bağışı yapmak alışkanlık veya bağımlılık yapar mı: Bilimsel olarak kan bağışının bağımlılık yaptığını gösteren bir çalışma yoktur.
-Kan bağışladığım zaman AIDS veya herhangi bir hastalık bulaşır mı: Kan alımı işlemindeki iğneler tek kullanımlık ve sterildir. Bu nedenle herhangi bir hastalığın bulaşma riski yoktur.

KAN BAĞIŞLAYANLAR NELERE DİKKAT ETMELİ
Broşürlerde kan bağışlayanlara yönelik şu önerilerde bulunuluyor:

-Kan alındıktan sonra 30 dakika geçmeden sigara içilmemeli,
-Kan alınan kolunuzla ilk birkaç saat ağır bir şey kaldırmayın,
-İlk 4 saat her zamankinden daha fazla sıvı alın,
-Bir sonraki öğünden önce alkollü içecek almayın,
-Aynı gün ağır spor hareketleri yapmayın, sauna ve hamam gibi sıcak ortamlarda bulunmayın, -Ağır ve aşırı dikkat gerektiren işlerde çalışanlar 24 saat dinlenin,
-Baygınlık hissi, baş dönmesi olursa bir yere uzanın ve başınızı iki dizinizin arasına alacak şekilde oturun.
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 23:44:59 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #9 : Ocak 17, 2007, 02:37:57 »


GLOKOM

  Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Arıtürk, halk arasında "göz tansiyonu" veya "karasu hastalığı" olarak bilinen glokomun, dünyada 7 milyon kişinin kör olmasına neden olan yaygın bir göz hastalığı olduğunu belirtti.

Körlük oluşturan göz hastalıkları içinde üçüncü sırada yer alan ve önlenebilir körlük nedenlerinden biri olan glokomun, genellikle 40 yaşın üzerinde görüldüğünü ve çok sinsi seyirli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Nurşen Arıtürk, "Hiçbir bulgu vermeden ilerleyebilir. Son evrede görme azlığı ile kendini belli eder. Bu aşamadan sonra tedavi edilse de kaybedilen görme geri gelmez. Erken teşhis edildiğinde hastalığın ilerlemesi önlenebilir. Normal göz muayenesi sırasında tespit edilen anormal göz içi basıncı ilk bulgu olabilir. Bu nedenle 40 yaşından sonra düzenli yapılan göz muayeneleri erken tanı ve tedavi için en iyi yoldur" dedi.

Farklı glokom tipleri bulunduğunu, bunlardan birinin de ileri yaşlarda ani olarak ortaya çıkan dar açılı glokom olduğunu kaydeden Prof. Dr. Arıtürk, "Dar açılı glokom, şiddetli göz ağrısı, kızarıklık, bulantı ve kusma ile karakterizedir. Acil tedavi gerektirir. Bebeklikte ve çocukluk çağında görülen glokom tipleri ise daha farklıdır. Gözlerde sulanma, ışığa hassasiyet ve gözde büyüme ile karakterizedir" diye konuştu.

Glokomun nedeninin henüz tam olarak bilinmediğini vurgulayan Arıtürk, hastalığın göz tansiyonunun yükselmesine, göz içinde sürekli olarak üretilen göz içi sıvısının (humoraköz) boşalım kanallarının tıkanmasına bağlı olarak dışa çıkamaması ve göz içinde birikmesine neden olduğunu açıkladı. Arıtürk, "Göz tansiyonunun yükselmesi görme sinirine hasar vererek görme kaybına yol açar. Bazı glokom tiplerinde ise göz tansiyonu normal olsa da görme sinirindeki kan akımının bozuk olması görme sinirinde aynı şekilde hasar oluşturabilir. Bu tip glokomlara Normal Tansiyonlu Glokom denir. Glokomun görülme sıklığı ileri yaşta, ailede glokom varlığında, sigara içenlerde, şeker hastalarında, yüksek-düşük tansiyonu olanlarda, miyoplarda, uzun süreli kortizon tedavisi alanlarda, göz travması geçirenlerde, migreni olanlarda artmaktadır" şeklinde konuştu.

Glokomun tedavisinin mümkün, fakat tamamen iyileştirilmesinin mümkün olmadığına dikkat çeken Arıtürk, şöyle devam etti:

"Tedaviyle hastalığın hızı azaltılmakta, fakat tamamen iyileştirilmesi mümkün olamamaktadır. Tedavide öncelikle ilaçlar kullanılmakta, yeterli gelmezse lazer tedavisi, sonra da ameliyat yapılmaktadır. Bazen çok ilerlemiş olgularda ameliyat önce tercih edilebilir. Doğuştan glokomu olan bebeklerde durum biraz daha farklıdır. Bu hastalarda tedavide öncelikli seçenek ameliyattır. Bir kez ameliyat yeterli olmayabilir; 2. ve 3. kez ameliyat gerekebilir. Glokom kalp hastalığı gibidir. Oluştuktan sonra yaşam boyunca sizinle birliktedir. Sürekli kontrol altında olmayı ve sürekli düzenli ilaç tedavisini gerektirir. Ameliyat olunsa bile sonradan tekrar ilaç tedavisi gerekebilir. Erken teşhis ve tedavi sizi körlükten koruyacaktır."
« Son Düzenleme: Mayıs 10, 2008, 16:58:44 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #10 : Ocak 17, 2007, 02:40:19 »
İNME NEDİR
 
İnme en kısa beyne giden kan akımının aniden azalması veya durması şeklinde tanımlanabilir. Buna iskemik inme denir (Beyin damar tıkanıklığı). Daha nadir olarakda inme beyin damarlarından birinin yırtılarak kanın beyin dokusu içine kanaması ile oluşabilir. Buna hemorajik inme denir(Beyin Kanaması). İnme aniden olduğu ve hemen tedavi gerektirdiği için aynen kalp krizi gibi beyin krizi olarak adlandırılır. Eğer inme belirtileri bir saatten az devam ederse bu geçici iskemik atak (TIA; transient ischemic attack) veya mini-inme olarak adlandırılır. İnme’nin bırakacağı etkiler beynin hangi damarlarının ne ölçüde tıkandığına bağlıdır.
İnme ani kuvvet kaybı, duyu kaybı veya konuşmada, görmede, yürümede zorluğa sebep olabilir. Beyinin değişik bölgeleri vücudun değişik bölgelerini ve fonksiyonlarını kontrol ettiğinden, genelde inmenin oluştuğu beyin bölgesi ve yakın çevresi inmeden etkilenir. Bazen inme geçiren hastalarda başağrısı olabilir, ancak genelde inme başağrısına sebep olmaz. İnmenin erken belirtilerini öğrenmek ve bu belirtiler olduğu zaman hemen tıbbi yardım istemek çok önemlidir.

İnmenin tipleri ve sebepleri:
İskemik inme:
En sık görülen inme tipidir. Tüm inmelerin 80% iskemik inmedir. Genelde bir kan pıhtısının veya damar duvarındaki kalınlaşmaya bağlı olarak beyni besleyen bir damarın ani şekilde tıkanması sonucu iskemik inme oluşur.

İntraserebral Kanama (Beyin dokusu içine kanama)
Beyinin damarlarından birisinin yırtılması sonucunda kanın beyin dokusu içine dolması ve çevredeki dokulara baskı oluşturması sonucunda olur.

Subaraknoid Kanama:
Yine beyinin damarlarından birisinin yırtılması sonucunda oluşan durumdur ve sonucunda beyin felci oluşabilir..İntraserebral kanamadan farklı olarak kanama beyin dokusu içine değil, beyini çevreleyen boşluğun ve zarların içinedir.


İnme nedir?

İskemik inme beyin damarlarının tıkanması veya daralmasıyla oluşur. Beyin damarlarından gelen taze kanla çalışmaktadır. Beyine gelen kan, oksijen ve besleyici maddeleri beyine taşır ve karbon dioksit ve hücresel atıkları beyinden uzaklaştırır. Eğer bir damar tıkanırsa, beyin hücreleri yani nöronlar yeterli enerji oluşturamazlar ve dakikalar içinde ölmeye başlarlar. Ne yazıkki kaybolan nöronlar asla geri gelmezler. İnsan vücudu nöron üretimini hamileliğin ilk 1 ayı içerisinde tamamlar ve bir daha asla yenileri üretilmez. Bu nedenle erken tıbbi müdahale çok önemlidir.

İnmeye ne sebeb olur?
İskemik beyin felci çeşitli hastalıklara bağlı olabilir. En sık rastlanılan hastalıklardan birisi boyun veya başta beyini besleyen ana damarlardaki tıkanıklıktır. Bu en sıklıkla aterosklerosis (damar kireçlenmesi olarak bilinir) denilen kolesterolun damar duvarında birikmesiyle oluşur. Eğer damar duvarı çok daralırsa kan akımı düzensizleşir ve kan hücreleri bir araya gelerek kan pıhtısı oluştururlar. Bu kan pıhtıları oluştukları damar duvarını tıkarlar (thromboz) veya oluştukları yerden koparak ayrılırlar beyine doğru seyrederek beyini besleyen küçük çaplı damarlardan birisini tıkayıp (embolism) beyin felcine yol açarlar. Beyin felcinin başka bir sebebide kalpden kaynaklanan hastalıklardır. Bunlar arasında kalbin boşlukları içinde düzensiz kalp atımına (örneğin atrial fibrilasyon), kalp krizine veya kalbin kapakçığı bozukluklarına bağlı oluşan kan pıhtılarıdır. Diğer sebepler arasında kandaki pıhtılaşma faktörlerinin dengesizliği, boyun damarlarına darbe sayılabilir.

Kimlerde görülür?
İskemik beyin felci en sık görülen beyin felci sebebidir. En sık 60 yaşın üzerinde görülmekle beraber çocuklar da dahil olmak üzere her yaş grubundaki insanlarda görülebilir. Erkeklerde kadınlara göre daha sıktır. Yaşla beraber beyin felci geçirme olasılığı artmaktadır. İleri yaştaki çoğu insanda da görülen yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara içme, kalp hastalıkları gibi diğer problemler bu kişilerin beyin felci geçirme olasılığını artırmaktadır.

Beyin felci olma riskini nasıl azaltabilirim?
Eğer beyin felcine ait uyarı belirtilerinden birini yaşadıysanız mutlaka doktorunuza danışarak beyin felcinin muhtemel sebebini bulmasını ve bir daha olmasını engellemek için en iyi tedaviyi size uygulamasını istemelisiniz.

Beyin felci riskini artıran hastalıklar:
Daha önce geçirmis olduğunuz beyin felci veya mini –felc (TIA)
Beyin felcinin sebebine bağlı olarak doktorunuz size özel bir ilaç tedavisi uygulayacak ya da boyunuzdaki damar tıkanıklığına yol açan yağ birikintilerini çıkarmak için ameliyat önerecektir.

Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon):
Hipertansiyon kalp hastalıkları ve beyin felci için en önemli risk faktörlerinden birisidir. Doktorunuz size dietinizi kontrol etmenizi, yaşam seklini değiştirmenizi tavsiye edebileceği gibi tansiyon düşürmeye yönelik ilaçlar verebilir.

Diabet (Şeker):
Yüksek kan şekeri sizin beyin felci geçirme şansınızı artırmaktadır. Doktorunuzunda sıkı takibiyle kan şekerinizi önerilen düzeyde tutmaya çalışmalısınız.

Kalp hastalıkları:
Özellikle düzensiz kalp atışı (atrial fibrilasyon), kalp kapaklarının hastalıkları, konjestıf kalp yetmezliği ve yakın zamanda geçirilmiş kalp krizi beyin felci geçirme riskinizi artırır. Doktorunuz size kanınızı inceltici, kolesterolu düşürücü ilaçlar önerecektir.

İlaç veya diğer yöntemlerle kontrol altına alınabilecek ve\veya yaşam tarzının oluşturduğu risk faktörleri:

Sigara içme:
Yani şukadarını söyliyim sigara kullanımı beyin krizi riskini 2 kat arttırır. Unutmayın bırakmak için geç değil. Zararın neresinden dönseniz kardır.

Aşırı şismanlık, yüksek kolesterol veya trigliseridler:
Kolesterol düzeyinın yüksek olması beyin felci geçirme riskinizi kolesterolü yüksek olmayanlara göre 2.5 misli artıran bir risk faktörüdür. sadece margarin tüketimini azaltarak bile beyin felci geçirme riskinizi azaltabilirsiniz. Sağlıklı beslenin arkadaşlar.

Fiziksel Hareketsizlik:
Düzenli egzersiz yapmadan geçirilen bir yaşam şekli sizin kalp hastalıkları ve beyin felci geçirme riskinizi egzersiz yapanlara göre 2.5 misli artırır. (Yani o makinanın başından kalkmak lazım arada bir!)

Fazla alkol içmek
Kokain ve benzeri uyuşturucu maddeleri maddeleri kullamak
(Bu iki maddeyi açıklamaya gerek bile duymuyorum arkadaşlar. Ne diyim kullanmayın)

İlaç veya diğer yöntemlerle kontrol altına alınamayacak risk faktörleri:

__İlerlemiş yaş
__Cinsiyet
__Erkeklerde daha genç yaşlarda daha sık beyin felci görülmektedir.
__Ailesel faktörler
__Ailesinde beyin felci olan kimselerin aynı hastalığı geçirme sansı daha fazladır.

İnmenin tanısı ve tedavi yöntemleri:
İnmenin başlangıçında beyinde oluştuğu bölgeyi, tedavi seçeneklerini ve oluşturabileceği fonksiyonel kaybın değerlendirilmesi çok önemlidir. Teknolojik olanakların sayesinde iskemik veya hemorajik inmenin ayırılması, hastalarda inmeye sebep olabilecek tıkanma üzere olan bir boyun veya beyin damarının ve beyindeki anormal genişlemiş bir damarın (anevrizma) bulunması/görülmesi mümkündür.

İNME (BEYİN KRİZİNDE) KULLANILAN İLAÇLAR:
Yakın zamanda çok sayıda yapılan araştırmalar sayesinde beyin krizinde erken dönemde etkili olabilecek ilaçlar bulunmuştur.
Beyin krizinde tedavi acil tedavi ve koruyucu tedavi olarak ikiye ayrılabilir.
Trombotik ve embolik inmede beyinde en büyük hasarın ilk altı saate oluştuğu tesbit edilmiştir. Bu nedenle bu süre içinde kullanılabilecek pıhtı eritici ve beyini inmeye karşı daha dayanıklı hale getirici ilaçlar geliştirilmektedir.
Trombolitik ilaçlar (tissue plasminogen activator [tPA]) Kan pıhtısını eritici ilaçlara trombolitik ilaçlar denmektedir. 1990’lardan beri yapılan çalışmalar inmenin ilk üç saatinde verilen trombolitik ilaçların inmenin yaptığı beyin hasarını dramatik denebilecek anlamda azaltabileceğini göstermiştir.

İnmeden Koruyucu İlaçlar
Antikoagulan ilaçlar. Bu ilaçlar kanı sulandırır ve kanın pıhtılaşaması önler. Ağızdan veya damardan verilebilirler. Bu ilaçlar ayrıca ayaklarda oluşabilen derin ven trombozu veya akciğer embolisinde kullanılabilir.
Antiplatelet ilaçlar. Kanda pıhtılaşmayı başlatan faktörlerden birisi olan trombositlerin birbirlerine yapışarak sonuçta kan pıhtısı yapmasını önleyen ilaçlardır. Oluşan kan pıhtısı büyük bir damarı tamamen tıkayabilir yada küçük parçalara ayrılarak birden fazla küçük damarı tıkayabilir. Kan pıhtısının oluşmasını önleyen bu ilaçların TIA veya inmenin tekrarlamasını önlemek (sekonder inme korunması) amacıyla etkili oldukları çesitli çalışmalarda gösterilmiştir. Aspirin buna güzel bir örnektir. Tabiki doktorunuza danıştıktan sonra.

İnmede Uygulanan İleri Cerrahi Teknikler
Belli durumlara uyan hastalarda inmeden korunmak amacıyla cerrahi yöntemler uygulanabilir.

Carotis Endarterektomi
Boyunun ön yan bölgesinde yer alan carotis adlı beyini besleyen büyük damarın tıkanmasına sebeb olan aterosklerotik plağın çıkarılması işlemidir. TIA veya geçirilmiş bir inme hikayesi olan hastalarda bu yöntemin ilaç tedavisine göre daha etkili olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir.

Boyun ve Beyin damarlarının anjioplastisi (damarın açılması) veya stent konulması
Boyunda yer alan carotis veya vertebral arter adlı beyini besleyen büyük damarların tıkanmasına sebeb olan aterosklerotik plağın çıkarılması işlemidir. TIA veya geçirilmiş bir inme hikayesi olan hastalarda bu yöntemin ilaç tedavisine göre daha etkilidir.

İNME TEDAVİSİNİ TAKİBEN REHABİLİTASYON
Rehabilitasyon inme geçirdikten hemen sonra hastanede başlamalıdır. Diğer vücut fonksyonları normal olan hastalarda rehabilitasyon inmenin ikinci gününde başlar ve gerektiği süre hastaya göre değişir. Gittikçe artan ve gelişen rehabilitasyon teknikleri ile inme geçirmiş olan hastaların tekrardan normal yaşama dönme şansları artmaktadır.Başarılı inme rehabilitasyonu beyinde hasarın düzeyine, miktarına ve de aile ve arkadaşların yaptıkları işbirliğine bağlıdır.Tabii ki en önemli faktör hastanın yaklaşımı iyileşmenin hızını ve başarısını etkileyen en önemli faktördür. Hayata pozitif bakma ve yüksek kararlılık seviyesi iyileşmeyi hızlandırır. Aslında iyileşileceğine olan inanç her hastalıkta başarı ihtimalinizi arttırır.
İnmeden etkılenen beyin bölgelerine göre fiziksel ve zihinseL kayıplar hafifden ileri dereceye olmak üzere başdönmesi, konfüzyon, duyu kaybı, kuvvet kaybı ve hatta ölüme kadar gidebilir. Hafif derecede inme geçirenler veya başarılı bir tedavi görmüş hastalarda rehabilitasyona gerek yoktur.

Rehabilitasyon tipleri
Fizik tedavi yürüyebilmek gibi fizik aktivitenin ve yeteneklerin tekrar kazanılmasına yardımcı olur. Denge bozukluklarında, vücudun bir yarısını tutan kuvvet kaybında, düşük ayakta fizik tedavinin faydalı olmaktadır.Ayrıca mesleki tedavi ve konuşma tedaviside gerektiği durumlarda yapılabilir.

İnmede oluşabilecek arızalar:
Beyin krizi sonucunda hemiparezi (vücudun bır yarısında yüz, kol ve bacakta kuvvet kaybı), afazi ( konuşma kabiliyetini kaybetme veya konuşulanı anlamama, ortamı çevreyi algılamada kayıp, öğrenme güçlüğü, unutkanlık, hafızanın tamamen kaybı, davranışlarda veya duygulanımda değişiklik veya beceri gerektiren hareketlerde bozulma veya kayıp olabilir.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 00:58:01 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #11 : Ocak 17, 2007, 02:45:59 »
DİKKAT...!!!!
NAPROKSEN SODYUM yutmadan önce,ağızda çiğnenirse,beyne çok hızlı nüfuz eder,ve ölümcül sonuçlara sebep olabilir...
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 00:59:39 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #12 : Ocak 17, 2007, 02:47:56 »
RADON GAZI..

