Gönderen Konu: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..  (Okunma sayısı 413974 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #100 : Ağustos 05, 2007, 14:41:46 »
ZONA  (gece yanığı)
                         
Zona olarak da bilinen Herpes Zona Zoster su çiçeği virüsünün yaptığı bir enfeksiyondur.
Su çiçeği geçiren herkes Zonaya yakalanabilir. Virüs sinir köklerinde aktif olmayan bir şekilde yaşamını sürdürür ve yeniden aktifleştiğinde Zona gelişir. Suçiçeği geçiren kimselerin % 20 si Zona geçirir.

Virüsü uyandırıp aktifleştiren neden bilinmemektedir. Vücudun enfeksiyonlarla baş etmesini sağlayan bağışıklık sistemindeki bir güçsüzlük virüsün çoğalmasına ve sinir boyunca deride yayılmasına neden olur. Çocuklar bile Zona geliştirebilmesine rağmen, genellikle 50 yaşın üzerinde rastlanır. Hastalık, travma, stres gibi faktörler zona geçirilmesine neden olabilir.

Herhangi bir nedenle bağışıklık sistemi zayıflayan kişi zona geçirebilir. Bu kişilerde hastalık ciddi seyretmeye eğilimlidir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığı lösemi, lenfoma gibi kanserler ve de AIDS de zona sık görülür. Kanser kemoterapisi ve radyoterapi, organ naklinde kullanılan ilaçlar, uzun süreli kortizon kullanımı bağışıklık sistemini baskılayabilir.

Zonanın bulguları nelerdir?
Zonanın ilk bulgusu derinin belirli bir bölgesinde yanma batma tarzında ağrı ve duyarlılık artışıdır. Bu ağrı döküntünün gelişmesinden 2-3 gün önce döküntü alanında başlar. Bu arada baş ağrısı ve ateş olabilir. Bu alanda daha sonra kızarıklık ve şeffaf su kabarcıkları gruplar halinde oluşur. Bu kabarcıklar 2-3 hafta kadar sürer. Bu kabarcıklar koyu renkli kan ile dolar, sonra kabuklanır ve iyileşmeye başlar. Ağrı daha uzun süre sürebilir. Nadir olarak döküntü hiç görülmeksizin de ağrı olabilir.
Ağrının şiddeti nasıldır?
Ağrı sıklıkla ağrı kesici ilaçlar kullanmayı gerektirecek kadar şiddetlidir.
Zona genellikle vücudun hangi bölgesinde görülür?
Zona genellikle gövdede ve kalçalarda görülür. Fakat yüz, kol ve bacaklarda da görülebilir. Gözde kalıcı hasar bırakabildiği için göz de hastalık görüldüğünde dikkatli bir bakım gerekir. Burun ucunda su kabarcığı oluşmuşsa bu göz tutulumunun olduğunu gösterir. Bu durumda muhakkak Göz Hastalıkları uzmanı tarafından muayene yapılmalıdır.
Zonanın komplikasyonları nelerdir?
Deri döküntüleri geriledikten sonra Zonaya ait ağrı kalabilir. Özellikle yaşlı hastalarda ağrı aylar ve yıllar boyu kalır. Zonanın erken evrelerinde tedaviye başlamak ağrı gelişimini engelleyebilir.
Su kabarcıklarında bakteri enfeksiyonu gelişebilir ve bu yaraların iyileşmesini engeller. Döküntüde ağrı ve kızarıklık artarsa muhakkak doktorunuza başvurun. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekebilir.
Diğer bir durum Zonanın tüm vücuda ve diğer organlara yayılmasıdır. Nadir olarak görülen bu durumda bağışıklık sistemi baskılanmıştır.
Zona nasıl tanınır?
Tanı su kabarcıklarının tipik görüntüsü ve döküntü başlamadan önce vücudun tek tarafında ağrı olması ile konulur. Gerekirse incelenmek üzere su kabarcıklarından örnek alınabilir.
Zona geçiren bir kişide önemli bir hastalık veya bağışıklık sisteminde bir yetersizlik olabilir mi?
Zona geçiren hastaların çoğu sağlıklıdır. Bununla beraber başka hastalıklar veya AIDS var ise bu doktora bildirilmelidir. Çünkü bu durum tedaviyi etkileyebilir. Doktorunuz bu durumla ilgili olarak tıbbi hikayenizi sorgulayabilir ve bir takım testler (röntgen ve kan tahlilleri) isteyebilir.
Zona bulaşıcımıdır?
Zona daha evvelden suçiçeği geçirmemiş kişilere bulaşabilir, fakat bu kişilerde zona değil, suçiçeği gelişir. Zona, su çiçeğine göre daha az bulaştırıcıdır. Zona su kabarcıkları patladığında bulaştırıcı hale gelir.Yeni doğanlar ve bağışıklık sisteminde yetmezlik olanlar zonalı kişilerden virüsü alarak suçiçeği geliştirmeye eğilimlidir. Zonalı hastalar nadiren hastaneye yatırılarak tedavi edilme ihtiyacı gösterir.
Hastalık deride iz bırakır mı?
Hastalık bağışıklık sistemi bozuk olan kişilerde yaşlılarda ve ikincil olarak bakteri enfeksiyonu gelişenlerde iz kalır.
Tedavisi nasıldır?
Zona genellikle birkaç haftada iyileşir, nadiren tekrar eder. Ağrı kesici ve soğuk pansumanlar faydalı olur. Eğer erken tanı konulup, ilaçlar erken dönemde başlanırsa, virüsün yayılımı azalır, bulgular daha çabuk iyileşir. Bu ilaçlar baş ağrısı, mide rahatsızlığı yapabilirler. Tedavinin erken başlanması önemlidir. Bu ilaçların kullanımı zona sonrasında ağrı gelişimini engellemez, fakat ağrılı dönemin kısalmasını sağlarlar.
Şiddetli enfeksiyonlarda, göz tutulumunda ve şiddetli ağrı olan hastalarda antiviral ilaçlarla birlikte kortizon verilebilir.
  Zona sonrasında devam eden ağrı,ağrı kesici tabletlerin gündüz ve gece alımı ile azaltılabilir. Bazen tedavide depresyon ilaçları ağrıyı azaltmak amaçlı kullanılabilir. Günde 3-4 kez kurutucu pansumanların uygulanılması ağrıyı azaltır.
« Son Düzenleme: Şubat 09, 2008, 01:13:40 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #101 : Ağustos 05, 2007, 14:59:05 »
KATARAKT
               
  Katarakt, göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması durumudur.

  Göz kameraya benzeyen optik bir sistemdir. Dışarıdan gelen ışık ve görüntülerin görme merkezine net olarak ulaşabilmesi için, önce gözün en dış saydam tabakası olan korneada, sonra gözün içindeki lens tabakasında kırılması gerekir. Normal şartlarda bu iki tabaka da saydam yapıdadır. Katarakt göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması durumundadır.

Türleri
Birçok tipi olmakla birlikte, kataraktlar genel olarak 3 ana grup altında incelenebilirler:

*Yaşa bağlı kataraktlar
*Doğumsal kataraktlar
*İkincil kataraktlar: Bazı ilaçların uzun süreli kullanımı (kortizon gibi), darbeler, metabolik hastalıklar (diyabet gibi) sonucunda oluşanlardır.

Ortaya çıkışı
Katarakt en sık yaşa bağlı olarak ortaya çıkar. Bilinen bir sebebi olmamakla birlikte beslenme, ültraviyole ışınları gibi birçok risk faktörü bulunmaktadır. Lensin opaklaşmasının durumuna göre hastalar önceleri uzak ya da yakın görme bozukluğundan şikayet ederler. Opaklaşma arttıkça hem uzak hem de yakın görmeler hastanın sosyal yaşantısını rahatsız edecek şekilde azalır.

Tedavisi
Katarakt tedavisi cerrahidir. Hangi cerrahi teknikle yapılırsa yapılsın şeffaflığını yitiren lens tabakası alınarak yerine suni bir göz içi merceği yerleştirilerek ameliyat yapılır. Göz içine mercek konulmazsa hastalar cerrahi operasyon sonrasında yüksek numaralı gözlük veya kontakt lens kullanmak zorunda kalırlar.
                   

« Son Düzenleme: Ağustos 01, 2008, 00:11:58 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #102 : Ağustos 05, 2007, 18:33:05 »
BRUCELLA-BRUSELLOZ
                 
ICD-10 kodu A23
Bruselloz, Malta humması veya Akdeniz humması, Brucella bakterileri yüzünden ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık.

  İlk kez 1897'de Danimarkalı veteriner Berhnhard Bang Brucella abortus`u ayrıştırmıştır. Bu nedenle hastalığın Bang hastalığı olarak da anıldığı olmuştur.
Bulaşması 
  Aslen bir hayvan hastalığı olan bruselloz insanlarda da görülebilir. Keçi ve koyunlarda Brucella melitensis, sığırlarda Brucella abortus, domuzlarda ise Brucella suis tiplerindeki bakteriler mevcuttur.
  Solunum yoluyla da bulaşabilen hastalık genelde deri ve/veya mukoza yoluyla bulaşır. İnsanlara, mikrop içeren veya dezenfekte edilmemiş süt ve süt ürünlerinden veya doğrudan hasta hayvanlara temas ile bulaşır. Hasta hayvan leşiyle temas yüzünden de bulaşabilir. Bu sebeple hastalığa yakalanan insanlar çoğunlukla veteriner, hayvan yetiştiricisi, çoban, sütçü, peynirci veya mezbaha çalışanı gibi hayvanlar ve hayvan ürünleriyle yakın temasta bulunan insanlardır.

Belirtiler
  Brucella bakterileri karaciğer, lenf bezleri, salgı bezleri, dalak ve sinirlere yerleşir. Brusellozun enkübasyon (kuluçka) süresi genellikle 1-3 haftadır. Fakat nadir olarak birkaç ay aldığı da olmuştur. Diğer ateşli hastalıklara benzer belirtilere sahiptir. Ama özellikle kas ağrıları ve terleme çok daha yoğundur. Bazen titreme şeklinde gelen, çok yüksek olmayan ateşe neden olur. Halsizlik, iştahsızlık ve buna bağlı olarak da kilo kaybı görülür. Hastalığın süresi birkaç haftadan birkaç aya kadar değişiklik gösterir. Hastalığın ardından görülen patolojik değişimler (sekeller) fazlasıyla değişiklik gösterir ve hastalığın ardından granulomatöz, hepatit, artrit, spondilit, anemi, lökopeni, trombositopeni, menenjit, üveit, optik nörit ve endokardit gibi durumlar görülebilir.

Teşhis
  Hastalık septisemik dönemdeyken ( ateşli devrede ) kandan doğrudan ekim yapılarak bakterinin aranmasına gidilebilir.Bakteri ekiminden ancak 3 gün sonra mikroaerofilik ortamda üreyebilir.Ama enfeksiyon kronik hal kazandıysa, serolojik yönteme başvurulur.Bu amaçla Rose Bengal Plate Test (RBPT) ile hızlı aglütinasyon tekniği kullanılarak % 98 güvenilirlikte teşhis yapılabilir.Teşhis için kantitatif serolojik değerler istenirse,yani hasta enfeksiyonun derecesini titre düzeyinde belirlemek istenirse bunda da Serum Aglütinasyon Test'i (SAT),Komplement Fiksasyon Testi (KFT) veya Coomb's testi kullanılabilir. En çok kullanılan SAT metodunda serum titresi 1/40 ve 1/40'dan yukarı ise enfeksiyon pozitif kabul edilir. Ancak güvenilirlik düzeyi açısından da, hızlı sonuç vermesi açısından da RBPT en iyi testtir. RBPT testi dışındaki diğer üç metod, ayrıca 18-24 saatten önce de sonuç veremez, çünkü prensip olarak yavaş aglütinasyon tekniği ile antikorları ararlar. Çok fazla kullanılmasa da ELISA (Enzymes Linked Immun Sorbent Assay) ve PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) yine teşhis metodları arasında vardır. Bu arada Brucella bakterileri hücre içi yaşadıklarından antibiyotik tedavisinden sonraki 6-12 aylık dönemde serum titresinde düşüklük gösterebilirler. Ne zamanki tekrar titrede artış görülür,o zaman enfeksiyonun yeniden alevlendiğinden söz edilir. Brucella bakterisinin yaşam şekli bu aradan bu hücreiçi yaşam itibariyle tüberküloz bakterisiyle aynıdır.

Tedavi
  Çeşitli antibiyotikler tedavide kullanılır. Tetrasiklinler, kloramfenikol, rifampin ve streptomisin Brucella bakterilerine karşı etkilidirler. Fakat, birden fazla antibiyotiğin birkaç hafta boyunca kulanılması gerekir. Zira bakteriler kuluçka evresini hücrelerin içinde geçirir.

Korunma
  Enfeksiyonun belli bölgelerde sıklıkla görülmesinin sebebi ,genç hayvanlarda yapılmasına riayet gösterilmesi gereken koruyucu aşılamalardır.Ancak maalesef bu aşılamalara riayet gösterilmemekte ve hayvanlar korunamadığı enfeksiyonla ilk gebelik döneminde tanışmakta,yavrularında abort şekillenmektedir.Bu büyük maddi külfet getirmektedir.Ayrıca lezzet kültürüne aşırı riayet gösterilerek yapılan,kaynatılmamış sütlerle gerçekleştirilen yöresel peynir mayalamaları da yine insanlara bulaşmada köprü durumundadır.İnsanlar için henüz aşı geliştirilememiştir.Hayvanlara koruma için uygulanan aşıların canlı bakteri olaması,yani inaktive aşı olmaması da uygulaması sırasındaki tehlikeyi ortaya koymaktadır.Bu hareketle hayvanlarda mevcut olan canlı aşı üzerinden geliştirilmiş bir beşeri aşı maalesef yoktur.Ancak genetikteki hızlı gelişmeler sözkonusu bakterinin hücreiçi haberleşmelerini kesecek bir mekanizma üzerinden etkisini gösteren bir aşı yolunda çalışmaktadır.Brusellozdan korunmanın en iyi yolu insan tüketiminde kullanılan tüm sütlerin düzgün şekilde pastörize edilmesidir.
« Son Düzenleme: Şubat 27, 2008, 17:10:36 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #103 : Ağustos 05, 2007, 19:09:24 »
SKOLYOZ - KİFOSKOLYOZ
                                 
   Skolyoz, omurganın göğüs (thoracic) veya bel (lumbar) bölgelerinde görülebilen, yana doğru eğriliğidir. Tek başına olabileceği gibi, kifoz (arkadan öne doğru anormal bir eğrilik) ile beraber de görülebilir.(Kifoskolyoz-kamburluk)

   Türkiye'de 2,5 milyon skolyoz hastası mevcuttur.Skolyoz hastaları üzerine Türkiye’de yapılmış özel araştırma olmasa da ortopedi uzmanlarının birleştikleri nokta, hastalığın kız çocuklarında çok daha sık görüldüğüdür. Fakat bunun sebebi henüz bilinmemektedir. Özellikle 20 dereceyi geçen skolyozlar kadınlarda erkeklere oranla 8 kat fazla görülmektedir.

Nedenleri :
  Skolyoz çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilmektedir. Mesela spastik çocuklarda ya da çocukluk çağında felç geçirenlerde daha sık görülmektedir. Ancak sıklıkla kaşılaşılan skolyozlar, daha çok 10’lu yaşlarda ortaya çıkan ve nedeni tam olarak halen bilinmeyen (idiyopatik) grupta görülen skolyozlar ile anne karnındaki etmenler nedeniyle ortaya çıkan ve doğuştan itibaren bulgu veren doğumsal (konjenital) skolyozlardır. Birincinin nedenini tam olarak bilinmemektedir. Konjenital skolyoza ise gebelik sırasında geçirilen enfeksiyonlar, şeker hastalığı, bazı vitamin eksikliklerinin neden olduğu düşünülmektedir.

Doğuştan olabilir (konjenital). Bu durum genellikle omurgadaki bir kusura veya birbirine kaynamış kaburgalara bağlıdır.
Polio (çocuk felci), beyin felci veya kas distrofisi (erimesi) gibi durumlara bağlı olarak kasların felci sonucunda oluşabilir.
İdiyopatik (nedeni bilinmeyen) olabilir. Daha önce düzgün olan bir omurgada, bilinmeyen bir nedenle ortaya çıkabilir.

Bulguları :
Omurganın yana doğru eğriliği
Omuz ve kalçaların simetrik durmaması
Birinci eğriliği karşılayıcı ikinci bir eğri varlığı
Sırt ve/veya bel ağrısı
Yorgunluk
Nefes darlığı

Testler :
Fizik muayene sırasında, hasta öne doğru eğildiğinde eğrilik daha belirgin görünür. Farklı pozisyonlarda omurga röntgenleri ve skolyozometre (omurganın eğrilik miktarını ölçen bir alet) ölçümleri, skolyozun miktarını belirleyebilmek için yapılabilecek testlerdir.

Türleri :
Skolyoz hastalığı üç sınıfa ayrılır. Bunlar;
*Non strüktürel
*Geçici strüktürel
*Strüktürel skolyozdur.

Aydınlatıcı video :  http://www.youtube.com/v/CA9h4hrJBhE

                          http://www.youtube.com/watch?v=CA9h4hrJBhE

« Son Düzenleme: Ağustos 01, 2008, 00:20:39 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Yağmur

  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3919
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #104 : Ağustos 06, 2007, 17:21:44 »
levent abi cilt hastalıklarını biraz geliştirsek ,şölee resimli felam. hastalar bazen soruolar bu ne diye..yanıltmayalım
Ecz.Nehir Yağmur ÇAKMAK
Yağmurun Eczanesi
Sındırgı/BALIKESİR

Herşey incelikten, insan kalınlıktan kırılır.
                                                     Mevlana

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #105 : Ağustos 11, 2007, 14:44:15 »
DERMATİT

 Kontakt dermatit
(Temas Dermatiti-allerjik dermatit)
     
Belirtileri :

Ciltte kızarıklık ve kaşıntı
Ağır vakalarda kabarcıklar ve yaradan akıntı
Allerjen madde ile temas eden bölgede sınırlı lezyonlar
Teşhis :
Cilde, yapışkan bant altında çeşitli maddeler uygulanıp 48 saat sonra kontrol edilerek cilt testi yapılır. Buna yama testi denir. Kontakt dermatitte sadece alerjik maddeyle temas eden cilt alanları reaksiyon gösterir. Alerji yıllar boyu kullanılan, daha önce hiçbir sorun yaratmayan maddeye karşı da gelişebilir. Sabun, aseton, temizlik maddeleri, metaller, bitkiler, kauçuk, boyalar ,kozmetikler, kimyasal maddeler allerjen (alerji yaratan madde) olabilir.

Tedavi :

Alerji yapan maddeyi saptayıp ondan uzak durmak temel kuraldır. Belirtilerin giderilmesinde kortizonlu kremlerden yararlanılabilir.

Nörodermatit
           
Psikolojik sorunlar nedeniyle ortaya çıkan bir kaşıntı türüdür.

Belirtileri :

Sinir gerginliği ile ağırlaşan kaşıntı
Etkilenen cilt bölgelerinin sertleşmesi
Kaşıntı izleri
Tedavi :

Kaşıntı ve iltihaplanmayı azaltmak için kortizonlu kremler yararlıdır. Altta yatan psikolojik sorunu ortadan kaldırmak gerekir.

Atopik Dermatit-Egzama
 
Alerjik bünyelerde görülen bir deri hastalığı türüdür.

Belirtileri :

Atopi kelimesi deri, burun veya akciğerin aşırı enflamasyona eğilimini gösteren bir tanımlamadır.
Kaşıntılı, kalınlaşmış, yarılmış deri, çoğunlukla dirsek kıvrımlarında veya diz arkasında görülür.
Sıklıkla astım, burun tıkanıklığı ve ürtiker gibi diğer alerjik belirtilerle birlikte ortaya çıkar.
Şiddeti çocukluk çağında azalıp artarak devam eder. Yetişkinde daha az problem olur. Genetik yatkınlık vardır.
Tedavi :

Kortizonlu kremler, losyonlar kullanılır. Antialerjik ilaçlar yararlıdır.

Staz Dermatiti

Bacaklardaki kan dolaşımı bozukluğu nedeniyle ortaya çıkan bir cilt sorunudur.

Belirtileri :

Ayak bileklerindeki derinin kalınlaşması ve kaşınması
Bacaklarda varisler veya toplardamarlarda görüllen diğer kronik durumlar cilt altında sıvı birikmesine (ödem) yol açar. Bu alanlar kanla beslenemez. Cilt iltihaplanır, açık yaralar oluşur. Çok yavaş iyileşir.
Tedavi :

Ödeme yol açan nedenin tedavisiyle olur. En az 1 hafta bacaklar yukarı kaldırılır, böylece biriken ödemin genel dolaşıma katılması sağlanır. Tekrar yürümeye başlayınca varis çorabı ya da elastik bandaj uygulanır.

Seboreik Dermatit
       
Yağlı deri alanlarında ortaya çıkan bir cilt sorunudur.

Belirtileri :

Burnun iki tarafında, kaşların arasında, kulak arkasında ve göğüs kemiği üzerinde yağlı görünüşlü, kabuklu kaşıntı bölgeleri
İnatçı kaşıntılı kepek
Tedavi :

Seboreik dermatitin özelliği yağlı kabuklanma ve cilt kızarıklığıdır. Kesin tedavisi yoktur. Saç derisi sık sık yıkanmalıdır. Kortizonlu kremler ve losyonlar yararlıdır. Üzerine eklenen mantar enfeksiyonu varsa ona yönelik tedavi yapılır.


  Reaksiyona neden olan maddeden uzak kalınmalıdır. Dermatoloji uzmanları etken olan maddeler ve bunlardan korunma konusunda hastalarını bilgilendirir.
  Allerjen maddeyi içermeyen ürünler kullanımı allerjik reaksiyon gelişimini engeller. Dermatoloji Uzmanınızdan bu konular hakkında bilgi alınız.
 
« Son Düzenleme: Şubat 27, 2008, 17:11:59 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Yağmur

  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3919
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #106 : Ağustos 13, 2007, 10:33:20 »
levent abi çok teşekkür  ederim :D :D
Ecz.Nehir Yağmur ÇAKMAK
Yağmurun Eczanesi
Sındırgı/BALIKESİR

Herşey incelikten, insan kalınlıktan kırılır.
                                                     Mevlana

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #107 : Ağustos 15, 2007, 13:14:36 »
AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ - AAA - FMF
                             
Hastalığın İngilizce adı, "Familial Mediterranean Fever" veya kısaca FMF (okunuşu, ef-em-ef) hekimler kadar, hastalar arasında da yaygın olarak kullanılmaktadır.

Sık tekrarlayan ataklar nedeniyle periyodik hastalık olarak da adlandırılmaktadır.

Ortak "Akdeniz" kelimeleri nedeniyle, ailevi Akdeniz ateşi ile Akdeniz anemisi sık olarak karıştırılmakla beraber, bu iki hastalık arasında herhangi bir bağlantı yoktur. Akdeniz anemisi (veya talasemi), hemoglobin üretiminde kusurlara neden olan ırsi bir kansızlık nedenidir.

Ailevi Akdeniz Ateşi (Familial Mediterranean Fever - FMF), sıklıkla Akdeniz çevresinde yaşayan halklarda görülen bir hastalıktır. Ailevi Akdeniz Ateşi, tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı atakları yapan bir hastalıktır. Ataklar genellikle 24-48 saat sürer. Hastalarda ataklar dışında hiçbir belirti yoktur.
Özellikleri
Ailevi Akdeniz Ateşinin adından da anlaşılabileceği gibi 3 temel özelliği vardır;
1-Ailesel geçiş: Hastalığın ortaya çıkması için anne veya babanın taşıyıcı veya hasta olması gerekir.
2-Sıklıkla akdeniz bölgesi ve civarında görülmesi (karadeniz bölgesi de dahil)
3-Ateş atakları yapması: Ateş ataklarına karın ağrısı, eklem ağrısı veya göğüs ağrısı eşlik eder. Karın ağrısı, akut apandisit ile karışabilir ve çok şiddetli olabilir. Bu hastaların bir kısmı akut apandisit tanısı ile ameliyat edilmişlerdir ancak karın ağrıları geçmemiştir.
Hastalık uzun dönemde amiloidoz denen başka bir hastalığa yol açabilir. amiloidozda vücutta değişik organlarda amiloid denilen madde birikir, bunun sonucu kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, ishal, bilinç kaybı, felç gibi sorunlar ortaya çıkar.
 Nedenleri
Ailevi akdeniz ateşi kalıtsal bir hastalıktır. 1992 yılında hastalığa yol açan gen bulunmuştur. Ancak hastalıkla ilişkili genetik bozukluklar 1997 yılında gösterilebilmiştir. Bu gen hastalığın oluşmasında %98 etkilidir. Diğer etken olan gen ya da genler henüz bilinmemektedir. Türkiye'de bu hastalığa sebep olan genetik bozukluğu her 6 kişiden biri taşımaktadır. Ve her 1000 kişiden biri de FMF hastasıdır. Bu nedenle hastalığın sık görüldüğü bölgelerde evlenmeden önce genetik test yapılması ve genetik danışma alınması zorunludur. Ayrıca diğer bölgelerde yaşayanlara da önerilmektedir.

Tanı
Ataklar sırasında kan lökosit sayımı ve crp yükselebilir ancak kan fibrinojen seviyesinin yükselmesi daha spesifik bir bulgudur. Kesin tanı genetik inceleme ile mümkündür ve çok yaygın olarak birçok üniversitede ve Genetik tanı merkezinde yapılmaktadır. Hastanın ataklar esnasında ve atak dışı zamanlarda muayene edilmesi ve bazı laboratuvar incelemeleri ile tanı genetik inceleme olmadan da kolaylıkla konur. Ancak hem genetik danışma açısından hem de hastalık tanısının kesinleşmesi bakımından genetik test önerilir.

 Tedavi
Günümüzde FMF’nin bilinen tek tedavisi, doktor kontrolu altında kullanılması gereken Kolşisin isimli ilaçtır. Kolşisin; ateş, karın ağrısı... ataklarının sıklığını ve şiddetini azaltır. Kolşisin amiloidoz gelişmesinide önleyebilir.

Tekrarlayan ateş ve karın ağrısı atakları olan hastalar FMF yönünden araştırılmalı ve Ailevi Akdeniz Ateşi tanısı alan hastalar kolşisin tedavisini aksatmamalıdır.

« Son Düzenleme: Nisan 23, 2008, 20:44:38 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #108 : Ağustos 15, 2007, 13:27:51 »
AKDENİZ ANEMİSİ - TALASEMİ
     
  Akdeniz anemisi ya da tıptaki adıyla Talasemi ; Akdeniz ülkelerindeki ırklarda  görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal   olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır. 

   Anemi (kansızlık) oluşmasına neden olan etmen, kanda alyuvarların yapısında yer alan “hemoglobin” maddesinin yapımındaki kusurdur.

Hastalığın esas olarak iki apayrı şekli vardır.Talasemi Major ve Talasemi Minör.

Talasemi Minör: (Akdeniz anemisi Taşıyıcılığı)

T. Minor, T.major’a  göre çok daha hafif seyreder.  Bireylerdeki tek bulgu sadece kansızlıktır. Kişiler sadece halsizlikten şikayetçidirler. Hatta bazıları evlenme işlemlerinde yapılan (zorunlu) kan testine kadar hastalıklarını bilmez.Bu gruptaki hastalarda yapılan tahlilde, serum demir düzeyi normal veya artmıştır. En çok görülen kansızlık çeşiti olan ve bu hastalıkla en çok karıştırılan Demir Eksikliği Anemisi’nde ise demir azalmıştır. Tanı, “Hemoglobin Elektroforezi” ile konur. Bu hastalığın anlaşılmasında işe yarayan en önemli tahlil kıstaslarından biri olan HbA2 ( kanda oksijenin taşınmasını sağlayan hemoglobin molekülünün küçük fraksiyonu) normal kişilerde %3,4 iken bu hastalıkta % 7 ye  yükselmiştir; HbF ise hafif düzeyde (%2-6) artmıştır. T. Minor’ün esas önemi bu hastalığın evli çiftlerin her ikisinde de olmasında ortaya çıkar; çocuğun %25  T. Major (yani hastalığın esas ağır ve ölümcül seyreden cinsinden) olma riski mevcuttur.

Talasemi Major ( Cooley anemisi) :

Talasemi Major ise hastalığın ağır seyreden şeklidir ve bir diğer ismi de Cooley anemisidir. Çoğunlukla bebek daha 6 aylıkken birdenbire başlayan ağır kansızlık sonucu kalp yetmezliği gelişir. Bunun olmaması için düzenli olarak sık sık kan nakli yapılmalıdır. Kan nakli yapılmazsa hasta birkaç senede ölür. Kan nakli yetersiz yapılırsa   kemik iliğinin aşırı kan yapması sonucu harap olan  kemiklerde kırılmalar olur, çocuğun yüz şekli değişir. Yüz şeklinin değişmesi şu şekildedir: Burun kökü çökük, alın ve elmacık kemikleri çıkıktır. Üst dişler öne fırlamıştır. Baş dört köşe şeklini alır. Dalak ve karaciğer büyür. Boy kısa kalır. Çocuk ergenlik çağına giremez.Kan nakilleriyle vücutta biriken aşırı demirin yol açtığı kalp problemleri (myokardit, kalp yetmezliği  vs)  ileri yaşlarda çoğunlukla ölüm sebebidir.  Hemoglobin elektroforezi tahlilinde; normal yetişkin insanlarda bulunmayan, ancak bu hastalıkta % 50-90 vakada görülen ve bir çeşit hemoglobin olan HbF’in kanda bulunması tanı koydurucudur. 

Tedavi :

    Tedavide kan nakillerinin yanısıra nakledilen kan nedeniyle vücutta biriken fazla demirin idrarla atılımını sağlayan “Desferoksamin” ve “C vitamini” verilir. Aşırı büyümüş dalak ameliyatla alınır.   Dalak ameliyatı sonrası depo penisilin koruma tedavisi ve pnömokok aşısı yapılır. Özellikle erken yaşta ( henüz kan nakilleri fazlaca yapılmadan) kemik iliği nakli ile bu hastalar %70-80 tam olarak sağlıklarına kavuşabilmektedir.

     Ülkemizin de bir Akdeniz ülkesi olması nedeniyle Türkiye toplumu olarak bu hastalığı taşıma riskimiz vardır.Tüm Türkiye nüfusunun yaklaşık % 2,1 i taşıyıcıdır. Bu oran Antalya, Antakya, Mersin gibi bölgelerde % 12 lere kadar çıkabilmektedir. Bunun için her çifte evlenmeden önce mecburi yapılan tahliller içinde Hemoglobin (Hemogram dahilinde) ve Hemoglobin Elektroforezi tahlilleri de yer alır.


« Son Düzenleme: Nisan 23, 2008, 20:44:58 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #109 : Eylül 16, 2007, 15:28:13 »
LENFOMA

             http://www.dikkatlenfoma.com/
''Lütfen,açılacak sayfada üstteki bantta en sağdaki 'reklam filmi'ni tıklayıp,izleyin''

Lenfoma için bilmemiz gerekenler:

İnsan ve lenfatik sistem: Bu sistem lenf damarları (kapilerler, küçük, orta, ve büyük boy damarlar), lenf bezleri ve lenfatik dokudan oluşur.