  Dünya genelinde görülen akciğer kanseri vakalarının yüzde 15 ine neden olduğu belirtilen radon gazına karşı evlerin sürekli havalandırılması gerekiyor.

Açıklama, Selçuk Üniversitesi (SÜ) Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu dan geldi.

Günümüzde sağlık açısından büyük tehlike olarak insanların karşısında duran radon gazının çok fazla bilinmediğini ifade eden Uslu, Radon gazı uranyum ve toryum gibi elementlerin doğada kurşun gibi elementlere dönüşürken ortaya çıkar. Bu gaz doğada kendiliğinden oluşur dedi.

Radon gazının bugün dünyada en önemli kanser riski olarak görüldüğünü dile getiren Uslu, Dünya genelinde görülen akciğer kanseri vakalarının yüzde 15 inin nedeni olarak gösterilen radon gazı yüzünden her yıl birçok insan ölüyor. Havadaki radon gazı yağmur yağdığı zaman toprağın içine oradan da evlerin çatlak duvarlarından içeri birikiyor. Radon bu şekilde evlere hapsoluyor. Özellikle kış aylarında havalandırılmayan evlerde önemli oranda radon gazı bulunuyor diye konuştu.

Sigarayla daha aktif hale geliyor..

Uslu, evlerde biriken bu gazın sigara içilmesiyle aktif hale geldiğini ve solunarak ciğerlere alındığını belirterek, bu durumda zararın daha büyük boyutlara ulaştığını anlattı.

Evlerini düzenli şekilde havalandırmayan kişilerin alfa radyasyona maruz kaldığını ifade eden Uslu, Sigarayla evin içinde havada askıda kalan gazı dışarı çıkarmıyoruz. Kış aylarında bir de pencerelere hiç hava almayacak şekilde izolasyon yapıp tehlikenin boyutunu artırıyoruz. Evlerdeki gizli tehlike olarak görülen ve akciğer kanserine yol açan radon gazından tek kurtuluş yolu havalandırmadır. Düzenli havalandırılan evlerde bu risk yok denecek kadar azalıyor dedi.

Röntgenlerdeki x ışınlarına göre 20 kat fazla oranda insan sağlığını etkileyen bu gaza karşı özellikle bodrum katlarda oturanların dikkat etmesi ve ölçüm yaptırmasını öneren Uslu, Radon gazı genellikle bodrum katlardaki evlerde birikiyor. Küçük bir ücretle Türkiye Atom Enerjisi Kurumu bu ölçümü yapıyor ifadesini kullandı.

Radon gazı deprem habercisi olabilir..

Selçuk Üniversitesi ne radon gazı ölçüm cihazı alınacağını ve Konya da evlerde ücretsiz radon ölçümü yapacaklarını ifade eden Uslu, yoğun olarak görülen evlerin sahiplerine önerilerde bulunacaklarını belirtti.

Bu gazın depremi önceden bildirebildiğini dile getiren Uslu, Bu gaz depremin indikatörü olarak biliniyor. Yani, gaz bir çeşit deprem ajanı. Yeraltındaki fay hareketleri sonucu açığa radon gazı çıkıyor. Bu çıkış önceden tespit edilebilirse deprem önceden tahmin edilebilir. Bu konuda Selçuk Üniversitesinde de cihaz geldikten sonra bazı çalışmalarımız olacak. Bu gazın belki de en iyi yönü bu olacak dedi.

Uslu, ayrıca radon gazına karşı kömür madenleri ile kaplıcalarda da ölçüm yapılması gerektiğini, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yapılan araştırmalarda bazı kaplıcalarda yoğun radon gazı bulunduğunu sözlerine ekledi.
 
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:02:44 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #13 : Ocak 17, 2007, 02:50:55 »
GECE LAMBALARI ÇÖPE....

Melatonin denilen hormon beyinde ve sadece 23:00 ile 05:00 saatleri arasında
salgılanan bir hormondur.
Hormonun temel görevi vücudun biyolojik saatini koruyup ritmini ayarlamak.
Jetlag denilen hadisenin sebebi de bu hormon. Hormon diğer antioksidan
tesirleri güçlendiriyor, kanserli hücrelere karşı koruma sağlıyor, üreme
sistemiyle bağlantısından tutun da yorgunluk , isteksizlik gibi durumların
nedenlenlerini oluşturabiliyor.Şu anda bu hormon yaşlanmayı geciktirici
etkisinden dolayı da üzerinde önemle durulan bir hormon.

    Asıl işin can alıcı noktalarından birisi hormonun çocuklar üzerindeki
etkisi... Avrupada lösemili ve kanserli çocuk sayılarının artmasından
ötürü yapılan araştırmalar sonucunda ailelerden istenen bir hususda
çocukların kesinlikle karanlık ortamlarda yatırılmaları. Çünkü melatoninin
güçlü salgılanmasının kansere karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor.
Ancak bu hormon ışığa duyarlı. Deneylerde uyuyan kişinin hormon salgısı
izlenirken ışığın açıldığında hormonun azaldığı , karanlıkta yoğun olarak
salgılandığı tesbit edilmiş.

Bilimsel bir gerçek. "Lütfen karanlıkta yatın ve çocuklarınız uyurken ışığı
kapatın "
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:08:13 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #14 : Ocak 17, 2007, 02:54:57 »
ANTASİDLER...
Mide yanmasına karşı kullanılan bazı ilaçlar kemiklerin zayıflamasına yol açıyor.

İngiltere’de yapılan geniş kapsamlı bir araştırmada mide ekşimesi ve yanmasına karşı kullanılan bazı ilaçların bir yıldan fazla alınmasının 50 yaş üstündekilerde kalça kırıkları riskini artırabildiği saptandı. Araştırmacılar, söz konusu ilaçların mide asidini azaltırken kalsiyumun emilmesini zorlaştırdığını belirttiler.

Journal of American Medical Association’da yayınlanan araştırmada, İngiltere’deki 145 bin hastanın kayıtları incelendi. Araştırmada incelenen hastaların ortalama yaşının 77 olduğu belirtildi.

Bu ilaçları bir yıldan fazla kullananlarda kalça kemiği kırılmasının kullanmayanlara göre yüzde 44 daha fazla olduğu saptandı.

İlaçlar ne kadar uzun süre kullanılırsa riskin o kadar fazla olduğu belirtildi. Bir yıldan fazla süre yüksek dozda antasid ilaç kullananlarda riskin 2,5 kat fazla olduğu belirlendi.

Araştırmada, ilaca bağlı kemik kırılmasının erkeklerde kadınlara göre daha fazla görüldüğü de tespit edildi. Bunun nedeninin, kadınların menopozdan sonra kemik erimesine karşı kalsiyum kullanmalarının olabileceği belirtildi.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:11:54 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #15 : Ocak 17, 2007, 02:57:57 »
MİGREN..
-Baş ağrısının en sık nedeni olan migren, damarsal kökenli, akut ataklarla seyreden kronik bir hastalıktır. Toplumda yüzde 5–10 sıklıkta görülür. Kadınlarda görülme sıklığı erkeklerden ortalama 3 kat fazladır.

Migren nöbetlerle gelen, nöbet dışında hastanın rahat olduğu bir hastalıktır. Genellikle ilk şikayetler 20 yaş altında görülmeye başlar. Hastalarının yüzde 70’inde ailede migren öyküsü bulunur.
Beyindeki sinirlerin, damarların, biyokimyasal maddelerin ve bazı çevresel etkenlerin migrende rol oynadığını biliyor ama tam olarak nedenini bilemiyoruz.

Bulguları önceden hasta tarafından hissedilen auralı ya da ani başlayan aurasız migrende genellikle zonklayıcı tarzda sağ veya sol yarım baş ağrısı vardır. Ağrının şiddeti ve şekli kişiden kişiye değişir. Kimisi ağrıdan hastanelik olabilirken kimisi işine gücüne devam edebilir.

Ağrıya mide bulantısı, kusma, ishal, ışık ve sese hassasiyet, kulaklarda çınlama, uğultu, tansiyon değişiklikleri, uyuşmalar, bulanık görme gibi bulgular eşlik edebilir. Ve ataklar ortalama 4-72 saat sürer.

Alkol, çikolata, stres, üzüntü, depresyon, yorgunluk, adet dönemi, doğum kontrol hapları, hormon tedavileri, aspartam, öğün atlama, aşırı ve parlak ışık, florasan, uykusuzluk, aşırı uyku, damarlarda genişleme yapan ilaçlar, migren ataklarını tetikleyen bazı durumlardır.

Migren tanısı için bu özeliklerin yanı sıra baş ağrılarına neden olabilecek başka bir hastalığın olmadığının kanıtlanması gerekir.

Nedeni tam olarak bilinmeyen hastalıkların tedavisi, genel olarak konvansiyonel tıp tarafından tam olarak yapılamaz. İlaçlar ile atakları durdurmaya ya da ataklardan korumaya yönelik tedaviler denenir. Kullanılan ilaçlar, epilepsi ilaçları, depresyon ilaçları, hipertansiyon ilaçları, magnezyumlu bazı ilaçlardır.

Tamamlayıcı tıp yöntemlerinden başlıca biyorezonans tedavisi, akupunktur, nöral terapi… ile migren tedavisi kalıcı çözümlere ulaşmaktadır
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #16 : Ocak 17, 2007, 03:02:02 »
Dik oturmak sırta zarar

İskoçya da yapılan bir araştırmada, dimdik oturmanın kronik sırt ağrısına neden olduğu belirlenirken, doktorlar, omurgaya daha az baskı yapan geriye kaykılarak oturma pozisyonunun önerdiler.

Chicago da yapılan Kuzey Amerika Radyoloji Vakfı yıllık toplantılarında sunulan araştırmayı yapan hekimlerden Dr Waseem Amir Bashir, gövdenin kalçalara göre 135 derecelik açıyla duracak şekilde oturmanın, 90 derecelik oturma açısına kıyasla en iyi biyomekanik oturma şekli olduğunu belirtti.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #17 : Ocak 17, 2007, 03:04:56 »
Bilincin merkezi olan beyin, sırlarını hâlâ büyük ölçüde koruyor. Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Murat Günel, bilim dünyasının beyin üzerinde bugüne kadar çözebildiği sırları anlatıyor
Son yıllarda yapılan araştırmalarla; duyguların ve hafızanın işleyişini anlama yönünde büyük adımlar atıldı. Fakat bilincin merkezi olan beyin, sırlarını hâlâ büyük ölçüde koruyor. Beyne zarar veren birçok faktör olduğunu belirten uzmanlar, rutin hayatın dışına çıkmanın beyin için kilit öneme sahip olduğunu ifade ediyor

Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Murat Günel, bilim dünyasının beyin üzerinde bugüne kadar çözebildiği sırları anlatıyor. Anti-aging kavramının bugün artık beynimiz için de geçerli olduğunu savunan Dr. Günel, yaşam stilimizde yapılacak yeniliklerle hafızayı çok daha etkin bir biçimde kullanabileceğimizi ifade ediyor: "Seyahate çıkın, değişik insanlarla arkadaşlıklar kurun, rutin alışkanlıklardan kurtulun ve bazen boş oturarak beyninizi dinlendirin." Aşkın insan beynini nasıl etkilediğini anlatan Günel, kadın ve erkek beyni arasındaki farkları da açıklıyor. , dünyada ölüm nedenleri arasında en başta yer alan beyin kanamaları ve anevrizmalar konusunda son yaptığı çalışmalar hakkında bilgi verecek. Onun hayali, bir gün küçük bir kan testi ile anevrizma riskini belirleyebilmek. "Sonuç almamıza çok az kaldı" diyor. Onun basit ama etkili önerileri, yalnızca Türkiye de değil, Amerika da da yüzlerce kişinin hayatını değiştiriyor.
Aşk ve benzeri duyguları beyin mi yönlendiriyor, kalp mi?
Tabii ki beyin. Kalp beynin hizmetinde olan bir kastır. Duyguların beyinde hangi bölgelerden kaynak aldığını bilemiyoruz. Örneğin deneysel hayvanlarda belli beyin bölgeleri elektriksel olarak uyarıldığında, belli duygular kolaylıkla ortaya çıkarılabiliyor. Bu tabii ki basit duygular için geçerli. Aşk gibi karmaşık duyguları tam olarak çözemediğimiz halde, beynin birçok bölgesinin bu duygulara katıldığını biliyoruz.
MONOTONLUKTAN KAÇININ
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #18 : Ocak 17, 2007, 12:38:56 »
TUZ BAĞIMLILIK YAPIYOR !


Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yalçın Tekol, insanların tuzsuz gıda tüketememelerinin nedeninin bu maddeye olan bağımlılıklarından kaynaklandığını söyledi.

Tekol, yaptığı açıklamada, Amerikan Psikiyatri Derneği'nin belirlediği bağımlılık yapıcı kriterler ile tuzun özelliklerini karşılaştırarak bu maddenin insanlarda bağımlılık yaptığını ortaya çıkardığını kaydetti.

Tekol, şöyle devam etti: ''Alkol, sigara ve diğer maddeler gibi tuz da bir süre kullanıldığında bağımlılık yapıyor. Üstelik bunun için aşırı tüketime de gerek yok. Yemeklere, ekmeklere katılan miktarlar bile bağımlılık oluşturabiliyor. İnsanların tuzsuz gıda tüketememesinin nedeni de bu maddeye bağımlı olmalarından kaynaklanıyor. Bu nedenle bebekleri ve çocukları tuzdan uzak tutarak bağımlı olmalarının önüne geçmeliyiz. Tuz yiyeceklerin kendine özgü güzel tatlarını da bastırmaktadır.''

Tuz tüketilmemesinin vücuda zararının olmadığına dikkati çeken Tekol,  "Vücudun tuz dengesini sağlayan aldesteron adlı bir hormon var. Dışardan tuz alındığı zaman bu hormonun salgılanması baskılanıyor. Yani vücut dışarıdan ne kadar fazla tuz alıyorsa aldesteron hormonu o kadar eksik oluyor. Tuzlu yiyen insanların aniden terlemeleri ve çok tuz kaybetmeleri durumunda da vücutlarında yeterli oranda aldesteron hormonu olmadığı için tuz kaybını dengeleyemiyorlar. Kramplar da bu nedenle oluyor.''
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:14:37 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #19 : Ocak 17, 2007, 12:40:32 »
Beyaz Ekmek sağlığa zarar


Günlük enerji gereksiniminin karşılanmasında büyük önem taşıyan ekmek tüketimi, çeşidi ve miktarına dikkat edilmediği takdirde başta; obezite, şeker hastalığı, kanser, kalp hastalıkları gibi kronik hastalık oluşma riskini de artırmakta.

Memorial Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Seçil Kenar, tüketilmesi gereken ekmek miktarı ve fazla ekmek tüketiminin yol açtığı hastalıklar hakkında bilgi verdi.

DENGESİZ BESLENMEYE YOLAÇIYOR

Ekmek tüketimi ile ilgili yapılan yanlışlardan ilki, tek başına ekmek ağırlıklı beslenmek, vitamin-mineral ve diğer besin gruplarının yeterli alınmasını engellemektedir. Özellikle ekmek ağırlıklı beslenen kişilerde hayvansal protein alımının, meyve ve sebze tüketiminin yetersiz olması sonucunda başta anemi olmak üzere birçok sağlık problemi ortaya çıkabilmektedir.

KİLONUN BAŞLICA NEDENİ

Özellikle günlük enerji ihtiyacı düşük olan, hareketsiz kişilerde ekmek miktarının fazla alınması, kalori alımının artmasına sebep olacağından obezite ( şişmanlık) oluşma riski de artacaktır. Hareket ve egzersiz seviyesi düşük olan kişilerde, öğünlerde ekmek miktarı tüketimi, 1-2 dilim ile sınırlandırılmalı dır. Ekmek yerine geçen pilav, makarna v.b gıdalar tüketilirken yanında ekmek yenmesi tercih edilmemelidir.

BEYAZ EKMEK YERİNE TAM BUĞDAY EKMEĞİ

Beyaz ekmek yapımında B2, B6, niyasin, folik asit, çinko miktarları azalmakta ve ekmekteki vitaminler beyaz ekmek olarak işlenme sırasında kayba uğramaktadır. Bu nedenle tam buğday ekmeği tüketimine ağırlık verilmesi gerekmektedir. B grubu vitaminler; enerji üretiminde

Beyin fonksiyonları ve sinir sistemi ile cilt sağlığı üzerinde büyük önem taşır. Bu yüzden işlenmemiş ekmek tüketiminin yaygınlaştırılması gerekmektedir.

ESMER EKMEK EN İYİSİ

Posa içeren esmer ekmek tüketimi, glisemik indeksi (kan şekerini yükseltme oranı referansı) değeri beyaz ekmeğe oranla daha düşük olduğu için, şeker hastalığı riskini de azaltacaktır. Glisemik indeksinin düşük olması ve posanın besin hacmini arttırması sonucunda tokluk hissi artar. Bu da, zayıflama ve kilo kontrolünde avantajlıdır. Ayrıca posa, bağırsak hareketlerini ve gaita miktarını arttırması nedeniyle kabızlık şikayetlerinin azalmasına yardımcı olur.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:15:48 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #20 : Ocak 17, 2007, 12:42:51 »
KLİMALAR YOLUYLA BULAŞAN HASTALIKLAR

Memorial Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Füsun Soysal klimalar yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili şu bilgileri verdi:

'Akciğer dokusunun iltihaplanması olarak tanımladığımız zatürrenin,havalandırma sistemleri yoluyla bulaşan şeklini ‘Legionella Pnömonisi’ olarak adlandırıyoruz.

Bu hastalık ilk kez,1976 senesinde Pensilvanya lejyonerlerinin yaptıkları bir toplantıda bulunan kişilerde görülmüş ve toplantı salonundaki havalandırma sisteminden kaynaklandığı anlaşılmıştır.Hastalığın tanınması ile birlikte, bu zatürre tipinin, alışılagelmiş yüksek ateş, öksürük, balgam gibi bulguların görüldüğü tipik zatürreden farklı olduğu anlaşılmıştır.

Hastalığa neden olan, Legionella Pneumophilia denen bir bakteridir. Bu bakteri,klimaların filtre sistemlerinde, uygun nem ve ısıda kolonize olmakta ve buradan ortam havasına dağılmaktadır. Sıklıkla otel ve hastanelerden kaynaklanan salgınlar yapa,ancak tek tek vakalar da nadir değildir. İnsandan insana bulaştığı görülmemiştir. Akciğerlere girişi için saptanmış en önemli yollar, solunum cihazları, havalandırma sistemleri ve hastanelerde solunum yollarına uygulanan birtakım işlemlerdir. Dolayısıyla, klimatize büyük otel ve iş yerlerinde çalışanlar, havalandırma işçileri ve sağlık personeli riskli gruplardır. Bu arada bakteriyi alan kişinin vücut direnci de çok önemlidir. Şeker hastaları, alkolikler, yaşlılar ve bebekler, kortizen tedavisi altında olanlar, kemoterapi görenler, böbrek yetersizliği ve kronik akciğer hastalıklarına sahip kişilerde hastalığın oluşumu daha yüksek orandadır. En yaygın, kolaylaştırıcı faktör ise sigara içimidir.

Hastalarda, tipik zatürreden farklı olarak, akciğere ait şikayetler ön planda değildir. Yaygın kas ağrıları, baş ağrısı, halsizlik, ateş, huzursuzluk vardır. İlk iki günde yoğun olmak üzere kuru öksürük görülür. Bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı gibi sindirim sistemi bulguları olabilir. Hastaların %20 sinde sinir sistemi bulguları, ajitasyon, konsantrasyon bozuklukları, hatta koma görülebilir. Bu belirtiler arasında solunum sistemini aklımıza getirecek en önemli bulgu, kuru öksürüktür.

Hastanın muayenesi ve akciğer filminde, kesin tanıyı koydurabilecek özel bulgular yoktur. Grafide akciğerlerin alt kısımlarında iltihaplı alan görülebilir, akciğer zarında sıvı birikimi olabilir. Hastalık genellikle tek taraflıdır. Akciğerlerin bilgisayarlı tomografisi, daha detaylı incelemeye olanak verir. Laboratuar olarak, serolojik birtakım testler tanıya yardımcıdır.

Hastalığın tedevisinde, 15-21 gün süreyle, bu bakterilere yönelik antibiotiklerin kullanımı önemlidir. Uygun zamanda ve dozda kullanılan antibiotiklerle hastalığın iyileşmesi tamdır.

Klimaları yoğun olarak kullandığımız şu günlerde ateş ve öksürük şikayeti olan kişiler, bu bulguların basit bir gripal enfeksiyon olmayıp, zatürre başlangıcı da olabileceğini akılda bulundurmalı ve hastaneye başvurarak tetkiklerini yaptırmalıdır.’
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:16:37 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #21 : Ocak 17, 2007, 12:45:15 »
Kışın artan cilt hastalıklarına karşı önlemler

Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü'nden Uzm. Dr. Ayfer Bankaoğlu, cilt hastalıklarının kış aylarında neden arttığını ve alınabilecek önlemleri anlatarak, "Soğuk havanın neden olduğu cilt kuruluğu, cildin yaşlanma sürecini de kısaltıyor" dedi.

Kış mevsiminde cilt sağlığını tehdit eden faktörlerin çoğalmasıyla birlikte, cilt hastalıklarının görülme sıklığı da artıyor. Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü'nden Uzm. Dr. Ayfer Bankaoğlu, cilt hastalıklarının kış aylarında neden arttığını ve alınabilecek önlemleri anlattı. Her an dış dünyayla irtibat halinde olan cildin, fiziksel etkenlerden ciddi oranda etkilendiğini belirten Bankaoğlu, ''Özellikle kış mevsiminde, cilt sağlığını tehdit eden faktörler çoğalıyor. Soğuk ve kuru, aynı zamanda kirli havaya, düşük nem oranına, rüzgara ve asit yağmurlarına özellikle dikkat edilmesi gerekiyor. Bu doğal etkenlerin yanı sıra kapalı ortamlarda geçirilen zamanın artması da cilt sağlığını olumsuz etkiliyor.
Melatoin hormonunun güneşsiz ortamlarda daha fazla salgılanması, insanların kış aylarını daha stresli ve depresyona eğilimli geçirmelerine yol açıyor. Bu faktörlerin birleşmesi, sivilce ve egzama gibi cilt hastalıklarının görülmesinin yanı sıra, stresle tetiklenen sedef, vitiligo gibi önemli deri hastalıklarının da artmasına neden oluyor. Ayrıca, soğuk havanın neden olduğu cilt kuruluğu, cildin yaşlanma sürecini de kısaltıyor" dedi.

Kuru cilt tipine sahip olanların, çocukların ve yaşlıların kış mevsiminden daha çok etkilendiklerini belirten Bankaoğlu, cildi kışın olumsuz etkilerinden korumanın yollarını ise şu sözlerle dile getirdi:

"Yaşlılar, çocuklar ve kuru bir cilt yapısına sahip olanlar, kış mevsiminden en çok etkilenen grubu oluşturuyor. Bu aylarda havada zaten azalan nem oranını, kalorifer, soba ve klima gibi cihazlar daha da aşağıya çekiyor. Bu aşamada cilt kuruluğuna bağlı olarak gelişen veya şiddetlenen deri hastalıklarının önlenmesinde, nemlendiricilerin kullanılması büyük önem taşıyor. Cilt temizliğinde, cildin pH değerine uygun tıbbi temizlik ürünlerinin kullanılması gerekiyor. Hemen belirtelim, el temizliği için kullanılan sabunların, yüz temizliği için kullanılması son derece yanlış; çünkü el derisi yüze oranla daha kalın ve bu nedenle cilt tipine uygun temizleyicilerin kullanılması gerekiyor. Günde birkaç kez duş almak ve sık sık sabun kullanmak da cilt kuruluğunu arttıran faktörler. Özellikle çok sık duş alan kişiler, cilt bakımlarını ihmal etmeyerek, banyodan sonra mutlaka nemlendirici kullanmalılar. Ayrıca, cildin yağlı olması, nemle
karıştırılmamalı ve yağlı cilde sahip kişiler de kış aylarında nemlendirici kullanmalı."

Uzm. Dr. Bankaoğlu, cildin nemlendirilmesi kadar evin nemlendirilmesinin de önemli olduğunu söyledi. Soğuğun cilde olumsuz etkisini önlemek için nemlendirici kullanılması gerektiğini belirten Bankaoğlu, "Sokağa çıkıldığında soğuktan koruyucu giysiler giyilmeli ve eldiven takılmalı. Ayrıca, evlerin nemlendirilmesi de cildin nemlendirilmesi kadar önemli.
Kalorifer peteklerinin üzerine ıslak havlu konulması ya da sobanın üzerinde su kaynatılması, odanın nemlendirilmesi açısından faydalı olacaktır. Günde en az 1-1.5 litre su içilmesi de derideki nem oranını arttıracaktır. Saç bakımına gelince, kışın saçlar kirli ve kuru havaya daha fazla maruz kaldığı için bere veya şapka kullanılarak korunması
faydalı olacaktır" uyarısında bulundu.

CİLT

Kızarıyor ;

Cildiniz oldukça hassas ve tepkili. Nemlendirmeniz gerekiyor. Anti-allerjenik ürünler kullanın. Yüz temizliğinizde yağlı temizleyicileri tercih edin. Yüzünüzü temizledikten sonra yatıştırıcı bir losyon kullanın. Makyaj ürünlerinizi de nemlendirici özelliğe sahip olanlardan seçin ki cildiniz gün boyu zarar görmesin. Beslenmenizde havuç gibi beta-karoten yönünden zengin yiyeceklere, süt ürünlerine, lahanaya ağırlık verin. Alkol, kafein ve baharatlı yiyeceklerden mümkün olduğunca uzak durun. Soğuğa çıkarken, yüzünüzü, bir atkı veya eşarp ile koruma altına alın.

Geriliyor ;

Kırışıkların erken oluşmasını engellemek için cildinizi hiç bir zaman nemlendiricisiz bırakmayın. Geceleri uyumadan önce ve sabahları yüzünüzü temizledikten sonra mutlaka nemlendiricinizi uygulayın. Yüzünüzde sivilceler bile varsa, bu sizi yanıltmasın, gerilme hissi, cildinizin nemlendirilmeye ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Sudaki kalkerin etkisini azaltmak için geleneksel sabunlardan çok, dermatolojik olanları ya da bir makyaj temizleyicisini tercih edin. Duşta en fazla 10 dakika kalın ve ılık su (37°C) ile yıkanın. Bakım ürünleri seçerken gliserin, vazelin ve bitkisel yağlar (karite yağı, fındık yağı vb.) bakımından zengin olanları tercih edin .

Sivilceli ve çizgiler var ;

Cildinizin neme ihtiyacı var. Sivilcelerinizin sebebi hormonal veya yağlı beslenme olsa da cildinizi beslemelisiniz. Yoksa soğuk, cildinizin iyice kurumasına neden olur ve sivilceleriniz yüzünüzde estetik olmayan izler bırakır. Çok yağlı olmayan nemlendiriciler tercih edin. Sivilceleriniz için tedavi edici özelliklere sahip kremler kullanabilirsiniz. Yağlı yiyeceklerle beslenmemeye dikkat edin.

ELLER

Kuruyor ;

Suyla her temastan sonra krem sürün. Buna vaktiniz yoksa veya unutuyorsanız en azından günde 2 kez (sabah ve akşam) kremleyin. Haftada bir kez bir kaç damla badem yağı ile masaj uygulayın. Dışarı çıkarken eldiven giyin. Ellerin sürekli kuru olmasının nedenlerinden biri de yanlış beslenmeden kaynaklanan lipid eksikliğidir. Bol bol balık ve kayısı tüketin.

Çatlıyor ;

Suyla her temastan sonra mutlaka nemlendirici krem kullanın. Geceleri yatmadan önce zengin içerikli besleyici bir kremi ellerinize bolca sürün. Daha sonra pamuk bir eldiven giyin ve sabaha kadar çıkarmayın.

Kızarıyor ve kaşınıyor ;

Tamamen soğukla ilgili bir durum. Eldivensiz soğuğa çıkmayın. Hassas ciltler için hazırlanmış olan kremlerle ellerinizi nemlendirin. Banyodan sonra gül suyu ile gliserini karıştırarak ellerinize sürün .

DUDAKLAR

Kuruyor ;

Nemlendiricinizi yüzünüze uygularken dudaklarınızı unutmayın. Onların da beslenmeye ihtiyacı var. Gün içinde ise stick nemlendiricilerden faydalanın.

Çatlıyor ;

Dudaklarınızın üzerindeki ölü deriyi hafifçe peeling yaparak veya bir diş fırçası yardımı ile temizleyin.  Daha sonra A vitamini içeren bir krem sürün. Gün içinde stick nemlendirici kullanın

SAÇLAR

Kuru ;

Kuru saçın kullanımı oldukça zordur. Diğer saç tiplerine göre daha kapsamlı bir bakıma ihtiyaç duyarlar. Şampuan olarak besleyici olanları kullanın. Haftada 1 kez serum uygulayın. Mümkün olduğunca kurutma makinesi ile kurutmamaya özen gösterin. Beslenmenizde A vitamini yönünden zengin yiyecekleri tercih edin; yumurta sarısı, yeşil sebzeler, domates gibi.   

İnce ve kırılıyor ;

Mevsim değişimlerinde saçta kırılmalar daha fazla görülür. Şu sıralar çok gerekmiyorsa saçınıza boya, balyaj gibi kimyasal işlemler yaptırmayın. Doğal içerikli ve nemlendirici özellikli bakım ürünleri kullanın.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:19:02 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #22 : Ocak 17, 2007, 12:46:58 »
BESLENME-KANSER İLİŞKİSİ
Ankara Onkoloji Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Klinik Sorumlusu Dr. Nadi Özdamar, doğru beslenmenin kanser riskini azalttığını belirterek, "Batı kaynaklı tıbbi araştırmalarda, beslenme faktörlerinin tüm kanserlerde yüzde 70, kanserden ölümlerde ise yüzde 35 oranında etkili olduğu kanıtlandı" dedi.

Kanser olgularının yüzde 80'inin çevresel etkenlere bağlı olduğu kabul edilirse, bu etkenler arasında beslenmenin önemli bir yer tuttuğunu bildiren Özdamar, kadınlarda kanserlerin yüzde 50'sinin, erkeklerde ise yüzde 30'unun, beslenmeye bağlı olarak ortaya çıktığını ifade etti.

Kanserden korunmak için tüketilen besinlerin çeşitliliğine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Özdamar, şunları kaydetti:

"Doymuş yağlar, günlük kalorinin yüzde 20'sini geçmemelidir. Doymuş yağların fazla alınması, meme, rahim ağzı, yumurtalık, bağırsak ve rektum kanserlerine yol açabilmektedir. Düşük kolesterol seviyelerinin de kalın bağırsak kanserine yol açtığı düşünülürse, hiçbir zaman aşırıya kaçmamalıdır. Fazla yağlı kırmızı et yerine, köy tavuğu ve balık eti, kızartma yerine haşlama ve buharla pişirme tercih edilmelidir. Böylece alınan yağ miktarı azaltılmış olacaktır."

Aşırı protein alımının meme, rahim, bağırsak, pankreas ve böbrek kanserinin gelişimini kolaylaştırdığını ifade eden Özdamar, "Sürekli kırmızı et yiyenlerde kanser riski 2 kat fazladır. Ancak protein yetersizliği de bağışıklık sistemini bozduğu için kanserin daha hızlı yayılmasına neden olur. Bunun için aşırıya kaçmadan, dengeli beslenmeye önem vermeliyiz" şeklinde konuştu.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:19:51 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #23 : Ocak 17, 2007, 12:48:36 »
Eyvah ağzım kokuyor.. 

Eğer çantanızdan ağız spreyini, naneli şeker veya sakızı eksik etmiyorsanız ve insanlar sizinle konuşurken biraz daha uzak duruyorlarsa, hatta sizin için öpüşmek bile başlı başına bir sorunsa tehlike çanları çalıyor demektir. Ağız kokusu son derece rahatsızlık veren ciddi bir sorundur. Çünkü ağız kokusu dişlerde, ağız içinde hatta midenizde sorun yaşadığınızın belirtisi olabilir. Bu nedenle bu durumu hafife almamalı ve önlemenin yollarına göz atmalısınız...

Ağız kokusu nasıl oluşur?

Ağız kokusunun başlıca nedeni bakterilerin, yemek artıklarının, hücrelerin, kan elemanlarının veya yumurta beyazının ağız ve boğazın iç bölgelerine yerleşerek uzun süre kalarak kokuya neden olmasıdır. Bu sayede hidrojen, sülfit veya uçucu diğer maddeler serbest kalıp, her nefes alıp verişte bizi ve karşımızdaki insanı kötü kokuyla rahatsız eder.

Ağız kokusu türleri…

İki çeşit ağız kokusu vardır;

1.Geçici ağız kokusu: Alınan gıdalar yüzünden meydana gelen ağız kokusudur ve genellikle geçicidir. Bu nedenle bu tür ağız kokusu alınan gıdanın türüne göre bir süre sonra geçebilir.

2.Kronik ağız kokusu: Ağız içinde biriken veya gizlenen anerop bakterilerin neden olduğu ağız kokusudur. Bakteriler dil kökünde birikerek kötü kokuya neden olur. Dil kökü üzerinde biriken ölü doku artıkları, kan elemanları veya gıda artıkları hidrojen, sülfit ve metyl mercap türündeki uçucu maddelerin birleşerek solunmasına neden olurlar. Hidrojen sülfit çürük yumurta kokusunu, metyl mercaptan da ahır kokusunu andıran oldukça rahatsız edici uçucu gazlardır.

Ağız kokusuna karşı doğal çözümler...

Her yemek sonrasında dişlerinizi fırçalıyor, hatta günde iki veya üç kez fırçalama işlemini tekrarlıyorsunuz ama fayda etmiyor mu? Aynı şekilde naneli sakız veya karanfil çiğnemek de ağızdaki istenmeyen kokuyu yok etmek için işe yaramıyorsa... Başka yöntemler uygulamakta yarar vardır. Peki ağız kokusuna karşı nasıl bir önlem alınabilir?

Eczanelerde satılan ve doğal maddelerden meydana gelmiş bitki gargarasıyla her gün gargara yapın. Bu gargara karanfil, kimyon veya rezene yağı içermelidir. Bu sayede ağız kokusu oluşma şansı oldukça düşecektir.
Gün içinde mutlaka 2 litre kadar su için. Su veya soda içen birisinde tükürük bezleri harekete geçer ve koku yapan tüm maddeler kendiliğinden yok olur.
Ağız kokusunu gideren bitkisel karışımlı ballardan her gün bir kaşık aç karnına yiyin.
Her diş fırçalama işleminden sonra dil temizliğini mutalaka yapın. Ayrıca diş ipiyle diş aralarını mutlaka temizleyin.
Kullandığınız ilaçları mutlaka gözden geçirin veya doktorunuza danışın.
Çok fazla çay ve kahve kullanımı ağızdaki bakterilerin artmasına ve koku oluşumuna neden olur. Aynı şekilde alkol içeren gıdalar da kokuyu artırıcı etkenlerdir.
Baharat ve baharatlı yiyecekler ağız kokusuna neden olur. Yememeye dikkat edin.
Sigara içmek ağız kuruluğuna bunun sonucunda da ağız kokusuna neden olur.
Şekerli sakızlar, şeker bakterileri tarafından bozunarak ağızın kokmasına sebebiyet verirler.
Tüm bu doğal yöntemleri uyguladığınız takdirde eminiz ki sağlıklı bir gülüşe ve ferah bir nefese kavuşacaksınız…
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:21:26 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #24 : Ocak 17, 2007, 12:50:12 »
100 yıldan fazla yaşamanın sırları

İnsanoğlunun en büyük hedeflerinden biri ve belki hatta başta geleni "ölümsüzlüğün" sırlarına ulaşmak. Bunu başarmak için de önce olabildiğince uzun ve sağlıklı yaşamanın sırlarını keşfetmek gerekiyor. Dünyanın her köşesinde, her gün, hiçbir masraftan, emekten kaçınılmadan sayısız araştırma yapılıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Mynet okurları için yazdı.

Bilimde ve teknolojide sağlanan ilerlemeler sayesinde, ortalama insan ömrü gelişmiş ülkelerde kadınlar için 80'i, erkekler için de 75'i buldu. Amerika'da 100 yaşını geçen, yani dalya yapan insan sayısı da her yıl %4.1 oranında artmakta.

Geçtiğimiz günlerde, Chicago Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada 1890-1900 yılları arasında doğmuş olan ve 100 yaşını geçen, yani dalya yapan 'gençlerin'  uzun yaşama sırları araştırıldı ve gerçekten çok ilginç sonuçlarla karşılaşıldı.

100 YAŞINI GEÇEN DÖRT KİŞİDEN 3'Ü KADIN
 
Bu araştırmanın da ilk ve en önemli çarpıcı bulgusu, 100 yaşını geçenlerin %76'sının kadın olmaları. Bu aslında sürpriz bir sonuç değil.

Kadınların erkeklere oranla daha uzun yaşamalarının esas olarak her iki cins arasındaki biyolojik ve genetik farklılıklarla ilgili olduğu düşünülüyor. Ayrıca, kadın ve erkeklerin sosyal, kültürel, çevresel... bakımlardan değişik şartlara maruz kalmaları da elbette çok önemli.

İşte bu farklar nedeniyle, koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, kanser, KOAH... gibi hastalıklar erkeklerde daha fazla görülüyor ve daha ölümcül seyrediyor. Bu hastalıkların da sigara ve alkol kullanımı, şişmanlık, stres... gibi erkeklerde daha fazla rastlanan risk faktörleri ile yakından ilgili olduğunu ise sanırım bilmeyen yok.
 