Lenf damarları: Lenfatik kapilerler ve damarlarda lenf sıvısı (beyaz kan) dolaşır. Bu kapilerler ve damarlar kan dolaşım sistemi ile yakın ilişkilidir. Tüm küçük ve orta boyutlu lenf damarları lenf bezleri içine ve oradan büyük lenf damarları yolu ile dolaşım sistemine dökülür.

Lenf bezleri: Bu bezler normalde bir toplu iğne başı ile badem büyüklüğü arasında değişik boyutlarda olabilir. Temel yapılarını, birçok lenf hücrelerini içinde bulunduran, retüküler (ağ) ve lenfatik dokular oluşturur. Bir insan vücudunda stratejik konumlarda yerleşmiş, derin ve yüzeyel gruplardan meydana gelen, geniş bir lenf bezi dağılımı vardır. Bu dağılım kapsamında baş-boyun, koltuk altı, nefes borusu ve kaburgalar arasında olanlar daha ön planda olmak üzere göğüs boşluğu, havsala ve karın boşluğu önde gelir. Lenf bezleri lenf sıvısından kana geçmemesi gereken maddeleri filtre ederler, mikroplar veya kanser hücreleri gibi bazı nesneleri tahrip veya bloke ederler, insanın bağışıklık mekanizmasını oluşturan bazı maddeleri yaparlar.

Lenfatik doku: Lenf bezlerine ek olarak bir çok konumda dalakta, lokal olarak bademciklerde, yutağın duvarlarında veya yoğun bir şekilde ince barsaklarda ve kalın barsakla bağlantılı olarak apendikste lenfatik doku bulunur.

Lenfoma nedir: Habis lenfomalar, tıp dilinde lenforetiküler hücreler olarak adlandırılan, bir grup hücreden kökenini alan habis tümörlerdir. Bu hücreler vücutta yaygın olarak bulunmaktadır. Ancak, özellikle lenf bezlerinde bulundukları için hastalık çok defa lenf bezlerinin şişmesi ile ortaya çıkmaktadır.

İlk defa bir İngiliz hekim Sir Thomas Hodgkin tarafından bildirilen bu tümör Hodgkin lenfoma, ya da bugün sıklıkla Hodgkin Hastalığı (HH) olarak adlandırılmaktadır. Hastalığın ilk tarifinden sonra tüm lenfomaların aynı gidişli olmadıkları, bazılarının daha agresiv seyrettikleri görülmüştür. Bu ikinci grup patolojik incelemelerde de farklılıklar göstermiştir. Bunlara dayanılarak bu grup Hodgkin-dışı lenfomalar (HDL) olarak isimlendirilmiştir. Habis lenfomaların heriki tipi beyaz ırklarda, HH erkeklerde ve genç erişkinlerde, daha sıklıkla görülmektedir. Sıklık oranı 25-30 yaşlarda en yüksek değerlerdedir.

Habis lenfoma nedeni olarak uzun yıllar enfeksiyondan şüphelenilmiştir. Bir virus, Epstein Barr virusu, hastalığın etkeni olarak suçlanmıştır. Ancak, bu güne kadar kesin bir sonuca varılamamıştır.

Lenfoma ve tanı: En sık görülen belirti gözle görülür ve elle tutulur lenf bezlerinin ağrısız büyümeleridir. Çok ender olarak lenf bezleri dışındaki lenfoid dokularda da başlayabilir. Bunların dışında HH için daha sıklıkla ateş, terleme, kaşıntı, iştahsızlık ve zayıflama görülebilir. Bu bulguların veya birkaç tanesinin olduğu olgular B-belirtili lenfoma olgularıdır. Bu grup belirtileri olmayanlar “A” olgularıdır. Bazı olgularda dalak büyümesi hatta karaciğerin hastalığı bunlara eklenebilir. Hastalığın kesin tanısı lenf bezleri veya onlardan sağlanan materyelin mikroskop altında yapılan patolojik incelemesi sonucu konulur. Diğer laboratuvara dayalı tanı yöntemleri yardımcı olabilir.

Evreleme: Hastalığın tedavisinin seçimi yönünden önemlidir. Evreleme ana hatları ile aşağıda gösterildiği gibi yapılmaktadır ve ayrıca her evre “A” ve “B” alt gruplarına ayrılır.

Evre-I: Hastalığın tek bir yerde olması.

Evre-II: Hastalığın diafragma zarının aynı tarafında birden fazla yerde olması.

Evre-III: Hastalığın diafragma zarının her iki tarafında olması.

Evre-IV: Hastalığın yaygın olması.

Lenfoma tedavisi: Lenfomaların tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi ya da her ikisi birlikte uygulanıyor. Tedavinin seçiminde önde gelen faktör hastalığın evresidir. Hodgkin lenfomalı hastaların %75 kadarı uygun tedavi ile şifaya kavuşturulabilir. Bazı Hodgkin-dışı lenfomalarda da hastalık önemli ölçülerde düzeltilebilmektedir, ancak tümü dikkate alındığında sonuçlar Hodgkin hastalığı kadar tatmin edici değildir.



 http://www.thd.org.tr/
     


 http://www.kanservakfi.org/yeni/index.php?option=com_content&task=view&id=43&Itemid=34

     
« Son Düzenleme: Ağustos 02, 2008, 02:48:55 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #110 : Eylül 16, 2007, 15:53:49 »
HODGKİN LENFOMA
                         
Tanım :

Lenf düğümleri , dalak , karaciğer ve kemik iliğinde bulunan lenfoid dokunun habasetidir.

Nedenleri,Görülme sıklığı,Risk faktörleri :

Bilinen bir sebep olmaksızın lenf düğümlerinde büyüme olursa hastalığın varlığından şüphelenilir.
Hastalık komşu lenf düğümlerine yayılır , geç dönemde kana yayılım olabilir.
Hücrelerin mikroskopik çalışmasıyla ( histolojik değerlendirme ) karakteristik Reed-sternberg hücreleri görülebilir.
Hastalığın sebebi ve risk faktörleri bilinmemektedir.
Hastalık 10.000 kişinin 2 sinde görülmektedir. En sık görüldüğü yaşlar 15-35 yaş ve 50-70 yaş arasıdır.

Korunma :

Bilinmiyor.

Belirtiler :
 Boyun , koltukaltı ve kasıktaki lenf düğümlerinde ağrısız büyüme ateş ve titreme gece terlemesi yorgunluk kilo kaybı iştahsızlık yaygın kaşıntı aşırı terleme boyun ağrısı saç dökülmesi ( kaybı ) deride kızarıklık dalak büyümesi böğür ağrısı el ve ayak parmaklarında çomaklaşma

Tanı/Teşhis :
lenf düğümü biyopsisi kemik iliği biyopsisi şüpheli dokunun biyopsisi biyopsi materyalinde Reed-Sternberg hücrelerinin görülmesi

Tümörün evrelemesi için ( evreleme: tümörün yayılım derecesinin değerlendirilmesi ) şunlar yapılır: fizik muayene karın bilgisayarlı tomografisi lenfanjiogram ( lenf sisteminin kontrast madde yardımıyla görüntülenmesi ) eksploratris laparotomi ( karnın cerrahi olarak açılıp incelenmesi ) veya karaciğer biyopsisi göğüs filmi kan kimyasıyla ilgili çalışmalar gerektiğinde manyetik rezonans veya diğer görüntüleme yöntemleri

Hastalığın gidişini aşağıdaki test sonuçları değiştirebilir: T lenfosit sayımı ince barsak biyopsisi periton sıvısı analizi mediastinoskopi ve biyopsi galyum sintigrafisi ferritin plevra sıvısının hücresel analizi kriyoglobülinler kemik iliği aspirasyonu Schirmer testi ACE düzeyi (ACE: anjiotensin dönüştürücü enzim ) beyaz kan hücrelerinin sayılması

Tedavi Tedavi şemasını oluşturmak için evre değerlendirilmesi yapılmalıdır. evre 1 : bir lenf düğümü tutulumu evre 2 : diyaframın aynı tarafında iki lenf düğümü tutulumu evre 3: diyaframın her iki tarafındaki lenf düğümlerinin tutulumu evre 4: hastalığın kemik iliği veya karaciğere yayılımı tedavi hastalığın evresine göre değişir. evre 1 ve evre 2 de (sınırlı hastalık ) lokal radyoterapi uygulanır. evre 3 ve evre 4 ( yaygın hastalık ) kemoterapi ile tedavi edilir. herhangi bir dış kanamada basınç ve buz uygulanır. Kişisel temizlik için yumuşak diş fırçası ve elektrikli traş makinesi kullanılmalıdır. diyetteki protein ve karbonhidrat miktarının arttırılması kemoterapiye bağlı yan etkilerin azalmasında yardımcı olabilir. Dinlenme periyotları ve günlük aktivitelerin programlanması anemiye bağlı yorgunluğu önlemede faydalı olabilmektedir.

Prognoz/Hastalığın gidişi

Tedavi sonrası evre 1 veya evre 2 hodgkin’li hastaların %70-80 inde yaşam süresi en az 10 yıldır. Yaygın hastalıkta 5 yıllık yaşam oranı %20-50 dir.

Komplikasyonlar/Riskler olası bir non-hodgkin lenfoma karaciğer yetmezliği radyoterapi ve kemoterapiye bağlı yan etkiler olası bir akut non-lenfositik lösemi ( ANLL )
Hodgkin (Hoçkin) hastalığı olarak da bilinen Hodgkin Lenfoma, tedaviye yanıt veren bir lenf bezi çoğalması ile seyreden kronik (süregen) bir hastalıktır. Aslında bir çeşit iyi huylu kanserdir ve nedeni bilinmemektedir.

Boyunda ve mediastende (göğüste) lenf bezi büyümeleri olur. Hastalık hızlı ilerleyebileceği gibi yavaş da ilerleyebilir, hatta herhangi bir bulgu olmadan sessiz bile kalabilir.

Çeşitli safhaları vardır, buna göre tedavisi de değişir. Hemen hemen bütün hastalar kemoterapi (ilaç tedavisi) ve radyoterapi (ışın tedavisi) ile iyileşebilir.

Hodgkin hastaları özellikle enfeksiyonlardan uzak durmalıdır. Grip, nezle; boğaz, kulak,idrar yolu,akciğer vs enfeksiyonuna yakalanmamak için çok dikkatli olmalıdır. Hasta olmamak için; bağışıklık sistemini güçlü tutmak gerekir. Bol C vitamini almalı, soğuktan korunmalı, gripli kişilerden uzak durmalıdır. Enfeksiyon kapabileceği kalabalık ortamlardan uzak durmalıdır.
Doktorunuza başvurun : hodgkin hastalığı belirtileri varsa hodgkin hastalığı için tedavi görüyorsanız ve radyoterapi-kemoterapinin bulantı , kusma , iştahsızlık , ishal , ateş veya kanama gibi yan etkileri oluşmuşsa ...
« Son Düzenleme: Nisan 23, 2008, 20:45:40 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #111 : Eylül 17, 2007, 01:13:02 »
ÜRTİKER - KURDEŞEN
                   

SORU: Ürtiker nedir?

YANIT: Ürtiker kelimesi Latincesi “Urtica” olan ısırgan otundan gelmektedir ve ciltte oluşan döküntü ısırgan otunun deride yaptığı reaksiyonu anımsattığından bu isim verilmiştir. Halk arasında “kurdeşen" olarak bilinen bu hastalıkta genelde tüm vücutta yaygın olarak görülen, ciltten hafif kabarık, sınırları genelde belirgin, farklı boyutlarda, kızarık, bazen ortası soluk olabilen döküntüler oluşur. Bu döküntülerin bir bölgede oluşup kaybolması genelde birkaç saati almakla birlikte hiçbir zaman aynı yerde 24 saatten fazla kalmaz.

SORU: Ürtiker hayati tehlike yaratır mı ?

YANIT: Ürtiker sadece cilde lokalize kaldığında hayati tehlikesi yoktur. Fakat, eğer ciltte döküntüye yol açan deri altı ödem üst solunum yolları ve soluk borusunda da oluşursa, dikkatli olmak ve acile başvurmak gerekir. Ürtiker benzeri bu tabloya "anjioödem" denir ve kaşıntıdan ziyade yanma hissi bulgulara eşlik eder.

SORU: Anjioödem ne gibi klinik bulgular verir?

YANIT: Genellikle göz kapakları ve dudakların şişmesi şeklinde klinik bulgu veren bu tabloya, gözlerde sulanma, hapşırma, nefes darlığı, karın ağrısı, bulantı-kusma ve ishal gibi sistemik bulgular da eşlik edebilir. Bu tablo müdahale edilmezse daha da ilerleyebileceğinden acile başvurmak gerekir.

SORU: Ürtikerin tipleri var mıdır?

YANIT: Ürtikerin süresine ve nedenine bağlı tipleri mevcuttur. Eğer bulgular 6 haftadan kısa sürüyorsa “akut” ürtiker , 6 haftayı aşıyorsa “kronik ürtiker" adını alır.

Başlatıcı nedenlere göre de;

dermografizm (yapay ürtiker=cilde uygulanan travma sonucu ürtiker döküntülerinin oluşması),
basınç ürtikeri (cilde uygulanan basınçtan yaklaşık 4-6 saat sonra genelde ağrılı olan bir derin şişlik oluşması. Örneğin uzun süre yürüme sonrası ayak tabanlarında oluşan ağrılı şişlik),
kolinerjik ürtiker (vücut ısısını arttıran egzersiz, stres, sıcak duş gibi durumlar sonrasında ürtikeryal döküntü oluşması),
soğuk ürtikeri (soğuk su veya hava teması ile),
solar ürtiker (güneş teması ile başlayan ürtiker),
kontakt ürtiker (bazı maddelerin deriye temasından dakikalar sonra ortaya çıkan ürtikeryal döküntü) ve
akuajenik ürtiker (su ile temas sonrası oluşan ürtiker) gibi
pek çok tipi vardır.
SORU: Akut ve kronik ürtiker olarak ikiye ayırmak neden önemli?

YANIT: Hem nedenlere hem de tedaviye yaklaşımda önemli bir ayırımdır. Ürtiker akut ve şiddetliyse bulguları ortadan kaldırıp hastayı rahatlatmaya yönelik semptomatik tedavi yapılır. Kronik ürtikerde ise esas nedene yönelik ayrıntılı tetkiklerin yeraldığı inceleme yapmak gerekir.

SORU: Ürtikerin nedenleri neler olabilir?

YANIT: Ürtikeri başlatan bir veya birkaç etken olabilir. Öncelikli olarak;

ilaçlar ( penisilin başta olmak üzere antibiyotikler, aspirin başta olmak üzere ağrı kesiciler ve diğer pek çok ilaç sorumlu olabilir),
gıdalar (kuruyemişler, yumurta, balıklar, deniz kabukluları gibi pek çok gıda) ve yine özellikle gıdalardaki katkı maddeleri (koruyucular, boyalar gibi),
solunum yoluyla alınan ev tozları, hayvan tüy ve epitelleri gibi birçok allerjen,
vücuttaki enfeksiyon odakları (diş absesi, farenjit, mide rahatsızlıklarına yol açan Helicobacter pylori enfeksiyonu gibi),
barsak parazitleri,
böcek ısırmaları (özellikle arı sokması),
maliniteler (kanserojen durumlar)
ve diğer pek çok hastalık kronik ürtikerin nedeni olabilir. Yapılacak olan pek çok tetkik bunları saptamaya yöneliktir.
SORU: Stres ürtikere neden olur mu?

YANIT: Stres ürtikerde hem esas neden olabilir, hem de ürtikerin ortaya çıkmasını kolaylaştıran faktör olarak etki edebilir.