OCAK VE KASIMDA DOĞANLAR DAHA UZUN YAŞIYOR
 
Araştırmada, ocak ve kasım aylarında doğanların yaşama şanslarının nisan-haziran döneminde doğanlardan yüksek olduğu ve ülkenin Batı'sında doğanların 100 yaşını geçme şanslarının Doğu'sunda doğanlara göre 3 misli fazla olduğu da saptanmış. Avusturya ve Danimarka'da da ekim-aralık aylarında doğanların nisan-haziran aylarında doğanlara göre daha uzun yaşadığını gösteren başka bir araştırma da bu sonuçla uyum içinde.
 
İnsanların doğdukları mevsimde karşılaşacakları çevresel faktörlerin sağlığımızı belirli ölçüde etkilediği çoktan beri biliniyor. Mesela, çeşitli araştırmalarda ocak ve şubat aylarında doğanlarda beyin kanseri riskinin daha fazla olduğu, haziran ve temmuz doğumlularda ise şizofreninin çok daha ağır belirtilerle seyrettiği saptanmıştır.

Ben de bir araştırmamda, doğum ayı ile alerjik hastalık gelişme riski arasında bir ilişki olduğunu, yengeç burcunda doğanlarda astım riskinin kova burcundan olanlara göre 6 misli fazla olduğunu saptamıştım.

Mevsim farklılıklarına uygun olarak hayatın ilk aylarında maruz kalınan bakteri ve virüs enfeksiyonlarının, alerjenlerin, hava şartlarının (hava sıcaklığı, nem, basınç…) etkilerini yabana atmamalı diye düşünüyorum.

Benzer nedenlerle insanların doğdukları çevrenin şartlarının da yaşama süresinin belirlenmesinde rolleri olabilir. Burada kültürel, sosyal, psikolojik ve ekonomik faktörlerin mutlaka hesaba katılması gerekir. Mesela, hayatın ilk yılındaki beslenme ile ilgili özelliklerin yaşama süresini etkileyebileceği akla ve mantığa çok uygun geliyor. Nitekim, 100 yaşını geçenlerin çoğu büyük şehirlerde değil, çiftliklerde ve köylerde yaşayan ve doğal yiyeceklerle beslenen insanlar.

AİLENİN İLK ÇOCUĞU DAHA ŞANSLI

Çok çocuklu ailelerde ilk doğan kız çocuğun 100 yaşını geçme ihtimali diğer kız kardeşlerine göre 3 kat yüksek. İlk doğan erkek çocuk ise uzun yaşama bakımından diğer kardeşlerinden 2 misli fazla şansa sahip.

Bu da bence akla yatkın bir sonuç ve birçok nedeni olması mümkün bu bulgunun.

Burada, çocuk sayısı arttıkça ailelerin onlara olan ilgi ve ihtimamlarının da doğal olarak azalması önemli olabilir. Dolayısıyla bu çocukların çeşitli kazalara uğrama ve bunun sonucunda sağlıklarının çeşitli olumsuzluklara maruz kalma şansları da artıyor. Ayrıca, sonraki çocukların beslenme ve tıbbi bakımları da daha kötü olabilir. İlk çocuk en küçük bir rahatsızlıkta hemen doktora götürülürken, sonraki çocukların hastalıkları giderek umursanmaz olmaya başlar.

İlk çocuk doğduğunda anne ve babanın daha genç olmalarının da üzerinde durulması gerekir. Zamanla babanın spermlerinin ve annenin yumurtasının zarar görmesi mümkün ve bu yüzden de anne-babaların yaşları ilerledikçe çocuklarında genetik kökenli sağlık sorunlarının daha fazla olması akla çok yatıyor.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:22:58 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #25 : Ocak 17, 2007, 12:54:31 »
LÖSEV UYARIYOR...


ÇOCUKLARIMIZ ACABA NE YİYORLAR ?? HİÇ DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ. Lütfen önce resme bakınız ve düşününüz. 15 GÜN ÖNCE ALDIĞIMIZ  BU DOMATESLER BUZDOLABINDA DURDU VE İÇLERI BU HALE GELDİ.

DOMATESİN SAP KISMINDAN BAŞLAYAN BU SİYAH ALANLAR ZEHİR MİDiR ? TARIM İLACI KALINTISI MIDIR ?? HORMON BİRİKİNTİSİ MİDİR ?? UZMANINDAN YANIT BEKLİYORUZ.

Sizce bunlar kabuğu dıştan yıkansaydı geçer miydi??

PEKİ BU RENGİ ALMADAN 1 GÜN ÖNCE BİZ BUNU MİNİCİK BEBEKLERIMİZE VEYA HAMİLE ANNELERİMİZE YEDİRSEYDİK NE OLACAKTI?

ACABA ALLERJİSİ VAR DİYE BİR ALLERJİ UZMANINA MI YA DA ÇOCUĞUM HALSİZ VE KANSIZ DİYE HEMATOLOJI UZMANINA MI GÖTÜRECEKTİK??

BU FELAKETE KİM DUR DIYECEK? KİM BUNLARI TAHLİL EDİP KONTROL EDECEK ????

KİMSEYİ PANİĞE SEVKETMEK İSTEMİYORUZ AMA BÖYLE SEBZEYİ BÖYLE MEYVEYİ GÖZ GÖRE GÖRE BEBEKLERİMİZE YEDİRMEK DE  İSTEMİYORUZ.
Lütfen herkes bu soruyu yüksek sesle sormaya başlasın! Gelecek olan yanıtları da hep birlikte paylaşalım.

Teşekkürlerimizle

Dr. Üstün EZER
Pediatrik Hematolog
Yönetim Kurulu Başkanı

« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:23:36 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #26 : Ocak 17, 2007, 12:58:45 »
İLAÇ KULLANIYORSANIZ GREYFURT SUYU İÇMEYİNİZ

Prof. Dr. Metin Özata
Endokrinoloji, Diabet, Beslenme ve Metabolizma Uzmanı

Yeni yapılan araştırmalar greyfurt suyunun bazı ilaçların etkilerini artırdığı ve o nedenle ölümle sonuçlanabilecek zararlı yan etkiler ortaya çıkardığını gösterdi. Bu nedenle ilaç kullanan kişilerin greyfurt suyu içmemeleri önerilmektedir.

Greyfurt Suyu İlaçların Etkisini Nasıl artırıyor?
İlaçlar bağırsaklarda ve karaciğerde bulunan CYP450 enzimiyle parçalanarak vücudumuzdan atılmaktadırlar. Bu enzimin ince bağırsaklarda bulunan P-450 3A4 isimli bir türü greyfurt suyu içince yok olmakta ve bu nedenle de ilacın parçalanması geciktiğinden kanda birikmekte ve sonuçta ilaç zehirlenmesine neden olabilmektedir.

 
Greyfurt Suyundaki Hangi Maddeler Bu etkiyi Yapıyor?
Greyfurt suyunda bulunan narinjin ve psoralen maddelerinin bağırsaklarda bulunan ve ilaçları parçalayan P-450 3A4 isimli enzimin etkisini yok ettiği ortaya konmuştur.

Greyfurt Suyu İçince İlaç Üzerine Etkisi Ne kadar Sürüyor?
Yapılan çalışmalar bir bardak greyfurt suyunun (yaklaşık 250 ml) bu etkiyi göstermeye yettiğini, ilaçla beraber greyfurt suyu içmenin veya greyfurt suyu içtikten 12 saat sonra bile ilacı almanın bu etkiyi ortadan kaldırmadığını göstermiştir. Örneğin kolesterol düşürücü olarak kullanılan lovastatin isimli ilaç greyfurt suyu içildikten 12 saat sonra alınsa bile kandaki düzeyleri 2 kat daha fazla olmaktadır. Greyfurt suyunun bu etkisinin kalkması için en azından 24 saat geçmesi gerektiği ileri sürülmüştür.

HANGİ İLAÇLARIN ETKİLERİ GREYFURT SUYU İLE ARTMAKTA VE ZARARLI ETKİLER ORTAYA ÇIKMAKTADIR?


A: TANSİYON İLAÇLARI
Yapılan araştırmalar hipertansiyon (tansiyon yüksekliği) tedavisinde kullanılan Felodipin (Plendil tablet), verapamil (İsoptin tablet) ve nisoldipin (Syscor tablet) gibi ilaçların greyfurt suyu içen kişilerin kanlarında anormal derecede yüksek düzeylere ulaştığını göstermiştir. Nifedipin (Adalat) ve amlodipin (Vasokard, Norvasc tablet) kullananlarda greyfurt suyunun yan etkisi görülmemiştir. Bu nedenle mevcut verilere göre felodipin, nisoldipin ve verapamil kullanan hastalar greyfurt suyu içmemelidir.

B. PSİKİYATRİ , UYKU VE EPİLEPSİ İLAÇLARI
Diazepam (Diazem, Diapam, Nervium, Spazmo-Valibrin tablet gibi ilaçlar), triazolam, midazolam ve buspiron (Buspon kapsül) kullananlarda greyfurt suyu içilince etki çok artmaktadır. Epilepside kullanılan karbamazepin (Tegretol tablet) eğer greyfurt suyu ile birlikte alınırsa etkisi % 40 artmaktadır.
Yine depresyonda kullanılan sertralin (Lustral, Selectra, Seralin, Serdep tablet) içeren ilaçların etkisi greyfurt suyu ile % 50 artmaktadır.

C. KOLESTEROL DÜŞÜRÜCÜ İLAÇLAR
Statin dediğimiz bu ilaçlardan simvastatin (Zocor Lipovas, Zovatin), lovastatin ve atorvastatin (Lipitor, Ator, Tarden) kullanan kişilerde greyfurt suyu içilince kan düzeyleri 2-16 kat artmakta ve zararlı olmaktadır. Bu nedenle bu tür kolesterol düşürücü ilaç kullananların greyfurt suyu içmemeleri gerekir.

D. EMPOTANS TEDAVİSİNDE KULLANILAN İLAÇLAR
Empotans tedavisinde kullanılan sildenafil (Viagra, Vigrande, Sildegra tablet) kullanan kişilerde ilacın etkisinin %23 daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu nedenle bu ilaçları alanlar greyfurt suyu içmemelidir.

E. MİDE-BAĞIRSAK HASTALIK İLACI CİSAPRİDE
Mide ve bağırsak hareketini artırmak için kullanılan cisaprid adlı ilaç greyfurt suyu ile beraber alınırsa etkisi % 50 artmakta ve zararlı olmaktadır.

F.ALLERJİ, GRİP-SİNÜZİT TEDAVİSİNDE KULLANILAN TERFENADİN
Allerjik hastalaıklar, grip ve sinüzit tedavisinde kullanılan antihistaminik terfenadin isimli ilaç greyfurt suyu ile beraber alınırsa kalb üzeribde yan etkiler ortaya çıkmaktadır.

G. KALP İLACI AMİODARONE
Kalp ritm bozukluklarında kullanılan amiodarone (Cordarone tablet) isimli ilaç kullananlarda greyfurt suyu içilince etkisi azalmaktadır.

ÖZET VE ÖNERİ
Yukarıda belirtildiği üzere yapılan çalışmalar bazı ilaçların greyfurt suyu içen kişilerde zararlı yan etkilere neden olduğunu göstermiştir. Başka ilaçlarla yapılan çalışmalar arttıkça bu bilgiler artacaktır. Mevcut veriler ilaç kullanan kişilerin greyfurt suyu içmemeleri yönündedir. İşin ilginç diğer bir yanı ise greyfurt suyunun ilaçların kan dolaşımındaki etkisini artırma özelliğiyle belki ilerde ilacın dozunu azaltarak ve greyfurt suyu veya içindeki etken maddeyi birlikte alarak dozu azaltma ve daha ucuza hastalık tedavi olanakları sağlama olasılığının ortaya çıkmasıdır. Ancak bunun için ileri araştırmalara gerek vardır. Bizim bir hekim olarak şimdilik önerimiz ‘’ilaç kullanıyorsanız greyfurt suyu içmeyiniz’’ şeklindedir.
 
« Son Düzenleme: Mayıs 10, 2008, 16:59:48 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #27 : Ocak 19, 2007, 07:56:42 »


REFLÜ NEDİR?
  Halk arasında Mide Reflüsü olarak bilinen Gastro Özofageal Reflü-GÖR-hastalığı mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasıdır. Reflü, asitli mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun asitten kendini koruma özelliğinin yok olmasından kaynaklanır. Erişkinlerin yaklaşık %20'sinde reflü görülmektedir.

  Mide içeriği midenin salgıladığı hidrojen iyonu nedeniyle belirgin derecede asittir. Eğer onikiparmak barsağından mideye doğru safra geri akımı varsa mideden yukarı çıkan içerik hem asit hem de safra içerir. Alkali özellikli olan safra da mide asidi gibi yemek borusunun tahrişine neden olur. Reflü hastalığı, asitli ve/veya safralı mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini asitten ve/veya safralı mide içeriğinden koruyamaması nedeniyle oluşur.
   Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen bir kapak mekanizması vardır. Reflü hastalarında en sık görülen özellik bu mekanizmanın gevşekliğidir. Bu durum sıklıkla mide fıtığıyla birlikte yaşanır. Mide boşalım bozukluğu ya da bozulmuş yemek borusu hareketi bu hastalığı tetikleyen diğer nedenlerdir.

Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını engelleyen iki mekanizma vardır.

KELEPÇE MEKANİZMASI
Kelepçe mekanizması, mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını kasların bir kelepçe gibi sıkılmasıyla engeller.

Normal durum Mide içeriği yukarı doğru hareket eder  Kelepçe mekanizması çalışır

KAPAK MEKANİZMASI
Kapak mekanizması, mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını kasların bir kapak gibi kapanmasıyla engeller.
   
Normal durum Mide içeriği yukarı doğru hareket eder  Kapak mekanizması çalışır

REFLÜ ŞİKAYETLERİ NELERDİR?
Hastalarımızın en sıklıkla başvurduğu şikayet mide yanmasıdır.
Bunun yanında göğüste yanma ve ekşime,
Ağıza gelen acı bir tat,
Ağız kokusu,
Özellikle yemeklerden sonra ve tok karna yatıldığında geceleri rahatsız eden şişkinlik, geğirme ve boğulma hissi
Göğüste takılma ve sıkışma hissiyle birlikte kalbe baskı ve çarpıntı hissedilebiliyor.
Derin nefes almada güçlük çekilebiliyor.
İleri aşamalarda da;
kronik farenjit,
kronik sinüzit,
alerjik astım
ve diş çürüklerine gidilen bir süreç yaşanabiliyor.

REFLÜ ŞİKAYETLERİ BAŞKA HANGİ HASTALIKLARI CAĞRIŞTIRIR?
HAZIMSIZLIKLA İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
Şişkinlik, geğirme, midede yanma ve hazımsızlık hissi
safra kesesi taşı olan insanlarda
Ülseri olan insanlarda
Gastriti olan insanlarda
görülebilir.
KULAK BURUN BOĞAZ HASTALIKLARI İLE İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
Kronik farenjit
Kronik sinüzit
Ses kısıklığı
Kronik tahriş öksürüğü
GÖGÜS HASTALIKLARI İLE İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
Alerjik astım
Kronik öksürük
KALP HASTALIKLARI İLE İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
Çarpıntı
Kalpte sıkıntı hissi



 
« Son Düzenleme: Ocak 03, 2008, 15:22:41 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #28 : Ocak 19, 2007, 08:13:08 »

 
OSTEOPOROZ NEDİR ?
  Osteoporozun sözcük anlamı "gözenekli kemik" demektir. Bir zamanlar sert ve dayanıklı olan kemikler dayanıksız ve kırılgan bir durum alır. Öyle ki gazeteyi yerden almak için eğilmek veya öksürük gibi hafif yüklenmeler bile osteoporozlu kişilerde kırıklara neden olabilir.

Kemikteki yapım ve yıkım süreçleri bir denge durumundadır.Gençlerin kemiklerindeki yapım hızı, yıkım hızından fazladır; dolayısıyla kemik kütlesi artar ve otuzlu yaşların ortalarında kemik kütlesi en yüksek miktarına ulaşır. Bundan sonra artık yıkım hızı, yapım hızından biraz daha yüksektir.
Kadınlarda dişilik hormonu östrojen, eski kemiğin yıkımını yavaşlatarak ve yeni kemik yapımını artırarak kemiklerin dayanıklılığında önemli bir rol üstlenir.

Menopozda östrojen düzeyleri düştüğünde kemik yıkımı hızlanır. İlerleyen yaşla birlikte kadınlar kemik kütlelerinin % 35 ila 50'sini, erkekler % 20-35 kadarını yitirirler.

25-35 YAŞLARI ARASINDA (DORUK KEMIK KÜTLESI OLAN YAŞLAR) SAHIP OLDUĞUNUZ KEMIK KÜTLESI NE KADAR FAZLAYSA YANI "BANKADA" NE KADAR ÇOK KEMIĞINIZ VARSA NORMAL YAŞLANMADA OSTEOPOROZ GELIŞME RISKI O ÖLÇÜDE DÜŞÜK DEMEKTIR
   
 KEMiK DANSİTOMETRİSİ
------------------------------
Hemen hepimizin hayali konforlu bir yaşlılık geçirmektir. Yaşlanınca kötürüm kalmak, iki büklüm olup hareket edememek hepimizi korkutur. Yaşlılığımızda dinç olmak, dimdik aktif yaşamak elimizde aslında...
"Kemik erimesi", tıbbi adıyla osteoporoz kemiğin yapısındaki mineralin yani kirecin azalması demektir. Dayanıklılığı azalan, kırılganlaşan kemikler giderek yumuşar, şekil bozuklukları oluşur. Omurga kamburlaşır, uzun kemikler eğrilir ve giderek hareket kısıtlıkları ortaya çıkar. Ekleme komşu kemik erimeleri eklem görevlerini de etkiler ve uzuvların hareketleri azalır.
Kemikteki kirecin miktar olarak değerlendirilmesi  KEMİK DANSİTOMETRİ cihazlarıyla yapılır. Eğer kireçte azalma varsa uygun ilaçlarla tedavi yapılır ve tedavinin başarısı yine dansitometrik incelemelerle takip edilir.

Hangi durumlarda dansitometri yapılmalıdır.

Menapoz sonrasında
Yaygın kemik ağrıları mevcutsa
Ortopedi, protez ameliyatlarını takiben uzun süre hareketsizleşme durumunda
Çok sayıda ve sık aralıklı doğumlardan sonra
Dengesiz beslenme ve güneşten uzak kalma durumlarında
Yukarıdaki durumlarda ciddi osteoporoz riski mevcuttur ve dansitometrik inceleme mutlaka yapılmalıdır.
Unutmayalım ki  osteoporoz tedavisinde kullanılan ilaçların, uygun beslenme ve güneşlenme ile birlikte olması tedavinin başarısını arttıracaktır. Biz aslında gerçek bir hazine olan güneşe sahibiz. Bunu iyi değerlendirmeliyiz.
Hastanemizde Lunar DPX dansitometri cihazıyla ölçümler gerçekleştirilmektedir. Osteoporoz tanısı konan hastalar dansitometrik incelemelerle takip edilmekte ve kırıklar, bel ağrısı gibi belirgin bulgular oluşmadan hastalar başarıyla tedavi edilebilmektedir.
« Son Düzenleme: Mayıs 10, 2008, 17:00:17 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #29 : Ocak 19, 2007, 08:17:29 »
KOAH nedir?
           
   Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), amfizem ve kronik bronşiti kapsayan bir hastalık grubudur. KOAH'ın en sık görülen özelliği, akciğerlerinize giren ve akciğerlerinizden çıkan havayı nefes darlığına neden olacak derecede kısıtlayabilmesidir.

Amfizem

Amfizem, alveollerdeki hava boşluklarında, alveol duvarlarının yıkımıyla oluşan anormal ve kalıcı genişlemedir (açık bir nedbeleşme yoktur). Klasik semptomu nefes darlığıdır.

Kronik Bronşit

  Kronik bronşit, fazla miktarda mukusun oluştuğu sürekli öksürük durumudur. Kronik öksürük art arda iki yıl içinde, yılda en az 3 ay görülür.

  KOAH'ın neden olduğu akciğer tahribatını hiçbir şey geri döndüremez. KOAH'ın ilk evrelerinde, sadece hafif bir nefes darlığı ve arasıra öksürük krizleri görülebilir. İlk başlarda, çoğu kişi KOAH hastalığına yakalandığının farkında olmaz. İlk semptomlar genel bir hastalık hissi, artan sıklıkta nefes darlığı, öksürük ve ötmedir. Ancak, hastalık ilerledikçe semptomlar ağırlaşır.

  Sigara, KOAH'ın en önde gelen nedenidir ve bildirilen tüm vakaların %90'ından sorumludur. Sigara içen her 5 kişiden biri, yaşamı esnasında KOAH geliştirme riskiyle karşı karşıyadır. Ancak, KOAH riski taşıyanlar yalnızca sigara içenler değildir. Daha önce sigara içmiş olanlar ve sürekli sigara dumanına maruz kalanlar (pasif içiciler) da KOAH için potansiyel adaylardır. Sigarayı bırakmak, akciğer fonksiyonlarının KOAH'a bağlı olarak gerilemesini yavaşlatabilir.

KOAH Gerçekleri

  KOAH çoğunlukla iki farklı hastalıktan oluşan karmaşık bir sağlık durumudur. Bu iki hastalık hava yollarının engellenmesi ile ilgili kronik bronşit ve amfizemdir. Aşağıda bu hastalık ve tedavisi hakkında bazı bilgiler bulacaksınız:
Akciğerleriniz çok uzun süre rahatsız veya iltihaplı kaldığında kronik bronşit oluşur. Rahatsız olan akciğerleriniz yüzünden öksürük yakanızı bırakmaz. Bronşit çok uzarsa, akciğerlerinizde hasar ve berelenmeye yol açar. Mukoza ve berelenmiş doku, akciğerlerinizin hava alıp verme fonksiyonunu sekteye uğratır ve nefes darlığına neden olur.
  Amfizem akciğerlerinizde dönüşü olmayan bir hasara yol açar. Amfizem, akciğerlerinizde alveoli adı verilen küçük hava keseciklerini etkiler. Bu kesecikler, havadan kana oksijen geçmesini ve karbondioksidin vücuttan atılmasını sağlar. Hava girip çıktıkça, alveoli genişler ve daralır. Amfizemde ise, aynı eski bir lastik bantta olduğu gibi, akciğerler esnekliğini kaybeder. Böylece, alveoli genişler ve nefes almayı zorlaştırır. İleri düzey amfizemde, akciğerlerde geniş boşluklar meydana gelir. Alveoli kana oksijen transfer edebilse de, boşluklar aynı işi yapamaz - amfizem hastaları bundan dolayı nefes darlığı çeker.
  Nefes darlığı, kronik öksürük ve yoğun balgam en sık görülen KOAH semptomlarıdır.
  Gerek bronşit, gerekse amfizemin sigarayla yoğun ilişkisi vardır. Sigara içen KOAH hastaları, akciğerlerini daha fazla hasara uğratırlar; sonuç olarak, oksijen almakta daha çok zorlanırlar.
  KOAH tedavisinin iki ana hedefi vardır. Birincisi semptomları azaltmak, ikincisi de hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak. Şu an için KOAH'ı ortadan kaldıran bir tedavi bulunmamaktadır. Ancak, sigaradan uzak durarak bu hastalık çok büyük ölçüde önlenebilir.
  Sigarayı bırakmak KOAH semptomlarını azaltır ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatır.
  Hastalığı ilerledikçe kişinin hayat kalitesi de düşer. Hastalığın ilk evrelerinde az miktarda nefes darlığı görünür. İleri evrelere erişmiş KOAH vakalarında ise hastalar harici oksijene ve mekanik nefes alma cihazlarına ihtiyaç duyabilir.
  Hastalığın derecesine göre, tedavi ciğerlere giden hava miktarını arttırmayı sağlayan bronkodilatörleri gerektirebilir. Bunlar düzenli olarak alınması gereken "bakım ilaçları" ve salbutamol, terbutalin vb. gibi kuvvetli semptomların ve krizlerin üstesinden gelmek için alınan "rahatlatıcı ilaçlar" olmak üzere ikiye ayrılırlar.
  KOAH'ı kontrol altına almak ve daha sağlıklı bir yaşam için anahtarlar doğru beslenme, doktor konrolünde yapılacak düzenli bir egzersiz programı, düzenli uyku ve sigaradan uzak ortamlardır.
 
Astımdan farkı nedir?
Astımda da benzer şikayetler olur. Ancak astım genellikle çocukluk ve genç erişkinlik yaşlarında ortaya çıkarken KOAH ileri yaşlarda (50-60 yaşlarında) görülür. KOAH hemen hemen daima sigara içenlerde görülürken astımda böyle bir ilişki yoktur. Ağır olgular hariç, astımda şikayetler devamlı olmayıp zaman zaman ataklar halinde görülüp, hasta kriz dışında kendini tamamen sağlıklı hissederken; KOAH’ ta yakınmalar devamlıdır. Astımda hastalık tablosu yıllar içerisinde iyileşme-kötüleşme şeklinde dalgalanmalar gösterirken, KOAH’ ta hastalık yaşla birlikte giderek kötüleşme gösterir. Astımda hastalık tedaviyle veya kendiliğinden iyileşirken KOAH’ ta akciğerde oluşan hasar geriye dönüşlü değildir. Astımın allerjiyle ilişkisi KOAH’ a göre daha belirgin olup, allerjik göz ve burun nezlesi gibi diğer allerjik hastalıklar astımlılarda sıklıkla beraber bulunur.
« Son Düzenleme: Ocak 03, 2008, 15:28:40 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #30 : Ocak 19, 2007, 08:21:31 »
ASTIM NEDİR?

Astım, solunum yollarının, ataklar halinde gelen tıkanmaları ile kendini gösteren kronik bir hastalığıdır. Astımda solunum yollarının şişmesi ve tıkaçların oluşması sonucu havanın akciğerlere girip çıkması engellenir. Hastalar ataklar arasında kendilerini iyi hissederler. Ataklar sırasında öksürük, göğüste sıkışma hissi, solunumda hızlanma, hırıltı ve nefes darlığı olur. Astımlı hastalar çevredeki birçok maddeye astımlı olmayanlara göre daha duyarlıdır. Bu uyarılar hastalarda hırıltı ve öksürüğe yol açar.
 

ASTIM AİLEVİ BİR HASTALIK MIDIR?

Astım bazı ırsi faktörlerin ve çevre faktörlerinin etkisiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Ailesinde allerjik hastalık olanlarda astım görülme olasılığı daha fazladır. Bir ebeveyninde astım ve allerji öyküsü olan çocukta astım riski %33, her iki ebeveyninde astım ve allerji öyküsü olan çocukta astım riski %60’tır.
 

HER ASTIMLI ÇOCUK ALLERJİK MİDİR?

Allerjenler astım atağına neden olan faktörlerden sadece biridir. Astımı olan herkesin allerjik, allerjik olan herkesin astımlı olması gerekmez. Çocuklarda astımın %80’i allerjik nedenlere bağlıdır. %20’sinde ise allerjik bir etken gösterilemez. Erişkinlerde ise allerjik bir nedenin gösterilemediği astımlı vaka oranı çok daha yüksektir.

Allerjen nedir?

Kişide astım atağını başlatan faktörlerden biri de allerjenlerdir. Evde veya dışarıda birçok allerjen astımı başlatabilir. Bunların önemli olanları:
 Polenler
 Mantar sporları (küf)
 Hayvan tüyleri
 Ev tozu akarları
 Hamamböceği
 Bazı besinler: Süt, yumurta, fıstık, fındık, balık, buğday, soya gibi
 

ÇEVRESEL FAKTÖRLER ASTIMA NEDEN OLABİLİR Mİ?

Evet, bazı maddeler solunum yolunu tahriş ederek astım yakınmalarının başlamasına veya artmasına neden olurlar. Bunlar:
 Kuvvetli kokular ve parfüm gibi spreyler, ev temizlik malzemeleri, yemek kokuları, boya ve cila kokuları
 Kömür, tebeşir tozu, pudra gibi diğer kimyasal maddeler
 Hava kirliliği
 Sigara dumanı
 Hava ısısı, basınç, nem ve rüzgar gibi hava değişimleri
 
« Son Düzenleme: Mayıs 10, 2008, 17:01:03 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Coşkun MUŞTU

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 35
  • Korkuların Hayal Gücünlemi Sınırlı ? Dene öyleyse.
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #31 : Ocak 19, 2007, 09:42:35 »
Doğal olan “güvenli” midir?

Bu ürünler ne oranda kontrolden geçmektedir? Etiketlerin üzerinde “…ilgili bakanlığın izni ile ithal edilmektedir” yazısının olması yeterli midir? İçeriklerinde hangi bitki ne oranda var? Bakteriyel ve toksik kontaminasyon testlerinden geçmiş midir?

“Ama ben bunu Amerika’dan getirdim, zararlı olsa orada satılmaz…”

ABD’de ilaçlar ve gıda ürünleri FDA onayı olmadan Amerikan halkına satılamaz (Food & Drug Administration, yani nutrisyonel ve biyokimyasal ürünlerin denetlenmesi ve kullanım izinlerinden sorumlu olan kuruluş). Ama bitkisel ürünlerin pazarlanması için FDA onayına gerek yoktur. Sadece bitkisel ürün pazarlayan firmaların “filanca hastalığın tedavisinde kesin etkilidir, falanca derdin dermanıdır” gibi reklam yapmaları yasaklanmıştır. Yani “Amerika’dan gelmiş olmak” “güvenirlik artırıcı” bir faktör olmamalıdır.

Yazının geri kalanını okumak istemeyenler için hemen bir özet yapalım:

* Bu tür ürünler vücutta birikim yapan toksik maddelerle ve hastalık nedeni mikroplarla kontamine (bulaşık) olabilir.

* Kendi başlarına kullanıldıklarında güvenli olan bazı bitkisel ürünler, bazı yüksek tansiyon, şeker, depresyon ilaçlarıyla birlikte kullanıldığında çok tehlikeli sonuçlara neden olabilir.

* Etkinliği kanıtlanmış ilaç tedavileri yerine bitkisel ürünleri kullanmak, hem hasta için değerli olan zamanın kaybına hem de para kaybına neden olabilirler.

* “Faydalı” etkileri tamamen psikolojik olabilir. Tıpta buna plasebo etkisi denir.

* Diğer yandan “bilinçli ellerden çıkan ve doğru kullanılan” bitkisel ürünler, standart ilaç tedavileri kadar etkili ve daha ucuz olabilirler. Ancak bitkisel tıp konusunda, bilimsel metodlarla yetişmiş uzmanları bulabilmek oldukça zordur (sorulara maruz kalmamak için hemen ifade edeyim: ben değilim ve kimler olduğunu da bilmiyorum).

Yazıyı ilginç bulanlar ve okumaya devam edenler için ayrıntılara geçelim:

Son yıllarda, bitkisel ürünlerin kalite, güvenirlik ve etkinliği hakkında makalelere tıp dergilerinde oldukça sık rastlamaya başladık. Bu makalelerde vurgulanan önemli konuları örnekleriyle aktaralım:

1. Hileli ürünler (kasıtlı): Hong Kong’ ta üretilen ve hap şeklinde satılan 'chuifong tokuwan' adlı maddenin eklem ağrısı, sırt ağrısı, başağrısı ve boyun tutulması gibi durumlara iyi geldiği kullanan hastalarca doğrulanmış. Ancak bu hapların kimyasal analizinde, üretim aşamasında içlerine chlorothiazide (tansiyon düşürücü), diazepam (sakinleştirici), mefenamic acid, indomethacin (romatizma ilacı), ve dexamethasone (kortizon) eklendiği tespit edilmiş. Kişilerin bu “bitkisel” olduğunu sandıkları haplardan fayda görmelerinin nedeni, kasıt ve hile ile içlerine katılan birden fazla ilaca bağlıdır (Texas Sağlık Departmanı ve FDA, ABD, Ağustos 1988).

Hileli ürünlere bir örnek daha: Şeker hastalığı (diabet) tedavisi için satılan Çin kökenli 5 ayrı bitkisel hap incelendiğinde, içlerinde ancak sentetik olarak elde edilebilen ve doğal formda bulunmayan bir diabet ilacının olduğu (glyburide) tespit edilmiştir (California Sağlık Hizmetleri Departmanı, ABD, Şubat 2000).

2. Etikette yazandan farklı ve toksik madde içeren ürünler (kasıt olmaksızın): İnternette herhangi bir arama motoruna “Chinese herb nephropathy” yazıp tarama yaparsanız karşınıza bir bitkisel ürünün “yanlış etiketlendirilmesi” nedeniyle hayatını veya böbreklerini kaybeden hastaların öyküsüne rastlarsınız:

1990’lı yıllarda İngiltere, Fransa, Japonya, İspanya, Tayvan ve özellikle Belçika’da, zayıflama ilacı olarak piyasaya sürülen Çin kökenli bir bitkisel ürün, hastalardan bir kısmında böbrek yetmezliği, ölüm ya da böbrek kanseri ile sonuçlanan ciddi yan etkilere neden olmuştur (bilinen vaka sayısı 120’den fazla). Nedeni araştırıldığında, bu ürün içinde normalde bulunması gereken “Stephania tetrandra” (Çince adıyla Fang-ji) yerine, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir hata ile “Aristolochia fangchi” konulmuş olduğu tespit edilmiş. Bu bitkide bulunan aristolochic asitin deney hayvanlarında böbrek hasarı ve böbrek kanserine neden olduğu bilinmektedir. Kanserle sonuçlanan hastalardan alınan böbrek dokusu örneklerinde de, aristolochic asitin böbrek hücre DNA sına kimyasal olarak bağlandığı gösterilmiştir. Avrupa ülkelerinde ve ABD ‘de aristolochic asit içeren bitkisel ürünlerin pazarlanması yasaklanmıştır.

3. Zehirli kimyasallar, doğal toksinler ve biyolojik hastalık yapıcı ajanlarla kontaminasyon: Uzak doğu yapımı bazı ürünlerin içinde arsenik, kurşun ve cıva gibi ağır metaller olduğu tespit edilmiştir. Ortalama bir eğitim sahibi olan herkes etiketin üzerinde arsenik (arsenic), kurşun (lead) ve cıva (mercury) isimlerini gördüğünde o ürünün toksik maddeler içerdiğini anlayabilir. Diğer yandan cinnabar, realgar ya da litharge isimleri çoğumuz için pek birşey ifade etmez. Ancak gerçekte, 'cinnabar: cıva sülfit', 'realgar: arsenik sulfit' ve 'litharge: kurşun oksit' ten başka birşey değildir. Birkaç örnek:

- İngiltere’de 39 yaşında bir şeker hastası halsizlik, iştahsızlık, karın ağrısı ve karaciğer enzim yüksekliği nedeniyle hastaneye yatırılıyor. Hastanın Hindistan kaynaklı “diabet ilacı” olarak etiketlenmiş bitkisel bir ürün kullandığı ve bu ürüne bağlı kurşun zehirlenmesi geliştiği tespit ediliyor…

- Arizona’da 15 yaşında bir çocuk halsizlik, başağrısı, kas ağrısı, öksürük, kabızlık, ellerde ve ayaklarda uyuşma, kilo kaybı, tad duyusu kaybı ve kollarda ve bacaklarda güçsüzlük şikayetleriyle başvuruyor. Hastanın sivilce tedavisi için bitkisel bir ürün olan 'Crema de Beleza-Manning' kullandığı ve bu ürünün calomel (cıva klorür) içerdiği tespit ediliyor. Yani kısaca cıva zehirlenmesi…Daha sonra bu ürünü kullanan 89 kişi üzerinde yapılan araştırmada, 69 ‘unun vücudunda yüksek düzeyde cıva birikimi olduğu ortaya konuyor.

4. Etikette yazandan fazla ya da az aktif madde içermek: Etiketinde şu miktarda “ephedra (ma-huang) içermektedir” yazan 20 ürün incelenmiş ve bazılarında yazılandan 10 kat daha fazla olduğu tespit edilmiş. Ma-huang, efedrin yapısında bir alkoloid maddedir ve yüksek düzeyleri ciddi yan etkilere neden olur. Diğer yandan, bazı ürünlerin ise etikette yazdığı halde hiç ma-huang içermediği ortaya konmuş.

5. Bitkisel ürün-ilaç etkileşimleri: Bazı bitkisel ürünlerin, ilaçları aktive eden ya da zararsız maddeler haline getirerek vücutta birikimini önleyen enzimleri etkilediği gösterilmiştir. Buna en iyi örnek, çoğumuzun adını duymuş olduğu “St. John's wort” adlı bitki, yani “sarı kantoron” dur. Sarı kantoronun kalp, depresyon, epilepsi (sara), kanser ve diabet (şeker) hastalıklarında kullanılan ilaçların vücuttaki metabolizmalarını etkilediği gösterilmiştir. Sarı kantoron dışında, ilaç etkileşimlerine neden olan birçok bitkisel ürün olduğu bilinmektedir (Licorice , Ginseng, Ginkgo, Valerian,Evening primrose, Borage, Kyushin, Ginger, Feverfew, Cayenne, Dang gui…). Bir örnek:

- Kalp kapak ameliyatı olan bir hastaya taburcu olurken warfarin adlı ilaç başlanıyor (pıhtılaşmayı önleyici). Ama hasta 6 hafta sonra çok ağır bir durumda yoğun bakıma alınıyor. Akciğer zarları ve kalp zarı içine yoğun bir kanama olduğu gözleniyor. Araştırıldığında hastaya 2 hafta önce Çinli bir herbalist tarafından “danshen” (Salvia miltiorrhiza kökü) içeren bir ilaç verildiği öğreniliyor. Bu madde kesilince hastanın kanamaları kontrol altına alınabiliyor…

6. Bitkisel ürünlere bağlı toksik etkiler: Bitkisel ürünlerin toksik etkileri olabilir. Toksisite modern ilaçlarda da önemli bir sorundur. Ama modern ilaçlar geliştirme aşamasında sıkı kontrollere tabi olur ve kullanıma geçilince de yan etkiler yönünden takip edilir. Çoğu ilacın neden olabileceği yan etkiler bilinir ve hastaya bu konuda hem üretici firma hem de hekimler tarafından bilgi sunulur. Ama bitkisel ürünler ne yazık ki tamamen kontrol dışında kalmaktadır.