SORU: Tüm araştırmalara rağmen nedenin bulunamadığı durumlar olabilir mi?

YANIT: Tüm araştırmalara rağmen % 60-65 gibi oldukça yüksek bir oranda neden saptanamayabilir.Bu durumda hastalık “idyopatik (nedeni bilinmeyen) ürtiker" olarak adlandırılır.

SORU: Ürtikerin tedavisi nedir?

YANIT: Öncelikle tespit edilen başlatıcı etkenden uzaklaşılmalı. Bu etken akut ürtikerde daha çok gıda ve ilaçlar olduğu için mümkün olduğunca gereksiz ilaç kullanılmamalı ve balık,yumurta, kabuklu deniz ürünleri, katkı maddeli gıdalardan uzak durulmalıdır. Yine etken ve alevlendirici olabilecek stres faktörü olabildiğince engellenmelidir. Bu tedbirlere ilaveten doktorunuzun önereceği antihistaminik grubu ilaçlar kulanılabilir.

Kronik ürtikerde ise sebebe yönelik araştırmalarda tespit edilenler tedavi edilmeli veya ortadan kaldırılmalı, ek olarak yine doktorunuz tarafından başlanacak tedavi eksiksiz ve kesintiye uğratılmadan uygulanmalıdır.

Ürtikerde şikayet tekrarında doktorunuzu değiştirmek yerine tekrarın neden kaynaklandığını belirlemek amacıyla tedavinizi düzenlemiş olan eski doktorunuza tekrar başvurun.

Anjioödemin tedavisi ise ürtikerden çok farklıdır. Öncelikle en yakın acil merkeze başvurulmalı ve stresi mümkün olduğunca azaltmaya çalışarak durumun ağırlaşmamasına çalışılmalıdır.

SORU: Ürtikere neden olan madde tespit edildiğinde ne yapmalıyım?

YANIT: Mutlaka bu madde (örneğin bu bir ilaçsa) ile tekrar temas etmemeye çalışın. Yakın çevrenize bu maddeden uzak durmanız gerektiğini söyleyin, hatta bir kâğıda yazarak cüzdanınızda taşıyın ki acil durumda yanlışlıkla bu madde ile temasınıza neden olunmasın.Anjioödem başlangıcında sizi hemen en yakın acil merkeze ulaştırmaları gerektiğini anlatın.

       Dr.E.Pınar Güzel
« Son Düzenleme: Mayıs 22, 2008, 00:58:37 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #112 : Ekim 16, 2007, 12:17:18 »
REAKTİF HİPOGLİSEMİ NEDİR?
                         
Özellikle karbonhidrat içeren (şeker ve unlu mamuller) zengin bir yemek yedikten 2-3 saat sonra veya uzun süren bir açlığı takiben kan şekerinin düşmesi sonucu yaşanan aşırı terleme, çarpıntı, ellerde titreme, konsantrasyon kaybı, sinirlilik, bulantı, aşırı acıkma hissi oluşur. Bu yakınmalar karbonhidrat alımından hemen sonra düzeliyorsa, bu tablo “reaktif hipoglisemi” olarak adlandırılır.

Reaktif Hipoglisemi’nin nedenleri…

Şeker ve insülin metabolizmasında bir düzensizlik olarak özetlenecek Tip 2 diyabetin erken dönemi, en sık reaktif hipoglisemi nedenidir. Ancak her zaman sebep bu değildir. Tiroid  ve  böbreküstü bezleri başta olmak üzere bazı endokrin organların ürettiği hormonların  fazlalığında veya yetersizliğinde reaktif hipoglisemi bulguları görülebilir. O nedenle reaktif hipoglisemiden yakınan bir hasta ilkönce bu hastalıklar açısında ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmeli, diğer endokrin organ fonksiyonlarında bir düzensizlik yoksa, kişinin tip 2 diyabet adayı olabileceği düşünülmelidir.

Nasıl gelişir?

Şeker metabolizmasındai düzensizlik, reaktif hipogliseminin en sık nedenidir. O nedenle bu yazıda yalnızca bu metabolizma düzensizliği üzerinde durulacaktır. Normalde, gıdalarla aldığımız şeker (ki bunu yalnızca sofra şekeri olarak algılamamak gerekir, ekmek, makarna, pilav gibi çok sık aldığımız gıdalarda da şeker vardır) hücre kapısına kadar taşınır, insulin denilen hormon sayesince hücre içine girer, yanarak enerjiye dönüşür ve böylece yaşam devam eder. Genetik olarak tip 2 diyabet gelişimine eğilim mevcut ve egzersiz azlığı, düzensiz beslenme gibi tamamlayıcı faktörler varsa, şeker hücre içine girmekte zorlanır. Bu duruma ‘İnsulin Direnci’ denir. Vücut gelişen insulin direncini aşabilmek, şekeri hücre içine sokabilmek için, olması gerekenden daha fazla insulin salgılamaya başlar. Daha fazla salgılanan insulin sayesinde, yemeklerden veya karbonhidratlı bir gıdanın alımından hemen sonra şeker düzeyi normal sınırlarda kalır. Bu normal değerlerin sağlanması ancak fazla miktarda insulinin kana geçmesiyle mümkün olduğundan, ilerleyen saatlerde kandaki yüksek insulin şekerin düşmesine neden olacaktır. Kişi bir defada ne kadar fazla karbonhidrat alırsa, o kadar daha fazla insulin salgılanacaktır.

Nasıl tanı konulabilir?

Daha önce anlatılan yakınmaları olan bir kişide, reaktif hipoglisemiye neden olabilecek diğer nedenlerin olmadığı anlaşıldıktan sonra 75 gram glukozla şeker yükleme testi yapmak çoğu kez tanıyı koydurur. Daha önce 5-6 saate kadar uzayabilen yükleme testleri yapılırken, şimdi test süresini 2 saatle sınırlı tutmak, mutlaka insulin cevaplarını ölçmek şartıyla eterlidir. Kanda insulin ölçmenin zor olduğu eski zamanlarda, ilerleyen saatlerde kan şekerinde düşme reaktif hipoglisemi tanısını koydurmak için gerekli iken, şimdi kandaki insuline çok kolay, çok çabuk ve ucuz bakabildiğimiz için, bu dönemlerde saptanacak yüksek insulin düzeyi, ilerleyen saatlerde gelişebilecek olan reaktif hipogliseminin göstergesi olarak alınabilir. Özetle şeker yükleme testi sırasında alınan kan örneklerinde insulin değerlerinin çok yüksek, geç saatlerde şeker değerlerinin düşük oluşu, yakınmaları olan bir kişide reaktif hipoglisemi tanısı koydurur.

Burada unutulmaması gereken nokta, reaktif hipoglisemin ayrı bir hastalık olmadığıdır. Reaktif hipoglisemi, yalnızca başka bir hastalığın bir bulgusudur. Saptandığında yapılması gereken, buna neyin sebep olduğunu bulmak ve onu tedavi etmeye çalışmaktır.

Tedavide neler yapılabilinir?

Bir kez daha reaktif hipogliseminin yalnızca bir sonuç olduğu hatırlanırsa, tedavi öncelikle reaktif hipoglisemi nedenini bulmakla başlar. Nedene yönelik tedavi esastır. Tüm reaktif hipoglisemilerin yalnızca erken dönem tip 3 diyabetten kaynaklandığını düşünmek, diğer olası nedenlerin de gözden kaçmasına ve tedavi yanıtsızlığına neden olur. Glukoz metabolizma bozukluğundan kaynaklanan reaktif hipoglisemilerde beslenme tedavisi ve egzersiz temel tedavi yöntemleridir. Ancak yanıt alınamayan vakalarda, insulin miktarlarındaki yüksekliği belgeledikten sonra hekim kontrolünde ilaç başlanabilir
« Son Düzenleme: Nisan 23, 2008, 20:46:36 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #113 : Ekim 16, 2007, 12:25:15 »
GİZLİ ŞEKER NEDİR?
                         
Reaktif hipoglisemi, diyabete ilerleyen yolun ilk durağı ise en son durak olan diyabet ile aradaki basamak ‘Gizli Şeker’ olarak kabul edilebilir. Bu dönemde şekere ait, çok su içme-idrara çıkma-ağız kuruması gib herhangi bir yakınma yoktur. Sorun daha çok kalb damar hastalığı, kan yağlarında yükseklik ve kilo fazlalığı şeklinde karşımıza çıkar.

Ülkemizde sıklığı nedir?

Ülkemizde 20 yaşının üzerindeki kişilerde gizli şeker sıklığı % 6.7’dir. Yaşam stilindeki farklılıklar nedeniyle her yörede farklılıklar gösterebilir. En düşük oran daha geleneksel bir yaşam stilinin devam ettiği Erzurum’da görülürken, İstanbul % 9.2 gibi bir değerle rekoru elinde tutmaktadır.

Nasıl tanı konulur?

Gizli şeker tanısı, ya açlık kan şekerine bakarak (Bozulmuş Açlık Şekeri) veya şeker yükleme testi (Şekere Toleransta Bozulma) yapılarak konulur. Normalde açlık kan şekeri 100 mg/dl değerinin altındadır. 2 defa tekrarlanan ölçümlerle açlık kan şekeri değerinin 126 mg/dl üzerinde olması durumda başka bir test yapılmaksızın kesin diyabet tanısı konulur. Ancak açlık kan şekerinin 100-125 mg/dl arasında bulunması ise Bozulmuş Açlık Şekeri olarak adlandırılır. Bu durumda yapılması gereken tetkik, şeker yükleme testidir. Şeker yükleme testinde 2. saatte bakılan değer normalde 140 mg/dl değerinin altında olmalıdır. Bu değer 140-199 mg/dl arasında bulunursa durum ‘Şeker Toleransında Bozulma’ (Gizli Şeker olarak adlandırılan tablo), 200 mg/dl ve üzerine bulursa ‘Şeker Hastalığı olarak kabul edilir.

Şeker yükleme testi yapılırken nelere dikkat edilmeli?

Şeker yükleme testi yapmadan önceki 3 günlük dönem süresince şeker metabolizmasını etkileyecek doğum kontrol hapları, kortizon, bazı tansiyon düşürücüler, kortizon gibi ilaçları doktoruna danışarak almamalıdırlar. Bunun dışında dikkat edilmesi gereken önemli bir konu,  herhangi bir kısıtlayıcı perhiz yapılmamasıdır. Karbonhidrattan daha zengin gıda alınması gereken bu 3 günlük sürede ekmek, hamurişleri ve tatlılar serbest olarak yenilir. Bu dönem süresince dikkat edilecek şeylerden biri de eğer yapılıyorsa bir egzersiz programına ara verilmesi gerekliliğidir. Özetle daha sedanter ve kötü beslenme şelinde özetlenecek bu 3 günün sonunda, akşam saat 21.00’de günün son yemeği yendikteN sonra, uyuyana kadar hiçbir şey yenilmemeli, yalnızca su içilmelidir. Sigara, çay-kahve gibi gıdalar artık gece alınmazlar. Ertesi sabah hiçbir şey yenilip içilmede mutlak aç-susuz olarak test başlar, ek bir öneri olmadıkça, şeker yükleme testinde 2 saat boyunda her yarım saatte bir kan örneği alınır. 2 saat boyunca kişi gezmemeli, dolaşmamalı, hep oturmalıdır. Belirtilen bu noktalar dikkat edilmemesi, testin souçlarının yanlış çıkmasına, boşuna sıkıntı çekilmesine neden olacaktır.

Şeker yükleme testinin zararı var mıdır?

Yanlış bir kanı vardır: ‘Benim daha önce şekerim yoktu, şeker yükleme testinin yapılması bende şekere yol açtı’. Şeker yükleme testinde alınan şeker miktarı çok önemli boyutlarda değildir. Bu test sadece varolan bir tablonun ortaya çıkmasını sağlar. Eğer şeker metabolizmasında bir sorun yoksa, bir tepsi baklava yenilse bile herhangi bir kan şekeri düzensizliği gelişmeyecektir. Test sırasındaki en fazla yakınmalardan biri bulantı-kusma şikayetleridir. Verilen glukoz sadace 1 bardakta eritilip içirilmeye çalışıldığında ortaya çıkan bir yakınmadır. Toplam glukoz 3 bardak suda eritilip, bir miktar limon sıkıldığında böyle bir sorun gelişmeyecektir.

Gizli şeker önemli midir?

Her şeyden önce, önlem alınmadığında vakaların üçte birinde belirgin şeker geliştiği için gizli şeker dikkate alınması gereken bir sorundur. Oranları biraz daha düşük olmakla birlikte, belirgin bir şeker hastalığında görülen tüm şekere bağlı komplikasyonlar gizli şekeri olan bireylerde görülebilir. Ancak bizi en çok ilgilendiren sorunlar daha çok kalb damar hastalıklaıdır. Bu süreç kalb damar hastalıklarının en sık görünmeye başladığı dönemin başlangıcıdır.

Gizli şeker tedavi edilebilir mi?

Gizli şekerin iki tedavi yöntemi vardır: Yaşam stil değişikliği ve ilaç tedavisi. Yaşam stil değişikliğinin, yani beslenmenin düzenlenmesi ve egzersiz başarı oranı çok yüksek bir tedavi şeklidir. Etkin bir şekilde uygulandığında kişilerin üçte ikisinde gizli şeker tablosu normale döner. İlaçla tedavide ilacın türüne bağlı olmak üzere, başarı şansı % 25 – 32 arasında değişir. Yani en iyi, maddi-manevi en ucuz tedavi, önlemektir. Unutulmaması gereken, gizli şeker tablosu geriledikten sonra alınan önlemler bırakılırsa, tablonun tekrar ortaya çıkacağıdır.
« Son Düzenleme: Nisan 23, 2008, 20:47:01 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #114 : Ekim 19, 2007, 00:24:42 »
GRİP VE SOĞUK ALGINLIĞI
                       
Grip Nedir?

Grip, burun, bronşlar ve akciğerden oluşan solunum sisteminde meydana gelen, Influenza A, Influenza B ve Influenza C virüslerinin neden olduğu yüksek derecede bulaşıcı viral bir enfeksiyondur. 1-2 hafta içinde hastalar genellikle iyileşirler ancak etkileri haftalarca devam edebilir. Bazı hastalardaysa hayatı tehdit edici komplikasyonlar (zatürre gibi) gelişebilir.
Tip dilinde İnfluenza olarak da bilinen grip, viral bir hastalıktır. Sağlıklı insanlarda ortalama bir haftada geçmesine rağmen; vücut direncini düşüren kronik hastalığı olan kişilerde (şeker, kalp-akciğer hastalıkları, AIDS vb.) ve yaşlılarda pnömoni (zatürre), menengoensefalit (beyin iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) gibi ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara yol açabilir. Bu tür risk grubundaki kişilere "yüksek risk grubundaki kişiler" denir.

Grip virüsü Orthomyxoviridae familyasına mensup örtülü bir RNA virüsüdür. Virüsteki nükleik asit 8 tane negatif anlamlı RNA'dan oluşur. RNA'nın kopyalanmasında hata oranı yüksek olduğu için, virüs genomu sürekli değişim halindedir. Ayrıca, aynı hücreyi birden fazla virüsün enfekte etmesi durumunda viral RNA parçaları birbirleriyle karışıp yeni genetik kombinezonlar oluşturabilirler. Bu nedenlerden dolayı vücudun bir grip türüne karşı kazandığı bağışıklık ertesi yıl ortaya çıkan yeni bir salgına karşı genelde etkisiz olur.

Sonbahar ve Kış aylarında görülür. En fazla görüldüğü yaptığı aylar Ekim - Mart aylarıdır. Grip son derece ciddi bir hastalık olup, en fazla görüldüğü kış mevsiminin en şiddetli hastalıklarından biridir. İşgücü kaybı açısından bakıldığında en yüksek maliyete yol açan hastalıkların başında yer almaktadır


Soğukalgınlığı Nedir?