SONUÇ OLARAK

Tecrübelerimiz göstermektedir ki, hastalarımıza doğrudan “bitkisel ürünleri gelişigüzel kullanmayın, zararlı etkileri çoktur” dediğimizde, onlarda genellikle “ilaç tedavisinden başka tedavi bilmediğimiz ve bitkisel ilaçlar konusunda bilgisiz olduğumuz” düşüncesi oluşmaktadır. Bu yazıda bitkisel tedavi konusunda bilinmesi gerekenleri sizlerle paylaştık. Takdir sizin…

 :)
YILDIRIM ECZANESİ
Akhisar / MANİSA
Ecz.Personeli

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #32 : Ocak 20, 2007, 12:30:07 »
ÖKSÜRÜK
             
    Öksürük tek başına bir hastalık değildir, basit bir soğuk algınlığı ya da bir üst solunum yolları enfeksiyondan astım, kronik bronşit, zatürree, tüberküloz, akciğer kanserine kadar çok ciddi hastalıkların bir belirtisi olabilir, ama her öksüren kişinin mutlaka hasta olması da gerekmez.
    Peki, öksürüğün hiç nasıl ortaya çıktığını, bir hastalık belirtisi olmaktan ve bizi rahatsız etmekten başka bir işe yarayıp yaramadığını hiç düşündünüz mü?
SOLUNUM YOLLARININ KORUYUCU BİR REFLEKSİ
    Öksürük, esasında akciğerleri mekanik, kimyasal ve termal etkenlere karşı koruyan karmaşık refleks bir olaydır ve bu yönüyle solunum sisteminin savunma mekanizmalarından biridir. Amacı, yabancı maddelerin havayollarına girmesini önlemek ve bunların ve havayollarındaki salgıların dışarı atılmalarını sağlamaktır.
    Öksürük refleksi istemli olabileceği gibi bazen isteğimiz dışında da ortaya çıkabilir.
    Öksürüğün ortaya çıkmasına neden olan duyarlı bölgelere öksürük reseptörleri denir. Bunların en çok bulundukları yerler gırtlak, ana nefes borusu ve büyük bronşlardır, ama burun, sinüsler, yutak, kulak zarı, dış kulak yolu, kalp zarı ve hatta midede bile öksürük reseptörleri bulunur.
    Tüm sağlıklı insanlar, havayollarını tahriş edecek kirli, dumanlı veya soğuk hava solunduklarında ya da solunum yollarına yabancı olan bir madde kaçtığı zaman hemen öksürmeye başlarlar.
    Meselâ, çok dumanlı bir ortamda öksürmeye başlarız. Bir şey yer veya içerken, solunum yollarımıza kaçan küçücük bir tanecik veya bir su damlacığı da herkesi öksürtür. Bunlar yararlı bir öksürüklerdir, bu sayede o havası kirli veya soğuk olan ortamdan uzaklaşmamız veya yabancı maddenin akciğerlerden atılması sağlanmış olur.
    Zatürree, bronşit, astım... gibi hastalıklarda solunum yollarında biriken fazla miktardaki salgılar da öksürük refleksi sayesinde balgam şeklinde vücuttan uzaklaştırılır. Öksürük bu durumlarda çok faydalıdır; astımı ve bronşiti olanların öksürüklerinin ilaçlarla kesilmesi (antitüssiv ilaçlarla) doğru değildir.
    Öksürük, çok nadir rastlanan bir durum olsa da, bozulan kalp ritminin tekrar eski düzenine dönmesini sağlayarak, hayat kurtarıcı bir özellik bile taşıyabilir.
ÖKSÜRÜK NASIL OLUŞUR?
    Beynimizde, solunum merkezi yakınlarında bir öksürük merkezi vardır. Öksürük reseptörlerinden sinirler aracılığıyla gelen uyarılar sayesinde bu merkez aktive olur ve bunun sonucunda da gene sinirler aracılığıyla öksürüğü oluşturacak yapılara gerekli uyarılar gönderilir.

Öksürüğün üç dönemi vardır :

Birinci dönemde derin bir nefes alınır.

İkinci dönemde gırtlak kapanır ve bu kapalı gırtlağa karşı solunum kasları kasılır. 200 milisaniye süren bu dönemde akciğer içindeki basınçlar hızla artar.

Üçüncü dönem, ise gırtlak birden açılarak akciğerler ve dış atmosfer arasındaki büyük basınç farkı nedeniyle sıkışmış olan hava şiddetle dışarı atılır. Bu hızlı akımlar sayesinde solunum yollarında biriken salgılar, yabancı maddeler dışarı atılmış olur. Bu sırada havayollarındaki salgıların, bronş duvarlarının ve komşu dokuların titreşimi ile malum ‘öksürük sesi duyulur.
PATOLOJİK ÖKSÜRÜK
    Öksürük her zaman bir savunma refleksi değildir, bazen de patolojik bir refleks olarak da karşımıza çıkabilir. Meselâ, astım, tüberküloz veya kanser gibi önemli bir hastalığın belirtisi olabilir. Organizmaya ağır fonksiyonel ve yapısal zararlar verebilir. Solunum yoluyla bulaşan enfeksiyonların yayılmasını kolaylaştırır. Şiddetli öksürük hastayı yorgun ve bitkin düşürebilir.
« Son Düzenleme: Aralık 07, 2008, 13:39:03 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #33 : Ocak 20, 2007, 12:41:46 »
SOĞUK ÜRTİKERİ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Prof. Dr. Küçükusta, son günlerde tüm yurdu etkisi altına alan soğuk hava ve karın, hastalıkları da beraberinde getirdiğine dikkat çekerek, şunları söyledi:
Soğuk hava, kar ve yağmura maruz kalanlarda çok sık rastlanan bir rahatsızlık, soğuk ürtikeri ya da kurdeşendir. Bu durum, soğuk hava dışında soğuk cisimlerle temas veya soğuk yiyecek ve içeceklerle de ortaya çıkabilir. Nedeni, soğuğun etkisiyle derideki mast hücrelerinden histamin salgılanmasıdır.

Soğuk ürtikerinin, daha çok soğukla doğrudan teması olan yüz ve ellerde dakikalar içinde ortaya çıktığına işaret eden Prof. Dr. Küçükusta, sözlerini şöyle sürdürdü:
Bunlar, şiddetli kaşıntıya neden olan kızarıklık ve kabarmalar şeklinde görülür. Soğuk suda yüzerken olduğu gibi vücudun büyük kısmının soğuğa maruz kalması durumunda tansiyon düşüklüğü, bayılma ve ölüme kadar gidebilen yaygın reaksiyonlar da gelişebilir.

Soğuk ürtikeri, daha çok 15-30 yaş arasındaki gençlerde görülen bir rahatsızlıktır. Genellikle 5-10 yıl sürdükten sonra kendiliğinden geçer, ancak bazı kişilerde ömür boyu da devam edebilir. Hastaların yüzde 90 ında soğuk ürtikerinin nedeni belli değildir. Yüzde 10 hastada ise neden, kanda bulunan kriyoglobülin ismi verilen ve soğukta çökelme gösteren proteinlerdir. Bu proteinler, mikroplazma ve mononükleozis gibi bazı enfeksiyonlarda, lupus, romatoid artrit gibi oto-immun hastalıklarda ve bazı lösemi ile lenfomalarda ortaya çıkarlar. Soğuk ürtikerinin sağlam insanlara kan nakli ile geçebileceği de ileri sürülmüştür.
AİLESEL SOĞUK ÜRTİKERİ
Prof. Dr. Küçükusta, soğuk ürtikerinin çok ender olarak bazı ailelerde görülen bir formu da olduğunu anlatarak, şunları kaydetti:
Buna ailesel soğuk ürtikeri ismi verilir. Bu hastalık çok küçük yaşlarda belirti verir ve tüm ömür boyu devam eder. Ürtiker bunlarda soğuğa maruz kalındıktan hemen sonra değil, 1-5 saat geçtikten sonra gelişir. Oluşan kabarıklıklar da kaşıntılı olmaktan çok ağrı ve yanmaya yol açar. Bir atak genellikle 1-2 gün sürer ve çoğu zaman ateş, titreme, eklem ağrıları, baş dönmesi, baş ağrısı, bulantı gibi şikayetlerle birliktedir.

Soğuk ürtikerinin klinik bulgularının çok tipik olduğunu da ifade eden Prof. Dr. Küçükusta, kesin tanı için buz-küp testi uygulandığını, bir buz küpü veya 0-4 derece soğukluğundaki cismin deriye 4-5 dakika süreyle temas ettirildiği testte, derinin daha sonra ısıtılmasını takiben o kısmın kızarıp şişmesi ile tanının kesinleştirilmiş olduğunu vurguladı.

TEDAVİ...
Hastalığın tedavisine de değinen Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, soğuk ürtikeri olanların ani ısı değişikliklerine karşı çok dikkatli davranmaları gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Küçükusta, Soğuk havada yüz bir atkı ile kapatılmalı, eldiven, yün çorap, bot veya çizme giyilmeli. Bu kişiler, soğuk havada efor yapmaktan özellikle kaçınmalı. Tedavide antihistaminiklerden yararlanılır. Duyarlı kişilerin, soğuğa maruz kalacakları zaman önceden antihistaminik ilaç almaları gerekir. Çok duyarlı olan hastaların, iklimi daha sıcak olan yerlere taşınmaları önerilir dedi.
« Son Düzenleme: Mayıs 10, 2008, 17:01:45 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #34 : Ocak 20, 2007, 12:52:47 »
AŞI TAKVİMİNE İLAVELER YAPILDI

Adana İl Sağlık Müdürü Dr. Çağlar Çatak, yaptığı açıklamada, Genişletilmiş Bağışıklama Programı koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında boğmaca, difteri, tetanos, kızamık, çocuk felci, verem ve hepatit-B hastalıklarını kontrol altına almak ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla hassas yaş gruplarına yapılan aşılama hizmetlerine; bu yıldan itibaren uygulanmak üzere menenjit aşısı, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısı, ilköğretim 8. sınıflara toplam 3 dozluk hepatit-B aşısı ve kızamıkçık aşısı ilave edildiğini belirtti.


Bağışıklama hizmetlerinde temel amacın özellikle bebek ve çocuklarda aşı ile önlenebilir hastalıkların ortaya çıkışını engellemek ve bu hastalıklardan kaynaklanan
ölümlerin ya da sakatlıkların önlenmesi olduğunu ifade eden Dr. Çatak, "Aşılama çalışmaları, özellikle bebek ölümlerinin azaltılmasında önemli yer tutuyor" dedi.


Dr. Çatak, başarıya ulaşmak için halkın da en az sağlık çalışanları kadar duyarlı olması gerektiğini kaydetti. Dr. Çatak, şunları söyledi: "Yenidoğan ve çocukluk çağında geçirilen menenjit hastalığı sonrası sakat kalma ve ölüm oranının oldukça yüksek olduğu göz önünde bulundurularak, Sağlık Bakanlığı Aşı Takvimine Hemophilus influenza tip B aşısını eklemiştir. Bu aşılar ile ilgili gereken hazırlıklar tamamlandıktan sonra Bakanlığımız tarafından dağıtımı yapılacak ve aşı, 2006 yılı sonunda tüm sağlık ocaklarında ücretsiz olarak uygulanacaktır. Kızamık hastalığı da ülkemizde çocuk sağlığı açısından önemli sorunlardan birisidir. Özellikle neden olduğu yan etkiler olan ortakulak iltihabı, ishal, zatürree ve beyin iltihabından dolayı tehlikeli bir hastalık olan kızamıktan her 100 vakadan en az 1 inin öldüğü tahmin edilmektedir.


Kızamık hastalığına karşı geçtiğimiz yıllarda ülkemizde aşılama kampanyaları düzenlenmiş ve toplumdaki bağışıklama oranı yükseltilerek hastalığın bulaşma riski azaltılmıştır. Bu nedenle, 12. ayını doldurmuş çocuklara kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısı uygulamasına geçilmiştir. Bu aşının 2. dozu, ilköğretim 1. sınıf öğrencilerine yapılmaktadır. Böylece kızamık hastalığının yanı sıra sık görülen ve bulaşıcılığı yüksek olan kızamıkçık-kabakulak hastalıklarına karşı da çocuklar korunmuş olacaklardır. 1998 yılından itibaren bebeklere toplam 3 doz Hepatit-B aşısı uygulanmaya başlanmıştır. 1998 yılından önce doğan çocukları da hepatit-B hastalığına karşı bağışık hale getirmek için 2005-2006 yılından itibaren ilköğretim 8. sınıf öğrencilerine toplam 3 doz hepatit B aşısı uygulamasına başlanmıştır. Sağlık Bakanlığımız tarafından aşı takvimine, ilköğretim 8. sınıflara 1 doz uygulanmak üzere kızamıkçık aşısı da eklenmiştir. Gereken hazırlıklar yapıldıktan sonra dağıtımı yapılacak olan aşı ücretsiz olarak yapılacaktır"
AŞI TAKVİMİ
Sağlık Bakanlığı, yurt genelinde çocukluk çağı aşı takvimindeki tüm aşılar ve uygulanma zamanlarını şöyle belirledi:
Bebek doğar doğmaz:
Hepatit B I. Dozu (ilk 72 saat içinde)
2. Ayın bitiminde:
DBT (karma aşı) I. Dozu
Verem aşısı (BCG)
Çocuk Felci I. Dozu (Polio)
Hepatit B II. Dozu
HİB I. Dozu
3. Ayın bitiminde:
DBT (karma aşı) II. Dozu
Oral Polio II. Dozu
HİB II. Dozu
4. Ayın bitiminde:
DBT (karma aşı) III. Dozu
Oral Polio III. Dozu
HİB III. Dozu
9. Ayın bitiminde:
Hepatit B III. Dozu

12. Ayın bitiminde:
3 K(I. Doz)Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak

16-24 Aylar arasında:
DBT (tekrar)
Oral Polio (tekrar)
HİB (tekrar)
İlköğretim I. Sınıf:
Oral Polio (tekrar)
(3 K II. Dozu) Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak
Erişkin tip Difteri Tetanos
İlköğretim 8. sınıf:
Hepatit B (3 doz)
Erişkin tip Difteri tetanos
Kızamıkçık
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #35 : Ocak 20, 2007, 13:06:20 »
KOKULU SİLGİLER VE OYUN HAMURU SAĞLIĞA ZARARLI

Çeşitli kimyasal madde katkılı bazı ürünlere dikkat çeken uzmanlar, özellikle hangi maddeden üretildiği belli olmayan ucuz ve kalitesiz kırtasiye malzemelerinin sağlık açısından risk içerebileceği konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Başkanı Prof. Dr. İsmail Gümrükçüoğlu, resim boyaları, kalem boyalar, oyun hamurları gibi kırtasiye ürünlerinde, ucuz olması sebebiyle kanserojen etki yaptığı bilinen bir çeşit kumaş boyası olan azor boya maddelerinin kullanıldığını belirtti. Ucuz olması dolayısıyla bu maddelerin kullanıldığı kırtasiye ürünlerinin sağlık açısından risk içerdiğine işaret eden Prof. Dr. Gümrükçüoğlu, kırtasiye alımında özellikle çocukların sağlığı düşünülerek bu noktaya dikkat edilmesini istedi. Özellikle okulöncesi ve ilköğretim çağındaki çocukların kullandıkları kırtasiye malzemelerini kontrolsüzce ağızlarına götürebildiklerini veya kullandıktan sonra ellerini ağızlarına veya gözlerine sürebildiklerini ifade eden Gümrükçüoğlu, kırtasiye malzemesi alınırken mutlaka TSE damgalı ve yaş grubuna uygun ürünlerin tercih edilmesi gerektiğini vurguladı. “Çocukların sağlığı göz önüne alınarak her üründe olduğu gibi kırtasiye ürünlerinde de TSE damgalı ürünler tercih edilmeli.’’ diyen Prof. Dr. Gümrükçüoğlu, “İster pazardan, ister marketten olsun tüketiciler her yerde bilinçli hareket etmelidir.’’ diye konuştu.

Kırtasiye ürünlerinde tüketimi artırmak için çocuk ve gençleri cezbeden birbirinden renkli ve kokulu ürünlerin üretiminin son yıllarda giderek arttığına işaret eden Prof. Dr. Gümrükçüoğlu, kokulu silgi gibi diğer kırtasiye ürünlerinin de sağlık açısından zararlı olduğunu belirtti. Kokulu kırtasiye ürünlerinin ester yapılı olduklarını, yani bu ürünlere koku vermek için alkol ve asitlerin bileşimlerinin kullanıldığını bildiren Prof. Dr. Gümrükçüoğlu, “Bu ürünlerin kokuları, öncelikle solunum yollarına ve akciğerlere zarar vermektedir. Aynı şeyi parfüm için de söyleyebiliriz. Bugün hiç kimse bu ürünlerin yararlı olduğunu iddia edemez.’’ dedi.

Prof. Dr. Gümrükçüoğlu, bazı kırtasiye malzemelerinde olduğu gibi tahta ve plastik oyuncaklarda da boya olarak azor boya maddelerinin kullanıldığın vurgulayarak şu bilgileri verdi: “Bu tür boyalar suda kolayca çözüldüğü için terlemiş bir elle bile tutulduğunda (özellikle tahta oyuncaklarda) boya kolayca ele geçer. Bebek veya çocuk bu oyuncakları ağzına götürdüğünde, bu boyalar da bir şekilde vücuduna geçmiş olur. Söz konusu boyaların kanserojen etkisi uzun dönemde ortaya çıkabilmektedir.’’
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #36 : Ocak 20, 2007, 13:35:09 »
KOLA İÇERMİSİNİZ?

 Koca bir parça bifteği kolaya yatırın. 2 gün sonra yok olduğunu göreceksiniz. Bunu çöpe atacağınız her
türlü meyve sebzeye de uygulayabilirsiniz. Çöp öğütücü masrafından tasarruf. Tuvalete bir kutu kolayı dökün. Bir saat kalsın, sonra sifonu çektiğinizde yüzeyde herhangi bir leke kalmadığını göreceksiniz. 
Arabanızın tamponundaki pasları kola ile kolaylıkla çıkarabilirsiniz. Aynı işlemi pillerin uçlarındaki
paslanmada da uygulayabilirsiniz.Dolap sürgüleriniz çalışmıyorsa, kola ile inceltebilirsiniz.Elbisenizde çıkmayan leke varsa üzülmeyin. Kola dökün ve deterjanla yıkayın. Bembeyaz olacaktır. Kola üreticileri taşıyıcı kamyonlarının motorlarını temizlemek için 20 yıldır kola şurubu kullanmaktadırlar.

Burada anlatılanlara inanmadıysanız denemesi bir cola parası..
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:27:58 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #37 : Şubat 03, 2007, 06:42:38 »
İLAÇLARI BÖLEREK İÇMEK TEHLİKELİ..