Soğuk algınlığı sonucu oluşan enfeksiyonlarda etken %90 virüslerdir. Soğuk algınlığına neden olan 200 kadar değişik virüs tanımlanmıştır.

En sık görülen virüsler,
Rhinovirus %15-40
Coronavirüsler %10-20
Parainfluenza Virüsü %5-10
Respiratuar Sinsisyal Virüs %6
Soğukalgınlığı kişiden kişiye bulaşır. Başlangıçda bu bulaşmanın "damlacık enfeksiyonu" ile yani aksırma, öksürme ile etrafa saçılan damlacıkların içindeki virüslerin havada kalması ile olduğu sanılmaktaydı. Ancak şimdi mevcut kanıtlar bulaşmanın virusu almış hastanın elinden hassas insanlara geçmesi ve hassas bireylerin de nazal (ağız-burun) mukozalarına sürmeleri ile olduğu yönündedir. Bu nedenle soğuk algınlığının bulaşmasını engellemenin yolu ellerin sık yıkanmasıdır.

Yapılan araştırmalar havanın soğukluğunun soğuk algınlığı hastalığının başlaması ve seyretmesi ile ilişkili olmadığını göstermiştir. Üstelik bu araştırmalara göre psikolojik stres, üst solunum yollarını etkilleyen alerjiler ve adet dönemlerinin hastalığa yakalanma riskini artırdıkları saptanmıştır.

Soğuk algınlığına bir çok virüs sebep olabileceği için de vücut hiçbir zaman bu virüslerin tümüne direnç geliştiremez. Bu sebeple her sene tekrar tekrar soğuk algınlığı geçirilebilir.

Soğuk algınlığında,
Soğuk algınlığı tanısını koyup var olan belirtileri belirlenmelidir.
Belirtilere göre tedavi yapılmalıdır.

Belirtiler nelerdir ?

Ateş
Baş ağrısı
Eklem ve kas ağrısı
Yorgunluk hissi,
Akan ya da dolu burun
Hapşırma
Boğaz ağrısı
Göğüs doluluğu

Ne Yapmalı ?

Aşağıdaki durumlardan herhangi birinin görülmesi halinde ve belirtilerin geçmemesi durumunda mutlaka doktora başvurmak gerekmektedir.
39 C'yi geçen ateş
Sürekli yada çok kıvamlı balgam üreten öksürük
Nefes alırken ağrı
Devamlı kulak ağrısı
Şişmiş lenf bezleri
Yutkunurken zorlanma
« Son Düzenleme: Aralık 18, 2007, 18:21:07 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #115 : Ekim 19, 2007, 00:32:27 »
GRİP AŞILARI
                 
  Gribe neden olan çok sayıda virüs türü olduğu için, tamamen koruyan çok etkili bir aşı henüz geliştirilememiştir.       Sürekli yeni grip virüsleri meydana geldiği için her sene en yaygın olması beklenen virüs tipleri için aşı geliştirilir. Bu yüzden aşının koruyuculuğu en fazla %80'e ulaşır ve bulaştığı takdirde hastalığın daha hafif geçirilmesini sağlar. Aşı her yıl Ekim-Kasım ayları içinde yetişkinlerde tek doz, çocuklarda yarımşar doz olmak üzere uygulanmalıdır.

Aşı olması önerilen kişiler şunlardır:

65 yaş ve üstündeki kişiler.
Kronik hastalığı olan kişiler: Kronik kalp, akciğer, karaciğer, böbrek, şeker hastalığı ve benzeri hastaığı olanlar.
Bağışıklık sistemleri zayıflamış olan kişiler: Kanser hastaları, bağışıklık sistemi hastalığı olanlar, organ ve kemik iliği nakli yapılan kişiler.
Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve gençler.
Hastanelerde çalışan doktor, hemşire, hastabakıcılar; kreş ve huzurevleri çalışanları.
Yüksek risk grubundaki kişilerle yakın temasta olan kişiler
İlk 3 aydan sonraki hamile kadınlar
6. ayından itibaren bebekler

  Grip, virüs enfeksiyonu olduğu için tedavisi yoktur. Antibiyotikler tedaviye yaramazlar, çünkü antibiyotikler yalnızca bakterilere etki ederler. Yaklaşık bir hafta içinde hastalık kendiliğinden iyileşecektir; ancak 3-5 gün iyice dinlenmek gereklidir. Bol sıvı tüketilmesi de salgıların rahatça dışarı atılmasını sağladığından iyileşmeyi hızlandırır.

  Virüs, öksürük ve hapşırma ile yayılan damlacıklarla, ayrıca öpüşme ve tokalaşma gibi temaslar yoluyla da bulaşır. Bu nedenle hasta kişilere temas etmekten ve onlarla ortak eşya (havlu gibi) kullanmaktan sakınılmalıdır. Hasta olan kişi çevresindekilere hastalığı bulaştırmamak için eşyalarını ayırmalı, çok zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmamalıdır. Binlerce çeşit grip virüsü olduğu için ömür boyu kalıcı bağışıklığı yoktur.
« Son Düzenleme: Ocak 03, 2008, 20:10:19 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #116 : Ekim 19, 2007, 00:40:59 »
GRİP NASIL BULAŞIR?
                     
   Gribe neden olan influenza virüsü; hasta veya taşıyıcı kişilerin hapşırması ya da öksürmesi yoluyla kolaylıkla bulaşabilir. Virüs bulaşmış ellerle temas etmek veya öpüşmek de yine bu virüsün geçmesine neden olan diğer faktörlerden. Ayrıca grip hasta veya taşıyıcı kişinin tuttuğu kapı kolu, telefon ahizesi veya havlu gibi ortak kullanım eşyalarından da bulaşabiliyor. Hasta kişilerden çevreye saçılan virüs parçacıklarının havada asılı kalabilme yeteneğine sahip olması, bulaşıcılığı daha da artırıyor. Hasta kişinin kapalı bir ortama girip çıkması bile o ortamda bulunan kişileri virüsün bulaşması açısından risk altına sokuyor.
   Bu nedenle grip ev, iş yeri, okul, kreş ve toplu ulaşım araçları gibi kapalı mekanlarda çok kolay bulaşıyor. Virüsü kapmış ancak henüz belirgin yakınmaları olmayan, bir başka deyişle taşıyıcı kişiler de hastalığı bulaştırabiliyorlar. Eğer kişinin bağışıklık direnci güçlüyse, gribi hafif bir ateş yükselmesi ve halsizlik ile birkaç gün süren kuru öksürükle ayakta da geçirebiliyor. Bu kişiler iş ve sosyal ortamdan kopmadıkları için de virüs kolaylıkla başkalarına bulaşabiliyor.

TEDAVİ EDİLİRSE 1 HAFTADA, EDİLMEZSE 7 GÜNDE GEÇER
“Grip tedavi edilirse bir haftada, edilmezse 7 günde geçer” sözünden de anlaşılacağı üzere, bu hastalık kendi kendine de düzelebiliyor. Dolayısıyla grip, bağışıklık sistemi güçlü olan insanlarda genellikle endişe edilecek tablolara neden olmuyor. Gribal enfeksiyonda yatak istirahatının yanı sıra, gerektiği durumlarda yakınmaları hafifletmeye yönelik tedaviler de uygulanmaktadır. Örneğin ateş düşürücü ilaçlar verilebilir, kas veya eklem ağrılarını gidermek amacıyla ağrı kesicilerden yararlanılabilir. Yeni çıkan bazı ilaçlar da, ilk belirtilerin başlamasından sonraki 24 - 48 saat içerisinde alındığında, gribin daha kolay atlatılmasını sağlıyor. Bağışıklık sistemi güçlü olan çoğu insan için 5- 7 gün yatak istirahatı ve bol sıvı alımı bile yeterli oluyor.

TEDAVİDE SIK YAPILAN HATALAR
Halk arasında antibiyotiklerin gribal enfeksiyon üzerinde etkili olduğu yönünde yanlış bir inanış var. Ancak antibiyotikler bakteriler üzerinde etkili oldukları için grip tedavisinde hiçbir yarar sağlamazlar. Üstelik zararlı etkilere de sahip olabilirler. Solunum sistemimiz, bünyesinde yararlı bakterileri de barındırıyor. Gelişigüzel kullanılan antibiyotikler ise zararlı mikropları vücudumuzdan atmakla görevli olan bu bakterileri yok edebiliyor. Bunun sonucunda virüsler vücudumuza kolaylıkla girebiliyor ve çeşitli hastalıklara neden olabiliyor. Dolayısıyla, antibiyotikler hiçbir zaman hekim önerisi olmadan alınmamalı.

ÖLDÜRÜCÜ OLABİLİR Mİ?
İnfluenza virüsünün yol açtığı bir solunum sistemi hastalığı olan grip; aniden 39 - 40 dereceye kadar çıkan yüksek ateş, aşırı halsizlik, kuru öksürük, baş ağrısı, şiddetli kas ve eklem ağrılarıyla insanı yatağa düşürebilecek kadar ağır seyredebiliyor. Bu hastalık tablosuna kimi zaman bulantı, nadiren de kusma eşlik edebiliyor. Kuru öksürüğe balgam eklendiği takdirde çok dikkatli olunması gerekiyor. Bu belirti, gribin arkasından zatürree gelişebileceğine işaret edebiliyor. Dolayısıyla, özellikle balgamlı öksürüklerde zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak, yaşamsal önem taşıyabiliyor.

HANGİ HASTALIKLARA DÖNÜŞEBİLİR?
Grip, dikkat edilmediği takdirde larenjit, farenjit, sinüzit ve orta kulak iltihabına dönüşebiliyor. Sonbahar ve kış aylarında çocuklarda görülen orta kulak iltihaplarının yaklaşık yüzde 30-35‘inin nedeni olabiliyor. Daha da önemlisi; zatürree, menenjit, beyin ve kas iltihabı gibi yaşamı tehdit eden veya ölümle sonuçlanan hastalıklar da ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle, özellikle risk grubundaki kişilerin salgın mevsiminden önce grip aşısı yaptırmaları çok önemli.

GRİP AŞISININ ETKİNLİĞİ
Grip aşısı inaktive edilmiş influenza virüslerinden veya antijenlerinden yapılıyor. Aşı uygulandıktan sonra bağışıklık sistemi aşıdaki inaktif virüse karşı antikorlar oluşturuyor. Daha sonra, aktif virüsle karşılaşıldığında, önceden oluşmuş antikorlar enfeksiyon oluşumunu önlüyor veya ağır hastalık riskini azaltıyor.

NE ZAMAN YAPTIRMAK GEREKİYOR?
Grip aşısının mutlaka salgın başlamadan önce yapılması gerekiyor. Aşının etkisinin ortaya çıkması için aşağı yukarı 2-3 haftalık bir süreye ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla, grip aşısı için en uygun zaman sonbahar, özellikle de Eylül ve Ekim ayları.

HERKESE YAPILABİLİR Mİ?
Aşı, 6 aydan küçük bebekler, hamileliğin ilk 3 ayı içerisindeki anne adayları, yumurta ve tavuk proteinlerine alerjisi olan kişiler dışında herkese yapılabilir. Ayrıca, 38 derece üstünde ateşi olan hasta kişilerde, aşı uygulamasının ateş düştükten sonra yapılması gerekiyor.

AŞI TEKRAR EDİLMELİ Mİ?
Grip aşısında tek doz yeterli oluyor. Daha önce hiç grip aşısı yaptırmamış olan 8 yaşından küçük çocuklarda ise aradan en az 4 hafta geçtikten sonra ikinci doz aşılama yapılması gerekiyor. Grip aşısının her yıl tekrarlanması gerekiyor. Bunun nedeni ise, virüslerin her yıl kendilerini değiştirdikleri için, bir önceki yılın aşısının sonraki yıl koruyucu özelliğini yitirmesi. Genellikle 2 -3 hafta sonra etkili olmaya başlayan grip aşısının koruyuculuk süresi de 6 - 12 ay sürüyor. Aşının koruyuculuğu ise karşılaşılan virüsle aşının içerdiği antijenik yapının uyumuyla ilişkili. Aşıdaki antijenler virüsle ne kadar uyumluysa, korumanın da o kadar iyi sağlandığını belirtiyor.

HER YAŞTA AYNI KORUYUCULUĞA SAHİP Mİ?
Grip aşısı ile koruyuculuk, 65 yaş altındaki sağlıklı erişkinlerde yüzde 70-90 gibi yüksek oranlarda seyrediyor. İleri yaşlarda bu etki yüzde 30-40 oranında azalmakla birlikte, hastalığın hafif geçirilmesi sağlanıyor. Yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmalara göre, grip aşısının çocuklar üzerindeki koruyuculuk oranı ise yüzde 22-91 arasında değişiyor. Ancak antijenik yapıda büyük değişiklikler meydana gelmişse koruma etkisi tüm yaş gruplarında azalıyor veya aşı tamamen etkisiz hale geliyor.

YAN ETKİLERİ VAR MI?
Grip aşısının damar yoluyla verilmemesi gerekiyor. Aksi takdirde çeşitli komplikasyonların gelişebiliyor. Grip aşısı başka bir bölgeye yapılmak kaydıyla diğer aşılarla beraber de uygulanabiliyor. Aşı sonrası nadiren hafif geçen nezle türü bir tablo oluşabiliyor. Aşı yapıldıktan sonra enjeksiyon bölgesinde ender görülse de; kızarıklık, şişlik, morarma, ateş, kırıklık, titreme, yorgunluk, baş ağrısı, terleme, kas ve eklem ağrıları gibi yan etkiler ortaya çıkabiliyor. Çok rahat tolere edilebilen bu yan etkiler de 1-2 gün içinde kendiliğinden geçiyor. Ancak bu yan etkilerin dışında başka bir şikayet oluştuğu takdirde mutlaka bir doktora başvurulması gerekiyor.

DİKKAT..!
   Yumurtaya allerjin varsa,veya 38.5 dereceden yüksek ateşin varsa,grip aşısı yaptırma..!

« Son Düzenleme: Mayıs 22, 2008, 01:04:13 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı SERDAR

  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3999
  • ATABERKAY
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #117 : Kasım 01, 2007, 17:29:47 »
Zeka nedir?

Zeka gelişimi bebeklikten itibaren yetişkinlik dönemi de içine alan bir süreçte önemli değişiklikler geçirerek devam eder. Zeka, kişinin bellek, algı, soyutlama, gerçeği değerlendirme, kavramsallaştırma v.b. gibi bilişsel işlevlerini düşünebilme, öğrenme ve uyum amaçları için bütünleştirerek kullanabilme yetilerini içeren geniş bir kavramdır. Zeka ölçümü için değişik testler uygulanarak, zeka bölümü denen ve IQ terimiyle tanımlanan değerler elde edilerek kişinin zeka seviyesi belirlenir.

Zeka Geriliği nedir?

Zeka geriliğinin kişinin yaşına ve konumuna uygun işlevselliği gösterememesiyle belirlidir. Bunun yanı sıra motor gelişimi, dili kullanma yeteneği bozuk, anlama ve kavrama yaşıtlarından geride bir düzeydedir.

Zeka geriliği tanısı konması için, başlangıcının 18 yaşından önce olması ve ortalamanın altında zeka işlevselliğinin görülmesi, yani uygulanan zeka testinde 70 veya altında IQnun olması gerekir. Bunun yanında, iletişim, kendine bakım, ev yaşamı, toplumsal/kişiler arası beceriler, toplumun sağladığı olanakları kullanma, kendi kendini yönetip yönlendirme, okulla ilgili işlevsel beceriler, is, boş zamanlar, sağlık ve güvenlik alanlarından en az ikisinde o sıradaki uyum işlevinde eşzamanlı yetersizliklerin veya bozuklukların olması gerekir.

Sıklık

Araştırmalara göre, zeka geriliğinin yaygınlığı %1 olarak bildirilmektedir. Erkeklerde kızlardan daha sık gözlenir. Hafif derecede zeka geriliklerinin toplumda görülme oranı %2-3 iken orta ve ağır derecedekilerin oranı % 0,3 tür.

Nedenleri

Zeka geriliği nedenleri arasında en sık olarak kromozomal anormallikler görülmektedir (%40). Zeka geriliği olan kişilerin yaklaşık %35’inde genetik bir neden görülmektedir. Enfeksiyon, merkezi sinir sistemini etkileyen hastalıklar, travma ve toksinler gibi dış etkenler, doğum sırasındaki bazı travmalar ve doğumun uzun sürmesi, premature doğma gibi etmenler neden olarak gösterilmektedir. Bir kısmının ise nedeni bilinmemektedir. Çocukta belirli bir zihinsel kapasite olmasına rağmen çocuğun gelişim döneminde yetersiz uyarana maruz kalması ve gerekli eğitim ve öğretimin tam olarak verilememesi, değişik stres etkenlerinin aileyi etkilemesi, çocuğa ilginin az olması, nedeni ile de yapay bir mental motor gelişim geriliği veya var olan kapasitenin gelişmemesi görülebilmektedir.

Ayırıcı tanı

Tedavi için zeka geriliği ile karısan özel öğrenme bozuklukları ile ayrım yapılması gerekir. Özel öğrenme güçlüğü durumunda zeka normal veya normale yakın olmasına rağmen zihni fonksiyonların bazılarındaki yetersizlik yüzünden öğrenmede zorluk ortaya çıkar. Bu durumlar zeka geriliği değildir ve tedavileri mümkündür. Çocukta zeka geriliği olmadığı halde, yaşına uygun zihinsel yeterlilik gösterememesinin nedeni çocukta olabilecek psikiyatrik rahatsızlıklar olabilir. Bunlar arasında DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), çocukluk depresyonu, reaktif bağlanma bozukluğu sayılabilir. Bu durumlarda çocukta yapay bir mental motor gelişim geriliği görülebilir. Eğer bu yapay durumun nedeni ortadan kaldırılırsa zihinsel kapasite normal hale gelir.

Birlikte Bulunan Engeller ve Psikiyatrik Bozukluklar

Zeka geriliği olan kişi ayrıca bir veya birden fazla fiziksel veya ruhsal bozukluk gösteriyorsa buna çoğul engellilik denir. Çoğul engellilik eğitimsel, toplumsal ve iş uyumunda önemli etkiler yapar. Görme bozuklukları, işitme kaybı, konuşma ve dil sorunları, epilepsi ve serebral palsi gibi fiziksel engellerin yanı sıra psikotik bozukluklar, nevrotik bozukluklar, kişilik bozuklukları ve çocukluğun psikiyatrik bozuklukları, depresyon, mani, anksiyete bozukluğu ve fobiler gibi psikiyatrik rahatsızlıklar da birlikte bulunabilir. Hafif derecede zeka geriliği olan çocuklarda davranım bozukluğu yaygınlığı %33 dolaylarındadır. Zeka geriliği olan çocuklarda stereotipik davranışlara, kendine zarar verici davranışlara ve pika gibi yeme bozukluklarına da sık rastlandığı görülmektedir.

Dereceleri

Çeşitli zeka testleri ile çocukların zeka düzeyi hesaplanarak, sonuca göre zamanında yapılacak gerekli eğitim ile çocukların mevcut kapasiteleri artırılabilir. Zeka gerilikleri; zeka, bellek, görsel-mekansal yetiler, motor yetiler, sosyo-emosyonel davranış ve uyum yetenekleri gibi temel bilişsel alanların değerlendirildiği pikometrik yöntemlerle anlaşılır. Bu yöntemlerden en sık kullanılan yöntemler: 4-6 yaş grubu için Wechsler Okul Öncesi Çocuklar için Zeka Ölçeği, 6-16 yaş grubu için Weschler Çocuklar için Zeka Ölçeği, 2-18 yaş grubu için Stanford-Binet Zeka Ölçeği, Kaufman Çocuklar için Değerlendirme Bataryasıdır. Zeka geriliği ultrasonografi, amniyosentez, fetoskopi, korionik villus örnekleri gibi yöntemlerle doğum öncesinde de anlaşılabilir.

Hafif derece zeka geriliği:

50-69 arasında zeka bölümü olan çocuklar bu grupta yer alır. Zeka geriliklerinin yaklaşık %85’i bu gruptadır. Genellikle okula başlamadan önce zihinsel yetersizlikleri anne-baba veya çevre tarafından fark edilmez. Bu gruptaki çocukların motor gelişimi genellikle normaldir, bir miktar konuşma geriliği görülür. Günlük yaşamlarında birçok işi kendileri yapabilirler ve ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Yetişkin yaşlarında uygun bir destekle veya denetimle, çoğunlukla da kendi başlarına yaşayabilirler.

Orta derecede zeka geriliği:

35-49 arasında zeka bölümü olan çocuklar bu grupta yer alır. zeka geriliklerinin %10’u bu gruptadır. Bu çocuklarda anlama ve dil yetisi, kendine bakma işlevleri ve motor becerilerde gerilik vardır. Ancak denetimle kişisel bakımlarını yapabilirler ve karmaşık uyumun gerekmediği soysal aktivitelere katılabilirler. Özel eğitim uygulanırsa 2.sınıf düzeyinde okuma yazma ve saymayı öğrenebilirler ama düzeyden ileri gidemezler. Yetişkinlikte yeterli denetimle, fazla beceri istemeyen işlerde çalışabilirler ve toplum yaşamına uyum sağlayabilirler.

Ağır derece zeka geriliği:

20-34 arasında zeka bölümü olan çocuklar bu grupta yer alır. Bu çocuklara çok erken yaşlarda tanı konulur, belirgin motor gerilikleri vardır ve konuşma yetilerini ya geç ve çok az kazanırlar ya da kazanamazlar. Gerekli kendine bakım becerilerinin kazandırılması için eğitilebilirler. Yaşam boyu özel desteğe gereksinim duyarlar ve denetime bağımlı kalırlar.

Çok ağır derecede zeka geriliği:

20’nin altında zeka bölümü olan çocuklar bu grupta yer alır. Bu çocukların çoğunda zeka geriliğine neden olan bir nörolojik sorun vardır. Çoğunda ağır motor gerilik vardır ve bu nedenle hareketsiz kalırlar veya yardımla hareket edebilirler. Kendilerine bakmaları mümkün olmayıp gereksinimleri ancak başkaları tarafından karşılanabilir.

Tedavi

Zeka geriliğini tedavi edecek ilaç yoktur. Fakat zeka geriliği olanlarda ergenlik çağında ergenlik çağında görülebilecek saldırganlık, davranış bozuklukları veya psikiyatrik rahatsızlıklar için ilaç kullanılabilir. Genelde bu çocuklarda ayrıca görülebilen bedensel hastalıklar için de ayrıca tedavi gerekir.


Zeka geriliği olan çocukların tedavisi için, kendilerine bakabilmeleri ve ileride başkalarına bağımlı olmadan yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli becerilerin kazandırılması, mevcut kapasitelerinin tamamını kullanabilmeleri için gerekli eğitimin verilmesi ve ailelerinin psikolojik danışmanlık alması gereklidir. Eğitimlerinin belli bir seviyeye getirilmesi için mümkün olduğunca erken müdahale edilerek, eğitim sisteminde bu çocuklara daha fazla imkan tanınması önemlidir. Yetişkinlik döneminde aile üyesi, işçi, öğrenci, tüketicilik ve vatandaşlık gibi toplumsal rolleri üstlenebilmeleri önemlidir. Bu noktada çocukların bireysel farklılıkları ve yapabildikleri göz önüne alınarak eğitim gereksinimlerinin belirlenmesi ve gereksinimlerine uygun eğitim ortamlarının sunulması gerekir. Çünkü zeka geriliği olan çocuklar birçok özellikleriyle önemli bireysel farklılıklar göstermektedirler.

Çocukların ailelerinin, çocukların bakımı ve eğitimi için çok çaba ve zaman gerektiği için ekonomik ve psikososyal anlamda desteğe ihtiyaçları vardır. Aile, çocuğunun zeka geriliği olduğunu öğrendiğinde önce kabullenemez, kabullendiğinde ise suçluluk, öfke, çaresizlik ve umutsuzluk duyguları hisseder. Çocuklarını, ihtiyacı olan sevgi, şefkat ve ilgiden mahrum bırakabilirler, reddedebilirler ve kötü davranabilirler. Bu nedenle ailenin rehberliğe ve desteğe ihtiyacı vardır.

 

Serdar ERDOĞU
Kırmızıoğlu Eczanesi
Alaşehir/Manisa

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #118 : Ocak 02, 2008, 18:12:02 »
İSKEMİK KALP HASTALIĞI (İKH)
               
Sinonimi
          Koroner kalp hastalığı (KKH), koroner arter hastalığı (KAH), aterosklerotik kalp hastalığı (ASKH).
Tanımı
          Miyokardın ihtiyacı olan oksijenin yeterince karşılanamamasına bağlı olarak ortaya çıkan hastalığa iskemik kalp hastalığı denir.
Etiyolojisi
          İskemik kalp hastalığı koroner ve koroner dışı etkenlere bağlı olarak iki ayrı etiyolojik grupta ele alınmalıdır.

1- Ekstrakoroner iskemik kalp hastalığı nedenleri
a) Kalp dışı nedenler
Anemi
Akciğer hastalıkları
CO intoksikasyonu
Yüksek rakım
Kan viskositesinin arttığı durumlar (Poliglobüli, hiperfibrinojenemi gibi)
Ateş, tirotoksikoz, ağır bedensel zorlanma gibi oksijen ihtiyacının aşırı çoğaldığı durumlar
b) Koroner dışı kalp hastalıkları
Ritm bozuklukları
Kapak hastalıkları
Hipertansiyon + taşikardi (Koronerler normal olsa ve kritik sol ventrikül hipertrofisi olmasa bile, kalbin iş yükünün aşırı artışına bağlı olarak anginal yakınmalar ortaya çıkabilir)
2- Koroner kalp hastalığı nedenleri
a) Vasküler nedenler:
- Makroanjiyopatiler (olguların yaklaşık %90'ı): Epikardiyal koroner arterlerin aterosklerotik hastalığına bağlı olarak gelişen plakların yarattığı kritik darlıklar ve bunlardan kaynaklanan kronik semptomlarla giden veya aterom plaklarının akut trombus gelişimine yol açması sonucu gelişen akut semptomlarla seyreden tablolara koroner arter hastalığı denir. Ancak bu hastalar iskemik kalp hastalıklıların %85-90'ını oluşturduğu için anjiyografik olarak yanlış bile olsa iskemik kalp hastalığınin sinonimi olarak koroner kalp hastalığı terimi kullanılabilmektedir (Nadiren geçici bir etken nedeniyle koroner spazm ve buna bağlı iskemik kalp hastalığı bulguları gelişebilir).
- Mikroanjiyopatiler (Küçük damar hastalığı- Koroner send-rom X): Büyük epikardiyal koroner arterlerde anjiyografik olarak herhangi bir darlık olmadığı halde bunların intramiyokardiyal küçük, kılcalımsı dallarında miyokardiyal hipertrofi, D.mellitus, vaskülitler veya idiyopatik nedenler gibi etkenlere bağlı olarak bir yetersizlik, bunun sonucunda da iskemik semptom ve bulgular ortaya çıkar. İskemik kalp hastalığı olgularının yaklaşık %10'unda küçük damar hastalığı olduğu bildirilmiştir.
- Konjenital koroner çıkış anomalileri
- Konjenital miyokart köprüsü (Miyocardial bridge): Kısa bir koroner arter segmenti epikardiyal yüzeyden miyokardın içine doğru girip çıkar. Miyokardın kontraksiyonu sırasında bu bölgede kan akımı tamamen durur. Ve yine bu bölgede damardan beklenen fonksiyonel dilatasyon gerçekleşemediğinden ihtiyacın arttığı hallerde iskemi semptom ve bulguları ortaya çıkar.
- Embolizm
- Koroner mural kalınlaşma: Amiloidoz, radyasyon tedavisi, Hurler hastalığı, Psödoksantoma elastikum

          30 yaşından genç ve infarktüs tanısı alan tüm hastalarda etiyolojide; dislipidemi, miksödem, vaskülit (örneğin; PAN gibi) gibi sistemik nedenler araştırılmalıdır.
Epidemiyoloji
          İskemik kalp hastalıkları gelişmiş ülkelerde en büyük ölüm sebebidir. Erkeklerde hem kadınlardan daha genç yaşlarda ortaya çıkmakta, hem de 2 - 3 misli daha sık görülmektedir. Menapoz sonrası dönemde kadınların bu avantajlı durumu ortadan kalkmaktadır.
          İskemik kalp hastalığı olgularında ilk manifestasyon yaklaşık %55 oranında angina pectoris, yaklaşık %25 miyokart infarktüsü ve %20 civarında da ani ölüm olarak bildirilmiştir.
          Koroner Dolaşımın özellikleri ve anatomisi :
          Kalbimizi besleyen iki ana koroner arterimiz vardır: Sağ koroner arter (RCA) ve sol koroner arter (LCA). Sol ana koroner arter, ostiumundan 1.5-2 cm kadar sonra iki ana dala ayrılarak sirkumfleks (ramus circumflexus = Cx) ve sol ön inen (LAD = ramus interventricularis anterior) dallarını verir. Kalpte besledikleri geniş bölgeler nedeniyle sol koronere ait bu iki damar pratikte, terminolojik olarak sanki ayrı birer damarmış gibi, kalbin 3 koroner arteri varmış gibi, ele alınabilmektedir. Başka bir deyişle LAD, Cx ve RCA daki lezyonlara göre 1 damar, 2 damar veya 3 damar hastalığı terimleri kullanılmaktadır.
          Sol koroner arter insanların yaklaşık %80'inden fazlasında sol ventrikülün ön duvarını ve septumun büyük bir kısmını besler. Sağ koroner arterde sol ventrikülün diafragmatik duvarını (arka duvar) ve sağ ventrikülü besler. İnsanların %80-85'inde, AV nodal dal ve posterior descending arter (PDA=RIVP) sağ koroner arterden çıkar. Buna sağ hakim koroner dolaşım tipi denir. İnsanların %15-20'si kadarında ise sağ koroner hakimiyeti yoktur. Sağ koroner hakimiyeti olmayanların yaklaşık yarısında (PLV) posterior sol ventriküler arterler ve R. interventricularis posterior (PDA) sol koronerin dalı olarak çıkar ve sağ koroner oldukça kısadır. Crux'a bile gelemez. Bu duruma sol hakim koroner dolaşım tipi denir ve insanların yaklaşık %10'unda görülür. Sağ hakimiyetinin olmadığı diğer yarısındaysa dengeli (balanced) bir dolaşım vardır. PLV Cx'den çıkarken, PDA sağ koronerin dalı olarak çıkar. Ancak yine de dolaşım tipi ne olursa olsun sol koroner damarın kalbin büyük kısmını beslediğini akıldan çıkarmamak lazımdır. Hatta bu şekilde bir sınıflamanın yapılması eğitimde yanlış anlamalara yol açabileceği için kullanılmamalıdır. Bunun yerine, bir çok otör tarafından anatomik yapılanmanın açık bir şekilde kullanılmasının daha uygun olduğu ileri sürülmektedir.