    Uzmanlardan ilaç kullananlara uyarı. Yutamadıkları gerekçesiyle ilaçları bölerek içenlerin, tehlikeli yan etkilerle karşılaşabilecekleri uyarısı yapıldı. Bu şekilde alınan ilaçların vücutta çok hızlı emilmesi felç ve kalp krizi riskini artırıyor.
    Uzmanlar hapları yutamadığı için kıranları ya da ilaç kapsüllerini boşaltarak içenleri ciddi yan etkileri konusunda uyarıyor.
    Özellikle ilaçları yutamadıkları gerekçesiyle bu yola başvuran yaşlıların zaman zaman ölümcül olabilecek yan etkilerle karşılaşabileceği belirtiliyor.
    Çoğu zaman doktorların da tavsiye ettiği bu yöntem normalde ortaya çıkmayacak yan etkileri de beraberinde getiriyor.
    Her tablet ya da kapsülün vücuttaki emilme hızına göre özel bir dış yüzeyi bulunduğunu belirten uzmanlar ilaçlar bölündüğünde bu yapının bozulduğuna dikkat çekiyor.
    Bu durumda vücutta yavaş yavaş eriyerek emilmesi gereken bir ilaç çok hızlı emilebiliyor. Bu da başdönmesi ve başağrısına neden olduğu gibi, felç ve kalp kirizi riskini de artırıyor.
    Bölünerek yutulan ilaçlar çok hızlı emilip aynı hızla vücuttan atıldığından zaman zaman da etkili bir tedavi yapılamıyor.
    Uzmanlar pekçok ilacın artık sıvı şeklinin de üretildiğini belirtiyor ve hapları yutmakta güçlük çekenlere bu ilaçları tercih etmelerini öneriyor.
« Son Düzenleme: Ekim 27, 2008, 23:52:02 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #38 : Şubat 03, 2007, 06:44:28 »
HORLAMA

Normal erişkin insanların en az %45'i zaman zaman horlamaktadır. %25'i sürekli olarak horlamaktadır. Horlama problemi en sık şişman erkeklerde görülür ve yaşla birlikte her geçen gün artar

A.B.D. de 300 den fazla firma horlamaya karşı cihaz geliştirmiştir. Bazı modeller pijama arkasına tenis topu yapıştırmak gibi eski bir modelin modifikasyonlarıdır (Sırt üstü yatarken horlama daha çok artar.). Çene ve boyun askıları, boyunluklar ve ağız içine yerleştirilen cihazlar hiçbir yarar sağlamamıştır. Horlama sesi ile çalışıp hastayı uyandıran elektronik cihazlar bulunmuştur. Bütün bunlar hastanın horlamadan uyuma alıştırmaları olarak düşünülmüştür. Ancak maalesef horlama kişinin kontrolünde olmayan bir problem olup tüm bu cihazlar hastayı sadece uyutmamaya yöneliktir.

HORLAMANIN NEDENİ NEDİR?

Ağız ve burun arkasındaki hava yolunda darlık olduğunda ortaya çıkan gürültü biçiminde ki sese horlama denir. Dilin arkası ve yumuşak damak ve küçük dilin olduğu kısmın genizle birleştiği bölge kendiliğinden daralabilen bir bölgedir. Bunlar birbirleri üstüne geldiğinde solunumla birlikte titreşmekte ve horlama ortaya çıkmaktadır. Horlayan biri aşağıdaki problemlerden en az birine sahiptir.

Dil ve boğaz kasları gerginliği azalmıştır. Gevşek kaslar sırt üstü yatınca dilin boğaz arkasına doğru kaymasına engel olamaz. Bu olay alkol yada ilaç alarak gevşemiş birinin uykusunda kas kontrolünün kaybolması ile ortaya çıkar. Bazı insanlarda uykunun derin fazında gevşemeye bağlı olarak yine horlama görülebilmektedir.

Boğazdaki dokuların aşırı büyük olması. Büyük bademcik ve geniz eti çocuklarda en sık rastlanan horlama nedenidir. Şişman insanlarda kalın boyun dokusu sebep olarak gösterilir. Kist ve tümörlerde nadir olarak bu yolla horlama yapabilmektedir.

Yumuşak damak ve küçük dilin aşırı sarkık ve uzun olması boğaza doğru hava yolunu daraltır. Hava yoluna sarktığı için bir valv gibi horlamaya neden olur.

Burun tıkanıklığı olan kişi havayı almak için genizde aşırı vakum yaratır. Bu vakum boğazda kollabe olabilen dokuları hava yoluna doğru çeker. Böylelikle burun açık iken horlamayan kişide horlama görülmeye başlar. Bu durum neden bazı insanların sadece allerjik dönemlerde veya grip, sinüzit olduğu zamanlarda horladığını izah etmektedir. Burun deformasyonları bu tip burun tıkanıklığı nedenleri olarak bilinir. Deviasyon burun orta bölmesinin yan taraflara taşması olarak tanımlanır. Burun içi deformasyonları içinde en sık rastlanılanıdır.

HORLAMA CİDDİ BİR SORUN MUDUR?

Sosyal olarak evet! Bu aile yaşamında ciddi bir şekilde tehdit eder. Horlayan kişi alay konusu olur. Ailenin diğer bireyleri için uykusuz gecelerin sorumlusu tutulur. Horlayan kişi tatil ve iş gezilerinde istenilmeyen oda arkadaşı olur. Tıbbi olara evet! Kişinin kendine verdiği zarar daha büyüktür. Dinlenilmeden geçirilen geceler vardır. Aşırı horlayan kişilerde yüksek tansiyon horlamayan kişilere göre daha sık görülür. Horlamanın en ağır formu "tıkayıcı tipte horlama hastalığıdır."
"Uyku apnesi" diye bilinen bu hastalıkta şiddetli horlama nefessiz kalınan bir dönemle kesilmektedir. Bu sırada solunum tam durmuştur. 10 saniyenin üzerindeki nefessiz kalma nöbetlerinin bir saat içinde 7 den fazla görülmesi yaşamı ciddi şekilde tehdit eder. Bu durumda doktorunuzun size bir uyku merkezinde inceleme yapılmasını önerecektir. Apneli (nefesin kesilmesi) hastalarda saatte 30-300 defa tıkanmalara rastlanılmaktadır. Böylelikle uykuda kan oksijen düzeyi aşırı oranda düşer. Oksijenin düştüğü bu dönemde kalp kanı daha çok pompalamak zorundadır. Bir süre sonra kalp ritmi bozulurken, yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi yerleşir. Tıkayıcı tipte horlama hastalığı olan kişiler uykularının çok az bir kısmında derin uyku fazına geçebilmektedirler. Derin faz gerçek dinlenme için tek yoldur. Dinlenmeden geçirilen gecenin gündüzü uykulu, yorgun ve verimsiz geçecektir. Araba kullanırken yada iş başında uyuklamalar görülecektir.

HORLAMA TEDAVİ EDİLEBİLİRMİ?

Horlamanın bir çok tipi tedavi edilebilir. Erişkin horlayan kişiler için aşağıda sıralanan önerilere uyulmalıdır.


İyi bir adele tonusu kazanmak için sportif bir yaşam biçimi seçilmeli.
Horlayan kişiler uyku ilaçları, sakinleştirici ve antihistaminik denilen allerji ilaçlarını uykudan önce almamalı.
Uykudan 4 saat önce alkol almaktan sakınmalı.
Uykudan 3 saat önce ağır yemekten sakınmalı.
Aşırı yorgunluktan sakınmalı.
Uykuda sırt üstü yatmak yerine yana yatmak tercih edilmeli. Eski bir öneri olarak pijama sırtına tenis topu dikmek hala faydalı bir metot dur. Böylelikle sırt üstü uyumaya engel olunur.
Yatağınızın baş tarafı daha yukarıda olacak şekilde tüm yatağınız yaklaşık olarak 10 cm bir tarafa doğru çeviriniz. Bu amaçla yatağınız bir tarafı altına bir tuğla yerleştirmek amacınıza uygun olacaktır.
Evde horlamayan kişilerin sizden önce uykuya geçmeleri için onlara süre tanıyın.
Her pozisyonda horlayan kişiler "ağır horlayan" olarak isimlendirilir. Bu kişilerin yukarıdaki önerilerden daha fazla yardıma ihtiyaçları vardır.
Horlama kişi ve ailesi için zararlı hale geldiğinde uzman doktorunuz ile görüşmeniz uygun olacaktır. Bu özellikle uyku sırasında nefes alamama problemi olduğunda (Yüksek sesli horlama nefessiz kalma dönemi ile kesilmektedir.) Doktorunuza baş vurmanız daha da önem kazanmaktadır. Horlama hastasının burun, ağız, boğaz ve boynunun detaylı muayenesi yapılmalıdır. Horlamanın boyutu ve horlayan kişinin sağlığını belirlemek açısından uyku laboratuarı çalışmaları değerlidir.

TEDAVİ

Tedavi şüphesiz tanıya dayanır. Bu allerji veya enfeksiyon tedavisi gibi basit yada bademcik geniz eti veya burun bozukluklarının cerrahi gerektirir biçimdedir. Horlama - Nefessiz kalma hareketli dokuların sabitleştirilmesi ve hava yolunun daha genişletilmesini sağlayan horlama ameliyatlarından başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Buna uvulopalatofarengoplasti ameliyatı (UPPP) adı verilmektedir. Hasta için bademcik ameliyatından çok farklı his vermez. Laser'ın kullanıldığı Laser-assisted uvulopalatoplasti (LAUP) lokal anestezi ile yapılabilen bir başka ameliyattır. Cerrahinin çok riskli veya hasta tarafından istenilmediği durumlarda boğaza basınçlı hava veren maske takarak (CPAP) uyuyabilir. Kronik olarak horlayan her çocuk KBB uzmanı tarafından detaylı olarak muayene edilmelidir. Bademcik ve geniz eti ameliyatının gerekli olduğu durumlarda cerrahi müdahale çocuk sağlığına ve gelişimine çok önemli yararlar sağlayacaktır.

Unutmayın: Horlama nefes almanın tehlikeli biçimde kesilmesidir. Horlama komik değildir, umutsuz hiç değildir.
« Son Düzenleme: Mayıs 10, 2008, 17:02:23 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #39 : Şubat 03, 2007, 06:48:21 »
YÜZ FELCİNE DİKKAT..

Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Serhan Sevim, “Kuru bir yüz çok kolay yüz felci olmaz. Bu nedenle ıslak yüzle soğuk havaya çıkmamak ve sürekli rüzgardan korumak gerekiyor” dedi.
Sevim,  en sık görülen yüz felcinin nedeni pek bilinmeyen ve rüzgarla ortaya çıkan “Bell paralizisi” olduğunu söyledi.

Yüz felcinin, beyinle omurilik arasından çıkan yüz sinirinin bir basıya uğraması ya da yüzün soğuk alması, soğuk havanın yüzle uzun süre temas etmesi gibi nedenlerle ortaya çıktığını belirten Sevim, “Yüz sinirinin çalışmamasının en belirgin bulguları arasında yüzün bir yanındaki hareketlerin azalması veya kaybolması bulunuyor. Yüz felci ile göz tam kapanmıyor, ağız tam çekilemiyor ve salya akmaya başlıyor. Yüzde hissizlik oluşuyor” diye konuştu.

Yüz felcine karşı en etken yolun korunmaktan geçtiğini anlatan Sevim, şunları kaydetti:

“Soğuk ve rüzgar yüz felcini tetikler. Kuru bir yüz ise çok kolay yüz felci olmaz. Bu nedenle özellikle ıslak yüzle soğuk hava çıkmamak ve sürekli rüzgardan korumak gerekiyor. Ama yüz, biraz ıslanmışsa, terlemişse ya da yağmur yemişse risk artıyor. Bu durumlarda ya yüzü kuru tutmak ya da yüzü açık bırakmamak gerekiyor.

Soğuk havalarda en çok rastlanan yüz felci, araba camının açık bırakılması veya motosiklet kullananların sürekli rüzgara maruz kalması ile görülüyor. Dışarda çalışanlar özellikle balıkçılar risk taşıyor. Çok soğuk havalarda rüzgara maruz kalmamak için özellikle motosiklet kullananların atkı veya şapka takması, otomobil kullananların da camlarını uzun süreli açmamasını öneriyoruz.”

TEDAVİDE İLK 10 GÜN ÖNEMLİ

Son dönemlerde yapılan araştırmalarda uçuk virüsünün (Herpes simpleks) yüz felcinde önemli bir etken olarak ortaya çıktığının belirlendiğini vurgulayan Sevim, “Yüz felci olanların, beyin çevresinde dolanan, beyin omurilik sıvılarında yapılan incelemelerde, yarısına yakınında bu virüsün bulunduğuna dair belirtiler bulunmuş” dedi.

Tedavide ilk 10 günün önemine değinen Sevim, 10 günden sonra gelinmesi halinde ilaçların çok fazla etkili olmadığını belirtti. Sevim, şunları kaydetti:

“Bell paralizisi denilen normal yüz felçleri kendi haline bırakılırsa çoğu düzeliyor. İlaç kullanıldığında bu oran daha hızlı ve etkili oluyor. Tedavi sürecinde EMG tetkiki yapılıyor. Sağlam ve sağlam olmayan karşılıklı iki tarafa bakılarak felcin düzelip, düzelmeyeceğini, ne kadar süreceğini, iyi veya kötü olacağını bir ölçüde tahmin edebiliyoruz. Ayrıca, 3 hafta sonunda iğne ile bir tetkik yapmak gerekiyor. Bunlar bize, dolayısıyla hastaya fikir verme ve uyarma açısından önem kazanıyor.”
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:30:57 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #40 : Şubat 03, 2007, 06:52:56 »
BAŞ DÖNMESİ..

Baş dönmesi, sık görülen bir yakınmadır. Hastalar baş dönmesinin; ‘' etrafımda her şey dönüyor, yer altımdan kayıyor '' gibi sözcüklerle anlatırlar. Baş dönmesine hemen her zaman eşlik eden bulantı, kusma, yürümede zorluk eşlik eder.Nörolog Doç. Dr. Serdar Dağ,mynet okurları için yazdı..
 
Psödovertigo , hasta tarafından sersemlik hissi, havada ya da bulutlarda yürümek gibi aktarılır. Psödovertigo en sık görüldüğü tablolar, anksiyete atakları, ağır anemiler (kansızlık), hipotansiyon (düşük tansiyon) ve hipoglisemidir (düşük şeker düzeyi).

Vertigoları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.
Nörolojik Kökenli Vertigo : Bu tür baş dönmesi bazı epilepsi (sara hastalığı) türlerinde ender de olsa görülür. Beynin Cerebellum denen kısmının hasarlarında; baş dönmesi görülür. Nörolojik kökenli baş dönmelerinde, baş dönmesine eşlik eden başka semptomlarda vardır.

Meniere Hastalığı    : Tekrarlayan baş dönmesi atakları, kulak çınlaması ve zaman içerisinde tekrarlayan ataklarla yerleşen sağırlık vardır. Tipik bir atakta; ani başlayan birkaç dakika ile saatler arasında süren baş dönmesi ve değişen şiddette kusma bulunur. Kulakta çınlama vardır. Atak sıklığı hastadan hastaya farklılık gösterir.

Pozisyonel Vertigo    : Başın ani pozisyon değiştirmesine, gövde uyum sağlayamaz ve yataktan kalkma; başın çevrilmesi v.b. nedenlerle baş dönmesi atakları ortaya çıkar. Ataklar, genelde bir dakikadan az sürer. İşitme ve çınlama baş dönmesine eşlik etmez. Bazen yaşlılarda bu tür baş dönmesi; birkaç saniye sürer ve yıllarca devam eder.

Vestibüler Nörinit   : Sıklıkla tek bir baş dönmesi atağı ile beliren selim bir tablodur. Bu türde de, çınlama ve sağırlık yoktur. Hastalar, genelde genç-orta yaş erişkinlerdir. Hastaların hemen hemen hepsi, birkaç hafta önce geçirilmiş üst solunum yolu (grip vs..) enfeksiyonu bilgisini verirler. Bu baş dönmesinin nedeni, tam ispatlanmamış olsa da virüs denen bir mikrop türü sorumlu tutulmaktadır.  Vertigo atağı ve kusma günler içinde şiddetini azaltarak geçer. Ani hareketle başlayan fenalık hissi ise, haftalarca kalabilir.

Tanı ve Tedavi   : Baş dönmesi ile başvuran hastayı, hekim iyice dinlemeli, detaylı bir muayene ile düşündüğü baş dönmesi türünü, hastaya yaptırdığı tetkiklerle doğrulamalıdır. Bu tetkikler, baş dönmesinin türü doğru tespit edildikten sonra baş dönmesine sebep olan bir etken varsa, bunun tedavisi yapılmalıdır. Hastalıkla ilgili; hasta ve hasta yakınına bilgi verilmeli ve baş dönmesinin tedavisi düzenlendikten sonra hastanın tekrardan hekim ile ilişki kurulması önerilmelidir.
« Son Düzenleme: Şubat 03, 2007, 06:59:32 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #41 : Şubat 03, 2007, 07:16:37 »
FELÇ,GELECEĞİNİ NASIL HABER VERİR ?

Kalıcı felç hastalığı oluşmadan hastaların çoğunda geçici iskemik atak (beyne giden kan akımında azalma) dediğimiz nörolojik tablo oluşur.Doç. Dr. Serdar Dağ 'dan alınan bilgiye göre:

Geçici iskemik atak ani başlayan bir süre devam eden ve hemen hiçbir iz bırakmadan kaybolan nörolojik yetmezlik belirtilerinden oluşan durumdur. Bu süre 24 saati aşmamalıdır. Fakat genelde kısa olur.

Yapılan araştırmalar sonucu bu terimin eski yunanda bile kullanıldığı göstermiş olmasına karşın gerçek niteliği ile tanınması ve de tedavisi son yıllarda olmuştur ve halen çalışmalar devam etmektedir. Geçici iskemik atak geçiren hastaların büyük çoğunluğu 1-3 yıl içinde felç hastası olmaktadır.

Günümüzde gerek çevresel faktörler, gerekse beslenme alışkanlıklarından dolayı genç yaşta felç sanıldığından daha fazla görülmektedir. Hayati önem ve sosyal nedenlerden dolayı bu hastalığın erken dönem teşhisi bu hastalığa aday kişilerin felçten kurtulmasını dolayısıyla kendisinin bakım hastası olmasını önler. Evet bu hastalar hayati tehlikeyi atlatsalar bile bakım hastası olarak kalırlar, bu da çevresindeki yakınlarını sosyal ve ekonomik yönden etkiler. Gerek yaşlı gerekse genç olsun inme yani felç hastalığının habercisi olan geçici iskemik atakları tespit edip tedavisini yapmak büyük önem taşır.

Beyni besleyen 2 tane ana damar sistemi vardır. Kaba tabirle bunlardan biri beynin ön ve orta yüzeyini besleyen halkın şah damarı diye adlandırdığı Karotis damarları diğeri de beynin arka yüzeyini ve derin bölgelerini besleyen Vertebrobaziler damar sistemidir. Çok kısa olarak :

1) Vertebro-badiler sistemindeki geçici iskemik ataklarda :

a)Görme bozuklukları:çift görme ,görme bulanıklığı ,görme hayalleri görülür.
b)Baş dönmesi (vertigo) özellikle çift görme ile beraber anlam kazanır.
c)Düşme nöbetleri özellikle yaşlı hastalarda ani olarak düşme görülür ve hastalarca dizlerimin bağı çözüldü diye tabir edilir.

2) Geçici Karotis iskemisi :

a)Bir gözde ani gelişen kısa süreli körlük
b)Bir tarafta his ve duyu bozuklukları ve kuvvet azlığı
c)Konuşma bozuklukları ,bazen de şuurda bozukluklar görülebilir.

65 yas üzerindeki gruplarda hastalığın seyri daha iyidir. Orta yaşta kalıcı felç geçirme olasılığı ortalama % 30 ‘ dur. Bu hastalığı hazırlayan sebepleri çok kısa sıralarsak:

1)Kalıtsal olarak damarların yapısı

2)Hipertansiyon

3)Kalple ilgili hastalıklar (kapak hastalığı vs.)

4) Kanda yağ oranı (kolesterol,trigliserid,HDL,LDL,VLDL durumu)

5) Sigara içme alışkanlığı

6) Aşırı alkol alışkanlığı,Aşırı kahve alışkanlığı

7) Kandaki şekilli elemanların fazlalığı sayılabilir.

Geçici iskemik geçiren hastaların çoğu durumunu önemsemez. Fakat bu durum fark edildiğinde en kısa zamanda doktora başvurulmalıdır. Bu durum nedir? Örnek verecek olursak ani gelişen geçici konuşmada bozukluk ani gelişen tek gözde geçici körlük, bir tarafta geçici güç azalması, geçici hafıza kaybı vs. sıralıyabiliriz.

Hasta deneyimli bir hekime başvurduktan sonra hastalığa yol açacak tüm sebepler araştırılmalı bir neden varsa derhal ortadan kaldırılmalı ve uygun tedavi düzenlenmelidir. Hastalıkla karşılaşılabilecek tabloların ayrımı büyük önem taşır örneğin bu akut tablo gerçek bir damarsal olayımı yoksa tümöre iltihaba veya başka patolojiyemi bağlı olarak çıkmıştır. Bunun ayrımı iyi yapılmalıdır.

Günümüzün modern teşhis ve görüntüleme yöntemleriyle deneyimli bir hekim tarafından bu durum şüpheye düşürmeden tespit edilip tedavisi düzenlenir. Yukarıda da anlattığımız gibi erken teşhis hastayı ve hasta yakınlarını ileride maddi manevi bir yükün altından kurtarır. Hastayı risklerden büyük oranda korur.
 
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:35:50 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #42 : Şubat 03, 2007, 07:39:20 »
TÜRK BİLİM ADAMLARI

*Harvard Üniversitesi Ögretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Hotamisligil, obezite ve şeker hastalığına sebep olan geni buldu.
*Goethe Üniversitesi cerrahlarından Prof. Dr. Tayfun Aybek, kalp krizini önceden haber veren "çip" geliştirdi.
*Gaziantep Üniversitesi Plastik Cerrahi Başkanı Doç. Mehmet Mutaf'in dudak yarığı konusunda geliştirdigi ameliyat tekniği,Fransa'da "en başarılı teknik" kabul edildi.
*Finlandiya Kuopio Üniversitesi Biyokimya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, böbrek taslarına
"nanobakteri" adı verilen bir mikroorganizmanin yol açtığını kanıtladı.
*Arkansas Üniversitesi Çocuk Elektrofizyolojisi Bölümü Başkanı Doç. Volkan Tuzcu, çocukların kalp ritim bozuklukluğunu ışın kullanmadan tedavi eden yöntem geliştirdi.
*Amerikan Nature Dergisi, Türk doktor Murat Dığıçaylıoğlu'nun "beyin kanamasından sonra hücrelerin ölmesini önleyen buluşu"nu duyurdu.
*Harvard Üniversitesi Tip Fakültesi'nde arastırmalarını sürdüren Dr. Hande Özdinler, bugüne kadar işlevi bilinmeyen Prion isimli proteinin beyin hücrelerinin yenilenmesi açısından önemini ortaya koydu.
*Houston Methodist Hastanesi Sindirim Hastaliklari Tibbi Direktörü Prof. Dr. Atilla Ertan, "ABD'nin en seçkin 10 hekimi"arasına girdi.
*Istanbul 70'inci Yil Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim Araştırma Hastanesi cerrahlarından Dr. Cengiz Türkmen, ameliyat sonrasında kırılmayı ve ağrıyı önleyen "omurlararası sabitleyici" geliştirdi.
*Memphis Üniversitesi Ögretim Üyesi Prof. Dr. Semahat Demir, ABD'de Bilim-Sağlık Ödülü'ne layık görüldü.
*Cornell Üniversitesi Kısırlık Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutluk Oktay, kadınların menopozdan sonra da çocuk sahibi olabilmesini sağlayan bir yöntem geliştirdi.
*Columbia Üniversitesi Kardiyoloji Direktörü Prof. Dr. Mehmet Öz'ün yazdığı "You: The Owners Manuel" isimli kitap, ABD'de piyasaya çıktığı gün Harry Potter ve Da Vinci Sifresi'ni geride bırakarak, 350 bin adet sattı.
« Son Düzenleme: Eylül 09, 2008, 12:11:18 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #43 : Şubat 03, 2007, 07:50:11 »
KANSIZLIĞI ÖNEMSEYİN..

En fazla genç kadın ve çocuklarda demir eksikliği olarak görülen kansızlık, diğer hastalıklarla karıştırılması nedeniyle genellikle göz ardı ediliyor.

Kandaki alyuvar veya alyuvarlara renk veren hemoglobin sayısındaki azalma, kansızlık olarak adlandırılıyor.

Hemoglobinin üretilmesinde gerekli olan demir, besinlerle yeterli miktarda alınmazsa hastalığın oluşmasına zemin hazırlıyor.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Özlem Sert, bu konuyla ilgili cnnturk.com'un sorularını yanıtladı:

Hemoglobin miktarı ne olmalı?

"Hemoglobin miktarı erkeklerde 13 g/dL, kadınlarda 12 g/dL, altı ay ile altı yaş arası çocuklarda 11 g/dL nin, 6-14 yaşlarda 12 g/dL nin altındaysa kişi anemik kabul edilir.

Beslenmenin yanı sıra kişide karaciğer, böbrek rahatsızlıkları ve kanser gibi ciddi hastalıklarda görülen iç kanama varsa demir eksikliği kansızlığın nedeni olabilir."

Kansızlığın belirtileri nelerdir?

"Halsizlik, yorgunluk, soluk bir cilt, asabiyet, uykusuzluk, konsantrasyon eksikliği, saç dökülmesi, tırnaklarda incelme görülebilir.

Dünya nüfusunun yüzde 30'unda görülen kansızlık ileri derecelerde elde ve ayakta karıncalanma, depresyon, çarpıntı, kulak çınlaması gibi yakınmalara neden olur.

Özellikle kış aylarında el ve ayaklarda üşüme ile kendini gösterir. Bu tip şikayeti olanlar en yakın bir zamanda hematoloğa başvurmalıdırlar.

Eğer kansızlık demir eksikliğinden oluşuyorsa ağız kenarlarında ve dilde yaralar, tırnaklarda çatlaklar, toprak, buz ve kirece karşı istek olabilir.

Folik asit eksikliğinden kaynaklı ise depresyon, ishal, şiş bir dil olabilir. B-12 vitamini eksikliğinden oluşuyorsa da kilo kaybı, depresyon, hafif renk körlüğü, duyu kaybı ve kararmış bir cilt görülebilir."

Kansızlık nasıl tedavi edilir?

"Tedavide öncelikle kansızlığa sebep olan unsurları öğrenmek gerekir. Fazla adet kanaması veya hemoroid kanaması varsa tedavi edilmelidir."

Beslenmeye bağlı olan bir durumsa dikkat edilmesi gerekenler:

- Kırmızı et, karaciğer, balık, yumurta sarısı, kurubaklagiller, kuru üzüm, kuru incir, yeşil yapraklı sebzeler, ayçekirdeği, fıstık, ceviz, badem, soya fasülyesi demirden zengin yiyecekler tüketilmeli

- Demir emilimini artıran C vitamini alınmalı.

- Öğünlerde ana yemeklerin yanında domates, maydanoz, sivri biber, marul içeren limonlu salata tercih edilmeli

- İçinde bulunan laktik asit demirin vücutta depolanmasını kolaylaştırdığı için yoğurt tüketimi artırılmalı

- Demir emilimini azaltan besinler fazla tüketilmemeli. Çay, kahve, kola, sigara, alkol ve kepekli ekmek.

- Yemekten en az yarım saat sonra çay veya kahve tüketilmemeli

- Sebzelerin haşlama suyu atılmamalı

- Sebzeler mümkün olduğunca az suda veya düdüklü tencerede pişirilmeli
 
 
 
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:47:29 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #44 : Şubat 03, 2007, 08:01:20 »

Margarin ve Tereyağı arasındaki farkı biliyor musunuz?
------------------------------------------------------

· Her ikisi de hemen hemen aynı kaloriye sahiptir.

· Tereyağı çok az daha fazla doymuş yağ oranına sahiptir. 8 grama 5 gram.

· Harvard Tıp Fakültesinin çalışmasına göre tereyağı ile karşılaştırılınca margarin yemek kadınlarda kalp hastalığına yakalanma olasılığını %53 artırıyor.

· Tereyağı yemek, yiyeceklerdeki diğer besin öğelerinin emilimini artırıyor. Tereyağının besinsel değeri yüksek olmasına rağmen margarinin çok düşüktür. Çünkü katkılıdır.

· Tereyağı margarinden çok daha lezzetlidir ve diğer yiyeceklerdeki tadları zenginleştirir. Tereyağı yüzyıllardır bilindiği halde margarin 100 yıldan az bir süredir yapılmaktadır.

Ve şimdi margarine gelelim...

· Yağ asitleri çok yüksektir...

· Koroner kalp hastalığı riskini üçe katlar...

· Toplam kolesterolü ve LDL'yi yükseltir. (Kötü kolesterol)

· HDL'yi düşürür. (iyi kolesterol)

· Kanser riskini beş katına çıkarır...

· Anne sütünün kalitesini düşürür...

· Bağışıklık sistemini zayıflatır...

· İnsülin tepkisini düşürür.

İŞTE EN İLGİNÇ KISMI!

· Margarin plastikten yalnızca 1 molekül farklıdır.

İşte bu gerçek beni hayatım boyunca bir daha margarin ve diğer hidrojene yiyecekleri yemekten alıkoymuştur . (Hidrojene demek moleküler yapısına hidrojen eklenmiş demektir.) Kendiniz de deneyebilirsiniz: Bir paket margarin alın ve gölge bir yere koyun. İki gün içinde şunları gözlemleyeceksiniz. Üzerinde bir tane bile sinek yok! (Bu size birşeyler anlatmalı.)

Çürümemiş ve kötü kokmamıştır. Çünkü hiçbir besin değeri yoktur ve üzerinde hiçbir şey gelişmez. Hatta mikro organizmalar bile yerleşmez. Neden? Çünkü nerdeyse plastiktir. Evdeki plastik kablonuzu eritip de tostunuza sürer misiniz?
« Son Düzenleme: Şubat 03, 2007, 08:03:08 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı m.hekimoğlu

  • Full Member
  • ***
  • İleti: 463
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #45 : Şubat 03, 2007, 21:15:44 »
Levent Bey,bir kısmını önceden bildiğimiz bir kısmını hiç duymadığımız birçok ilginç bilgiyi uğraşıp biraraya getirmişsiniz.Kendi payıma size teşekkür ediyorum.
Ecz. Meltem Hekimoğlu                  Hekimoğlu Eczanesi    Salihli/Manisa

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #46 : Şubat 03, 2007, 23:58:14 »
Meltem Hanım,bir nebze katkıda bulunabildiysem,ne mutlu..Forumlar,bilgi aktarım ve paylaşım zeminleridir..
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #47 : Şubat 04, 2007, 16:18:46 »
Çocuklar,en çok ilaçtan zehirleniyor..



Evde yalnız başınayken ilacı şeker sanarak yiyen ve “hastaneyi boylayan” minik bir yaramazın başından geçenleri anlatan çocuk şarkısında olduğu gibi, Sağlık Bakanlığının “114 Alo Zehirlenme” hattına ilaçtan zehirlenen çocuklar için her yıl yüzlerce telefon geliyor.

Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı Zehir Danışma Merkezi yetkililerinden alınan bilgiye göre, 114 numaralı telefonla ulaşılan merkeze 2000-2005 yılları arasında yapılan toplam başvuruların yüzde 56 sını çocuk zehirlenmeleri oluşturdu.

Zehirlenmeye neden olan maddelerin başında ise ilaçlar geldi. Evlerde kullanılan kimyasal maddeler (deterjanlar, kibrit, naftalin) ikinci, tarım ilaçları ise üçüncü sırada yer aldı.

Çocuklarda zehirlenmeye yol açan ilaç grupları arasında trisiklik antidepresanlar, ağrı kesici ve ateş düşürücülerle alerji tedavisinde kullanılanlar ilk sıralarda bulunuyor.

Zehirlenmeler, 0-9 arası yaş grubundakilerde “bilinçsizlikten”, 10-19 arası yaş grubundakiler de ise “intihar amaçlı” gerçekleşti. 1-9 arası yaş grubundaki zehirlenmeler en fazla erkek çocuklarda, özelikle 2-3 arası yaş grubunda sık görülürken; 10-19 yaş aralığındakilere en fazla kız çocuklarda rastlandı.

Çocukluk çağı zehirlenmelerinin yüzde 98 inin ağızdan, yüzde 1.6 sının solunum, yüzde 0.4 ünün de deri yoluyla olduğu saptandı.

Yetkililer, çocukluk çağı zehirlenmelerinin genellikle ev ortamında gerçekleştiğini, küçük yaş grubundaki vakaların büyük çoğunluğunu erkek çocuklarının oluşturmasının daha hareketli, meraklı ve karıştırıcı olmalarından kaynaklandığını bildirdi.

"ÇOCUK EVİN İÇİNDE İYİ İZLENMELİ"

Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Klinik Şefi, sosyal pediatrist Doç. Dr. Gonca Yılmaz, evlerde ilaçların, kapağı çocuklar tarafından açılması mümkün olmayan bir ecza dolabında saklanması gerektiğini bildirdi.

Minik yaramazların ateş düşürücüler gibi tadı güzel şurupları “şeker niyetine” içtiklerini anlatan Yılmaz, “Böyle bir zehirlenme karaciğere büyük zarar verebilir. Zehrin akciğere yayılmasına yol açabileceği için çocuk kusturulmadan hemen bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir” dedi.

Büyüklerin kullandığı ilaçların çocuğa oynaması için verilmemesi gerektiğini anlatan Yılmaz, “İlaç zehirlenmeleri bazı çocuklarda tekrarlar. İlaçların buzdolabının üstü gibi yüksek yerlere kaldırılması yetmez. Çocuk bir sandalyenin üstüne çıkarak buna erişebilir. Bu nedenle zehirlenme vakalarında ailelere mutlaka bir ecza dolabı almalarını tavsiye ediyoruz” diye konuştu.

Çocukların kimyasal maddelerden zehirlenmemeleri için de bunların meşrubat ve su şişeleri ya da yoğurt kaplarına konulmaması gerektiğini belirten Yılmaz, ”Çocuk evin içinde çok iyi izlenmeli ve bu tür maddelerden uzak durması sağlanmalıdır. Bu maddelerin konulduğu kapların üzerine ne olduğu yazılarak çocukların erişemeyeceği yerlere konulması gerekir” dedi.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:49:22 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #48 : Şubat 04, 2007, 16:40:05 »
PARMAKLARIMIZ NEDEN ÇITLAR?

   Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler. En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir.
   Bu tip eklem yerlerinde, meselâ, parmaklarınızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde, kemiklerin hareketleri sırasında, buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur.
   Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsülde gerilir. içindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar,işte kulağımıza gelenler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini arttırır. şüphesiz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır.
   Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekmiş olsanız, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 arttırır. Ayni parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar oluşması biraz zaman alır. Tüm bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de bu kadar küçük gazın, bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hâlâ anlaşılmış değildir. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor.ikinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zararlımıdır?

Sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü azalmaktadır.
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 01:53:31 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5996
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: Pratik Bilgiler
« Yanıtla #49 : Şubat 04, 2007, 16:45:33 »
GÖZLERİ KİME ÇEKMİŞ DERDİ BİTTİ..
Göz rengini gen mutasyonu belirliyor

Bilim adamları, renkli gözün görme sinirlerini oluşturan 6 milyar genetik koddaki sadece birkaç kodun yanlışlığından kaynaklandığını belirledi.
İSTANBUL - Avustralyalı uzmanlar 4.000’den fazla insan üzerinde yaptıkları araştırmada, göz rengindeki değişikliklerin tek nükleotid polimorfomizmalarda ki (SNP) ufak yanlışlıktan meydana geldiğini ortaya çıkardı. İnsan DNA’sının tek bir dizisini oluşturan harflerdeki varyasyonlar olan SNP’ler, genetik dizideki mutasyonları ifade ediyor. Bu mutasyonlar, insanların birbirlerinden farklılaşmasını sağlıyor.

SNP’ler OCA2 kodlu genle araların yakın bir ilişki var. Bu gen vücutta saç, deri ve göz rengi gibi detayları ayarlayan proteinleri üretiyor. OCA2 genindeki mutasyonların en bilineni saçların bembeyaz olmasına neden olan albinoluk.

MUTASYON RENGİ BELİRLİYOR
Avustralya’daki Queensland Üniversitesi uzmanları ikizler, kardeşleri ve ebeveynleri üzerinde yaptıkları deneylerde göz rengini kesinkes belirleyen özel bir genin bulunmadığı sonucuna vardı.
Her insanda SNP’den iki kopya var, ancak her insanda farklı kombinasyonlara giriyor ve sonuçta bu kombinasyonlar kahverengi yerine mavi yeşil gibi göz renklerini belirliyor. OCA2 geni mutasyona uğradığında SNP’ler üzerinden pigmentasyonda kayıp yaşanıyor.

MAVİ GÖZLER
Araştırmayı yürüten Richard Sturm, OCA2 genine bağlı 3 adet SNP tespit etti, bunların mavi rengi yarattığı tahmin ediliyor. Sturm, söz konusu SNP’lerin mavi gözün direkt sağlayıcısı olmadığını, ancak bunu tetikleyen en önemli faktörle direkt ilişkili olabileceğini belirtiyor.

YEŞİL GÖZLER
OCA2 genindeki mutasyonlar genin ürettiği protein miktarını belirliyor, Sturm’a göre, kahverengi gözlü insanlarda bu proteinlerden daha çok olurken, mavi gözlülerde daha az bulunuyor. Yeşil gözler için ise DNA dizisinde tek bir harfin değişmesi yeterli. Yeşil gözlü insanlarda, proteini oluşturan amino asit sayısında değişiklik oluyor.
Bilim insanları OCA2’deki mutasyonların, diğer bir deyişle DNA dizisindeki varyasyonları n göz rengi üzerindeki etkisinin yüzde 74’üne denk düştüğünü belirtiyor. Kısaca renkli gözü yaratan süreçlerin yüzde 26’sı hala soru işareti.

Not: Avustralya’daki Queensland Tıbbı Araştırmalar Enstitüsü ve Queensland Üniversitesi’nin ortak araştırması American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlandı.
« Son Düzenleme: Mart 20, 2007, 00:17:51 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600