          Koroner dolaşımın düzenlenmesinde diastol süresi ve koroner damar direnci gibi faktörler çok önemlidir. Koroner damar direncinde rol oynayan başlıca faktörler; epikardiyal koroner arterlerin lümen genişliği (proksimal komponent), intramiyokardiyal arteriyollerin direnci (distal komponent) ve sistolde intramiyokardiyal basınç artışının yol açtığı damar kompresyonudur (ekstravasal komponent).
          Normal sağlıklı insanlarda koroner dolaşım kapasitesi ihtiyaca göre 6 misli artış gösterebilmektedir.
          Kan dolaşımının düzenlenmesinde ve koroner direncin artıp azalmasında rol oynayan etkenlerin başında doku oksijenasyonu, parsiyel karbondioksit basıncı, osmolarite değişiklikleri, anaerobik metabolitler (laktat ve adenozin gibi), prostoglandinler, kininler, endotel kökenli gevşetici etkenler (EDRF gibi) ve endotelin gibi faktörler gelmektedir. Sağlıklı bir endotel tabakası ve bunun fonksiyonlarının sağlıklı olması, damar direncinin uygun düzeyde tutulması için şarttır.
          Hipertrofi, miyokardit, perikardit, ventriküler dilatasyon ve miyokardın fibrozisi gibi nedenler koroner direncin intramiyokardiyal komponentini arttırarak perfüzyonu bozabilirler.
          Taşikardilerde diastol süresi, yani koroner dolum süresi kısaldığı için perfüzyon olumsuz yönde etkilenebilir ve artmış oksijen ihtiyacı karşılanamayabilir.
          Hipertansiyon + taşikardili hastalarda hem işyükü artışı, hem de koroner perfüzyonun diastol süresi kısalığı nedeniyle yetersizleşmesi, özellikle beraberinde hipertansif kalp hastalığı da varsa, intramiyokardiyal komponentteki direnç artışının daha da artması nedeniyle, kısa sürede koroner yetmezliğe yol açabilir.
          Aort kapak hastalıklarında, bir taraftan diastolik kan basıncı düşüklüğü koroner dolum basıncını düşürdüğü için perfüzyon bozulur iken, diğer taraftan da intramural direncin artışı koroner dolumun daha da bozulmasına neden olur.
          Koroner damarlardaki stenozların distallerinde de perfüzyon basıncı düşüklüğü görülür ve bu bölgelerde yeterli perfüzyon sağlanamayabilir.
          Koroner reserv deyimi istirahatteki kan akımının, maksimum koroner dilatasyonu sağlandığında ortaya çıkan artışını ifade etmekte kullanılmaktadır. Normalde sağlıklı bir insandaki koroner kan akımının efora bağlı olarak %600 artabileceği, yani, koroner reservin %600'a dek çıkabileceği bildirilmiştir.

Koroner stenozun derecesine göre sınıflanması :

0: %25'ten az (Plak)
1: %25-49
2: %50-74 (Sadece sol ana koroner arterdeki %50 ve üzerindeki darlıklar kritiktir.)
3: %75-99 (Kritik darlık)
4: %100 (Tam tıkanma)
          Koronerlerde aterosklerotik tutulumun en sık görüldüğü yer, sağ koroner arterde akut marginal dalının (R.marginalis dexter) ayrıldığı noktayla, crux (PDA = R.interventricularis posterior'un ayrıldığı nokta) arasındaki kısımdır. Daha sonra sıklık açısından LAD'nin proksimal yarısında ve onun ardından da sağ koronerin ostiyumundan akut marginal dalına kadar olan kısmında görülür.
İskemik kalp hastalığının manifestasyon şekilleri :

1- Latent iskemik kalp hastalığı: Asemptomatik koroner kalp hastalığı: Sessiz iskemi
2- Manifest iskemik kalp hastalığı: Semptomatik kalp hastalığı
Angina pectoris
Miyokart infarktüsü
İskemik dilate kardiyomiyopati: İskemik sol kalp yetmezliği
Aritmiler
Ani Ölüm
                                          Dr.Cem Heper 
« Son Düzenleme: Mayıs 22, 2008, 01:17:41 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #119 : Ocak 03, 2008, 15:51:43 »
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) nedir?

Bir virüs  (Bunyaviridae ailesinden Nairovirus) tarafından oluşturulan bir infeksiyon hastalığıdır. İlk kez 1944 yılında Kırımda, daha sonra da 1969 yılında Kongo'da tanımlanarak günümüzdeki adı verilmiştir.

Hastalık nerelerde görülür?
 Doğu Avrupa ve özellikle eski Sovyetler Birliği bölgesinde görülür. Akdeniz, Çin'in kuzeybatısı, orta Asya,doğu Avrupa, Afrika, Orta Doğu ve Hindistan'da da görülebilir.

Nasıl yayılır ve insanlara nasıl bulaşır?
Özellikle Hyalomma grubu keneler bu virüs için taşıyıcı ve bulaştırıcıdır. Bir çok vahşi hayvan ve sığır, keçi, koyun gibi evcil hayvanlar, yaban tavşanı virüsün çoğalması için kaynak olabilir. İnsanlara geçiş virüsle bulaşmış hayvan kanı veya kenelerle olur. KKKA infekte bir insandan diğerine infekte kan ve ya vücut sıvılarıın teması ile geçebilir. Hastanelerde tıbbi cihazların yetersiz sterilizasyonu ve kontaminasyonu, enjeksiyon iğnelerinin tekrar kullanımı ile de bulaşma bildirilmiştir.

KKKA'nin bulguları nedir?
 Baş ağrısı, yüksek ateş, sırt ağrısı, eklem ağrısı, mide ağrısı ve kusma gibi yakınmalarla ani olarak başlar. Gözde, yüzde ve boğazda kızarma, üst damakta kırmızı noktacıkların (peteşi) oluşması sıktır. sarılık, ciddi olgularda ruh hali ve duyu algılamalarında değişiklikler görülebilir. Hastalık ilerledikçe, dödüncü günden itibaren başlayan ve iki haftaya kadar süren geniş alanda morluklar, ciddi burun kanaması, enjeksiyon yerlerinde kontrol edilemeyen kanamalar ortaya çıkabilir.

Nasıl tanı konur?
 KKKA ile uyumlu öyküsü olan olgularda dokunun mikroskopi incelenmesi ve immunhistokimya ile viral antijenin gösterilmesi veya kan veya dokuda virüs RNA'sının saptanması ile tanı konabilir.

İyileştikten sonra komplikasyonlar olur mu?
 İyileşmiş olan kişilerde uzun dönem etkilerle ilgili yeterli çalışma yoktur. İyileşme yavaş gerçekleşir.

Hastalık ölümcül müdür?
Belgelenmiş KKKA salgınlarında hastaneye yatırılan hastalardaki ölüm oranı %9-50 arasında değişmektedir.

Nasıl tedavi edilir?
 Birincil yaklaşım destek tedavisidir. Sıvı elektrolit dengesi, oksijenasyon ve hemodinamik desteğe dikkat edilmeli, ikincil enfeksiyonlar uygun şekilde tedavi edilmelidir. Virus in vitro olarak ribavirin isimli antiviral ilaca duyarlıdır. Tedavide yararlı olduğunu gösteren çalışmalar vardır.

Hastalık için kim risk altındadır?
 KKKA'nin endemik olduğu bölgelerde bulunan çobanlar, büyükbaş hayvanlarla uğraşanlar, mezbaha çalışanları risk altındadır. Endemik bölgelerdeki sağlık çalışanları hastalıklı kan veya kan ürünleri ile temas edebileceği için risk altındadır. Endemik bölgelerdeki büyükbaş hayvanlar ile temas edebilecek kişilerde hastalığa maruz kalabilir.

Nasıl korunulur?
 Tarım çalışanları ve hayvanlarla uğraşanlar açıktaki derilerine ve elbiselerine böcek kovucu ilaçlar sürmelidir. Keneler için en etkili böcek kovucular DEET (N, N-diethyl-m-toluamide) içerenlerdir. Eldiven ve diğer koruyucu giysilerin kullanılması önerilir.Kişiler hastalık belirtileri gösteren hayvan veya insanların kan ve vücut sıvılarıyla temas etmemeye özen göstermelidir. Sağlık çalışanlarının enfeksiyon kontrol önlemlerine sıkı sıkıya uyması gereklidir.
  Fare beyninden yapılmış, inaktive aşı üretilmiş ve Doğu Avrupa'da küçük ölçekli olarak kullanılmıştır. Fakat insanlarda kullanılmak için güvenli, etkin ve yaygın bir aşı mevcut değildir.

Isıran Kenenin Çıkarılması :


İnce bir cımbız veya forseps ile kene olabildiğince cilde yakın yerden tutulur. Ezmeden, sağa sola çevirmeden,yukarıya doğru düz bir hareketle ciltten uzaklaştırılır.
      Dr.Koray TUNÇ
« Son Düzenleme: Mayıs 22, 2008, 01:08:20 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #120 : Ocak 03, 2008, 16:01:46 »
HİPERLİPİDEMİ

Hiperlipidemi kanda yağların (kolesterol, trigliseridler ya da her ikisi) normalden daha yüksek düzeylerde olmasıdır.

Hastalığın Nedenleri - Risk Faktörleri:

Yaş faktörü
Ailede hiperlipidemi öyküsü
Şişmanlık
Yüksek yağ içeren diyet
Hareketsizlik
Orta ya da yüksek derecede alkol kullanımı
Sigara
Kontrolsüz diyabet
Tiroid bezinin yetersiz salgısı
Belirtiler ve Tanı

Genellikle kanda yüksek yağ düzeyleri belirti vermez. Bazen yağ düzeyleri çok yüksek ise tendonlarda ve deride ksantoma denilen yağ kitlelerine yol açabilirler. Trigliseridlerin aşırı yüksekliği (800 mg/dL ve üstü) karaciğer ve dalak büyümesi ve şiddetli karın ağrısı gibi pankreatit semptomlarının ortaya çıkmasına yol açabilir. Total kolesterol ölçümü için kan örneği günün herhangi bir saatinde alınabilir. Ancak HDL kolesterol, LDL kolesterol ve trigliseridlerin ölçümünden önceki en az 12 saat besin alınmamış olması gerekir.

Önlem ve Tedavi
Kolesterol ve doymuş yağ içeriği düşük diyet, LDL kolesterol düzeylerini düşürecektir. Egzersiz LDL kolesterolü düşürürken, HDL kolesterol düzeylerinin yükselmesine yardımcı olur. Her gün düşük miktarda alkol alımı HDL kolesterolü yükseltip LDL’yi düşürebilmesine karşılık, yüksek miktarda alkol alımı bunun tersi bir etki yapabilir.

Genel olarak yüksek kolesterol ve trigliserid düzeyleri olan kişiler için en uygun tedavi;

varsa fazla kiloları azaltmak
sigara kullanmamak
besinlerindeki toplam yağ ve kolesterol miktarını azaltmak
egzersizi artırmak ve eğer gerekiyorsa doktor denetiminde lipid düşürücü ilaç almaktır.
Ancak eğer kan lipid düzeyleri çok yüksek olup bilinen tedavilerle kontrol edilemiyorsa, bu tip olgularda belirli bazı kan testleri ile tanı koyularak, hastalığa özgü tedaviler planlanmalıdır.
                      -Merck Manual Home Edition-
 
 
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #121 : Ocak 03, 2008, 16:04:03 »
Hiperlipidemi Tedavisinde Statinlerin Yeri
  Hiperlipidemi kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde primer ve sekonder korumada değiştirilebilir major risk faktörlerinden biridir. Hiperlipidemi saptanan hastalardan hangisinin tedavi edileceği konusunda bugün için ortak bir görüşe varılmıştır. Aterosklerotik kalp hastalığı ve diğer risk faktörleri tedavi kararında göz önünde tutulmalıdır. Statinler, LDL-kolesterol düzeyleri yüksek olan hastalarda ve familyal hiperkolesterolemide ilk seçenektir. Pravastatin, simvastatin, fluvastatin, atorvastatin, rosuvastatin ve pitavastatin başlıcalarıdır. Pitavastatin dışındaki tüm statinler intestinal ve/veya hepatik düzeyde ilk geçiş eliminasyonuna uğrar. Statin hücre içine girdiği zaman biyosentetik kolesterol sentezini düşürür ve böylece hücre içinde kolesterol içeriği azalır. Bu azalmaya yanıt olarak kolesterol homeostazında işlev gören proteinlerin sentezi artar. LDL reseptörlerinin sayısının artması sonucu plazmadan LDL alınımı belirgin şekilde artar. Statinler pleiotropik etkiler de göstererek kardiyovaskuler olayların azalmasına katkıda bulunurlar. Endotelyal fonksiyonun düzeltilmesi, aterosklerotik plağın stabilitesinin artması, oksidatif stresin azalması ve vaskuler inflamasyonun azalmasına katkıda bulunur. Statinler ayrıca koagulatif ve fibrinolitik proçeslerde yararlı rol oynar. Statinler ayrıca endotelyal nitrik oksid sentazı (eNOS) stimüle eder. Doku tipi plazminojen aktivatör ekspresyonunu artırarak NO biyoyararlanımını arttırır ve endotel disfonksiyonunu düzeltir. Statinlerin en iyi bilinen ve kanıtlanmış olan pleiotropik etkisi hs-CRP seviyelerini azaltmasıdır. CRP ve lipoproteinlerin birlikte değerlendirilmesi aterosklerotik hastalık riskinin belirlenmesi açısından tek başına lipidlerden daha değerlidir.
Statinlerin doz–yanıt ilişkisi doğru orantılı değildir. Toksisite ile doz arasındaki ilişki ise doğrusaldır. Statinlerin pek çok yan etkisi olmakla birlikte çoğu hafif ve geçicidir. En sık görülen yan etki myaljidir. Transaminazlarda normalin 3 katı artış olması tedavinin kesilmesini gerektirir. Statinlerin gemfibrozil, fibratlar, nikotinik asid, siklosporin, eritromisin gibi ilaçlarla birlikte kullanılması rabdomyoliz ve hepatotoksisite riskini arttırır.

Dr. Adil AZEZLİ,Dr. Ayşe KUBAT ÜZÜM,Dr. Faruk KUTLUTÜRK
İç Hastalıkları AD, Endokrinoloji ve Metabolizma BD, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, İSTANBUL
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #122 : Ocak 23, 2008, 13:38:10 »
STENT NEDİR ?
                                      
Stentler, kafes yapısında, kücük metal tüplerdir. Ateroskleroz sonucu damarlarda gelişen darlıklar kan akımını engeller. Stentler bu darlıkların tedavisi için kullanılır. Bazen önce balon ile darlık genişletildikten sonra konabilir, bazen ise direk olarak darlık bölgesine yerleştirilir.
Balon ile darlık açılmasından sonra aynı yerde ani tıkanıklık veya zaman içinde tekrar darlık gelişebilmektedir. Bunun üstesinden gelmek için darlık bölgesinde mekanik destek sağlayıp ani tıkanmayı engelleyen, çoğunlukla paslanmaz çelikten yapılan stentler (kafes) geliştirilmiştir. Gerekli durumlarda balona ek olarak o bölgeye, yine balon yardımıyla stent konur.
Stentler kalp damar hastalıklarının tedavisinde bir devrim olmuştur: Daha önceleri önemli damar darlığı olan hastaların hepsi ameliyata verilirken balon-stent çağından sonra ameliyata verilen hasta sayısı önemli miktarda azalmıştır. Her ne kadar cerrahlar hastaların çoğunu ameliyat etmek taraftarı olsa da ameliyatın, mortalite (ölüm) ve morbidite (işten güçten kalma-sakatlık) oranları ve balon-stentin hasta açısından konforu (hastanede 1 gün kalış, birkaç gün içinde normal hayata geçiş vb) düşünüldüğünde anjiyoplastinin (balon-stent) yararı tartışılmaz.
                     
İlaçlı mı? İlaçsız mı?

Balon tedavisi ilk defa insan üstünde 1977 yılında yapılmıştır. Balon ile tedavi edilen hastalarda, balon yapılan darlık bölgesinde ani tıkanma ve yeniden daralma oranları oldukça sık oluyordu ve bu hastaların çoğu bypass cerrahisi için kalp damar cerrahisine veriliyordu. Stentler, balonlardan sonra oluşan yüksek oranda ani tıkanma ve yüksek oranda yeniden daralma problemlerinin üstesinden gelmek için geliştirildi ve büyük oranda da üstesinden geldi. Fakat bazı problemler hala devam ediyordu:

Stentler ilk çıktıkları zaman yalnızca metal olarak yapılmıştı (çıplak stent, bare stent, BMS). Bu stentler halen de yapılmakta ve kullanılmaktadır. Stent arter bölgesine yerleştirildikten sonra yabancı bir cisim gibi düşünüldüğü için kandaki pıhtılaşmadan sorumlu hücreler (trombositler) stent yüzeyine yapışır ve burada büyüyerek pıhtı oluşturur ve bu olay devam ederse stent, pıhtı ile tıkanır. Bu tahmin edileceği gibi oldukça tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Bu olayın olma oranı %1-2 civarındadır. Bu olayın olmaması için stent takılan hastalara aspirine ek olarak kan sulandırıcı bir ilaç daha (klopidogrel=plavix, karum, pingel vb) verilir. Fakat yine de bu ilaçlara rağmen pıhtı ile ani tıkanma olayı (akut tromboz) oldukça azaltılmasına rağmen sıfıra indirilememiştir. Pıhtı ile tıkanma zamanla azalır, çünkü vücut tarafından stentin iç yüzeyi zamanla endotel denilen ve damarın iç yüzünü örten bir hücre tabakasıyla kaplanır ve böylece stentin iç yüzü kan ile direk temas etmez ve yabancı cisim gibi algılanmaz.

Demek ki stentlerde istenmeyen olaylardan biri: pıhtı ile ani tıkanmadır (akut tromboz)
Stentin iç yüzünü kaplayan endotel bazen kendini durduramaz ve endotel hücreleri çoğalmaya devam eder. Sonuç olarak stent içinde darlık oluşur. Darlık tedavisi için kullanılan stentin kendisi darlık nedeni olur. Bu darlık gelişme oranı ilk 6 ay içinde en fazladır: %20-40. Yani çıplak stent takılan 100 hastanın 20-40'ında 6 ay içinde müdahale gerektirecek önemde darlık oluşmaktadır.

O halde stentlerde istenmeyen olaylardan bir diğeri ise yeniden darlık oluşmasıdır (restenoz).
Çıplak stentlerin istenmeyen bu olumsuz etkilerinden dolayı üzeri daralmayı önleyici bir ilaç ile kaplı (sirolimus, paclitaxel vb) stentler geliştirildi (ilaçlı stent, drug eluting stent, DES). Yapılan çalışmalarda gerçekten de, zamanla stentlerin içlerinde oluşan daralmanın bu stentlerde oldukça az olduğu anlaşıldı (%5-10). Daralmanın az olması, hasta yönünden büyük bir avantaj oluşturuyordu: tekrar müdahale gerekmiyor, hastanın şikayeti olmuyor, ameliyata gerek kalmayabiliyordu.

Fakat bu avantajına karşın ilaçlı stentlerin, büyük problemlerden diğerine olumlu bir etkisinin olmadığı görüldü. Pıhtı ile tıkanma yine oluşuyordu. Hatta stentten salınan ilaç, endotel tabakasının oluşma sürecini geciktirdiği için (bundan dolayı darlık oranı da azalıyor) stentin metal yüzeyi kanla daha uzun bir süre temas ediyor ve takıldıktan aylarca sonra bile ani pıhtı ile tıkanma oluşabiliyordu.

Bundan dolayı ilaçlı stentlerde aspirinle beraber kullanılan klopidogrel (plavix, karum, pingel vb) çıplak stentlere göre daha uzun süre (9 ay hatta daha fazla) kullanılıyor.

Sonuç

İlaçlı stentler yeniden daralmayı ve dolayısı ile tekrar müdahaleleri oldukça azaltmıştır.

Bunun yanı sıra pıhtı ile ani tıkanma, stentlerde hala bir problemdir ve bu oran, ilaçlı ve ilaçsız stentlerde benzerdir.

Yeniden daralma olasılığının yüksek olduğu ve olduğunda da problem çıkma ihtimalinin fazla olduğu durumlarda ilaçlı stentlerin sonuçları çok daha iyidir ve tercih edilmelidir: şeker hastalığı olması, nispeten ince damarlar, damarların başlangıç bölümlerindeki darlıklar, uzun darlıklar, vb.

İlaçlı stentler hala pahalıdır (tüm dünyada) ve çoğu sosyal güvenlik kuruluşu tarafından karşılanmamaktadır.

Problemlerin üstesinden gelmek için çalışmalar devam ediyor (eriyebilen stentler, yeni ilaçlar vb)

Balon anjiyoplasti

Balon anjiyoplastide, damar içindeki dar olan bölgede, özel olarak yapılmış balon, kısa süreli olarak şişirilerek darlık genişletilir. Daha sonra balon indirilerek geri alınır. Balon, aynı damarda birden fazla darlığa veya birden fazla damardaki darlıklara aynı seansta veya farklı seanslarda yapılabilir.
                       
Bir damar kesitinde balon işlemini görüyoruz. Darlığın olduğu bölgeye (darlığı ateroskleroz sonucu gelişen plak oluşturuyor) balon ilerletiliyor (A). Balon darlık bölgesine yerleştirildikten sonra şişirilerek darlık bölgesi genişletiliyor (B).Daha sonra,balon indirilerek geri alınıyor.
« Son Düzenleme: Kasım 23, 2008, 17:26:09 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #123 : Şubat 27, 2008, 15:48:55 »
TREMOR

Tremor, birbirine antagonist kasların istemsiz kasılmasına bağlı az veya çok ritmik bir harekettir. Üç tipi vardır:

-İstirahatte görülen tremor. İstirahat tremoru, statik tremor veya Parkinson tremoru adları da verilir.
-Bir amaca yönelik hareket sırasında ortaya çıkan tremor. İntansiyonel tremor da denir.
-Yerçekimine karşı bir postürün devamı sırasında ortaya çıkan tremor. Gergin bir şekilde öne doğru uzatılmış elerde görülür. Postüral tremor veya aksiyon tremoru olarak adlandırılır.

Statik Tremor
Parkinson hastalığında görülür. Saniyede 4-7 frekanslıdır. Ellerde hap yapma, para sayma hareketine benzetilir. Ayaklarda olduğu zaman pedal hareketi görünümündedir. Bazen dil, dudaklar ve çene de görülür. Heyecanla şiddetlenir, yani amplitüdü artar. İstemli hareket sırasında bir süre için kaybolur.

İntansiyonel Tremor
Serebellum hastalıklarında görülür. İstemli hareketin özellikle son aşamasında, yani hedefe yaklaşırken ortaya çıkar. Örneğin parmağın burna dokunacağı sırada veya dolu bir bardağa uzanıp tutarken iki yana doğru oldukça kaba osilasyonlar şeklindedir. İstirahatte kaybolur. Bazen de baş ve gövdede öne arkaya sallanmalar görünümündedir. Başın bu hareketine titübasyon denir.

Postüral Tremor
Normal insanlarda da yer çekimine karşı bir postürü sürdüren kaslarda ince bir tremorun varlığı ortaya konmuştur. Buna fizyolojik tremor adı verilir. Frekansı saniyede 10-12 dir. Heyecan, ruhi gerginlik, korku, yorgunluk, hipoglisemi, egzersiz ve tirotoksikozda amplitüdü artar, gözle görünür hale gelir.

Esansiyel Tremor
Postüral veya aksiyon tremorunun oldukça sık görülen patolojik bir şeklidir. Kalıtsal yönü olduğu zaman "familyal tremor", yaşlılıkta ortaya çıktığı zaman "senil tremor" adını alır. Genç yaşlarda ve familyal özellik olmadan görülen şekline ise "esansiyel tremor" adı verilir. Postüral tremorun bu üç tipi muhtemelen birbiriyle ilişkili tablolardır. Bazı yazarlar her üç tipi birden esansiyel tremor adı altında toplanmaktadır.

Esansiyel tremorun başlıca belirtisi ellerdeki titremedir. Genellikle tek elden başlar ve yıllar içinde çok yavaş ilerler. Hasta ellerini uzattığında belirgin hal alır. İlerlemiş olgularda yazı bozulur, fakat Parkinson hastalığında olduğu gibi mikrografi görülmez. Tanı bakımından önemli bir nitelik alkol alındığında tremorun azalıp kaybolmasıdır.

Hastaların bir bölümünde ellerdeki tremora ek olarak veya bağımsız şekilde başta tremor görülür. Bu titreme vertikal veya horizontal plandadır. Bazı hastaların seslerinin titrediği dikkati çeker. Gövde ve bacaklarda titreme nadirdir.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #124 : Şubat 27, 2008, 16:00:14 »
ASTERİKSİS
                     
Hasta elini ve parmaklarını gergin bir şekilde tutarak kollarını öne uzattığında bileğin ekstensor kaslarındaki tonik kontraksiyonun geçici olarak ortadan kalkmasıyla (periyodik inhibisyon) eller aşağı doğru düşer ve hızla ilk pozisyonuna veya onun biraz üstündeki bir plana çıkar. Kas kontraksiyonunun inhibisyonu sonucu olan ellerin yere doğru düştüğü sırada ekstensor kasların EMG'sinde elektrofizyolojik bir sessiz periyod görülür. Bu hareketler bir dakika içinde birçok kez tekrarlar. İlk olarak hepatik ensefalopatisi olan hastalarda tanımlanan bu istemsiz harekete, kanat çırpmaya benzetildiğinden "flapping tremor" adı verilmiştir. Üremide, seyrek olarak bazal ganglionların lokal hastalıklarında ve Wilson hastalığında da görülebilir.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #125 : Şubat 27, 2008, 16:27:18 »
KORE

Amaçsız ve düzensiz ani ve hızlı hareketlerdir. Ellerde ayaklarda oranla daha sık görülür. Bazen de dil, dudak, yüz ve omuz hareketleri görünümündedir. Ağır şekillerinde hastanın yazı yazma, yemek yeme gibi günlük aktiviteleri etkilenebilir.

Sydenham koresi:
Akut eklem romatizmasının major belirtilerindendir. Kızlarda daha sık olmak üzere çocukluk yaşlarında ortaya çıkar. Tekrarlamalar nadir değildir.

-Thomas SYDENHAM (1624-1689): On yedinci yüzyılın ünlü İngiliz hekimi. Adıyla anılan chorea minor'u, ayrıca gut, kızamık, kızıl ve malarya hastalıklarını etraflı olarak tanımlamıştır.

Huntington Koresi:
Otosomal dominan geçişli kalıtsal bir kore şeklidir. Çoğunlukla 20-50 yaşları arasında başar. Özelliği,koreik hareketlere ilerleyici bir demansın eşlik etmesidir. Mental belirtiler sinirlilik, geçimsizlik, kavgacılık gibi kişilik değişiklikleriyle başlayabilir.

-George Summer HUNTINGTON (1850-1916): New York eyaletinde East Hampton'da doğdu. Büyükbaba ve babası da aynı yerde hekim olarak çalışmıştır. Nörolojiye katkısı o bölgede görülen, kalıtımla geçen ve demansla birlikte giden, kendi adıyla anılan koreyi tanımlamasıdır.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #126 : Şubat 27, 2008, 16:47:18 »
Atetoz
Çoğunlukla ellerde ortaya çıkan, birbirini izleyen kıvrılma hareketleri şeklindedir. Ayaklar ve yüzde de görülebilir. Bu yavaş ve dalgalanan hareketler Cavalı dansözlerin kol ve el hareketlerine benzetilir. Koreik hareketlerden ani ve hızlı olmayışlarıyla ayrılırlar. Bununla beraber, bazı istemsiz hareketlerin hem koreye hem de atetoza benzeyebileceğini unutmamak gerekir. Bu durum da koreatetozdan söz edilir.
Doğuştan beyin hasarlı çocuklarda kernikterusta ve bazı dejeneratif bazal ganglion hastalıklarında görülür.

Hemibalismus
Vücudun bir yarısında görülen, kol ve bacağı tümüyle tutan, geniş amplitüdlü, şiddetli istemsiz hareketlerdir. Hareketin şiddetinden hasta kolunu-bacağını duvara çarpıp kendini yaralayabilir, yatak yüzeyine sürtünme sonucu derileri soyulabilir.

Torsiyon Spazmı
Dystonia musculorum deformans, torsiyon distonisi adları da verilir. Ekstremiteler, gövde ve boynun uzun aksları üzerinde geniş amplitüdlü yavaş kıvrılma hareketleri şeklindedir. Baş bir tarafa döner ve hasta vücudunun torsiyon hareketleriyle bükülüp garip bir postür alır. Torsiyon hareketlerine katılan kasların zamanla hipertrofik bir görünüm aldığı dikkati çeker.

Spazmodik Tortikolis
Boyun kaslarının ve özellikle sterno-mastoid kasın zaman zaman ortaya çıkan spazmodik kasılmalarıyla başın karşı tarafa doğru dönme hareketleridir. Bazı hastalarda ise boynun geriye doğru büküldüğü görülür. Bu tabloya da retrokolis adı verilir.

Nedeni çok iyi bilinmemektedir. Bazılarının, torsiyon spazmının parsiyel bir şekli olduğu, bir bölümünün de psikojen nedenlerden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Ayrıca boyun vertebraları ve sterno-mastoid kasın lokal patolojilerine bağlı sürekli tortikolis olguları da vardır.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #127 : Şubat 27, 2008, 16:52:17 »
İlaçlara Bağlı İstemsiz Hareketler :

Nöroleptiklerin hekimlikte yaygın şekilde kullanılmasıyla birçok akut ve kronik diskinezi ve distoni tabloları bildirmeğe başlanmıştır. Özellikle, fenotiazin ve butirofenon gruplarından ilaç alanlarda görülen bu yatrojenik istemsiz hareketlerin birkaç tipi vardır.

Akut Distoniler

Bunlar ilaca karşı bir tür idyosenkrazi belirtisi olarak tedavinin ilk günlerinde ve hatta tek bir doz almakla ortaya çıkarlar. Yüz, boyun, dil ve çenede ağır distoniler şeklindedir. Tortikolis, çenenin bir tarafa kayması, dilin dışarıya çıkması gibi istemsiz hareketler sık görülür. Bazen de göz kürelerinin bir yöne doğru zorlu deviyasyonu dikkati çeker. Buna akut okülojir distonik kriz adı verilir. Bütün bu hareketlere hastada büyük bir huzursuzluk ve panik hissi eşlik eder.

İlaca Bağlı Parkinson Sendromu

Bazı hastalarda nöroleptik tedavisinin genellikle ilk ayı, bazen de ilk haftası içinde akinezi, rigor ve tremordan oluşan yatrojenik bir parkinsonizm tablosu ortaya çıkabilir.

Tardiv Diskinezi

Aylarca süren, genellikle yüksek dozda nöroleptik tedavisi sırasında veya tedavi bittikten sonra ortaya çıkan istemsiz hareketlerdir. Başlıca ağız ve dili tutan çiğneme ve yalanma hareketleri şeklindedir. Ekstremitelerde koreik ve koreatetoid hareketler görülebilir. Antiparkinson ilaçlarla daha da şiddetlenirler. Nöroleptik arttırılınca geçici olarak durmaları tanı koydurucudur. Nöroleptik tedavisi devam ederken ortaya çıkanlar genellikle kalıcı niteliktedir.

L-dopa Tedavisinde Görülen Diskineziler

L-Dopa tedavisi sırasında ortaya çıkan diskineziler ayrı bir grup oluşturur. Kol ve bacaklarda koreik, atetoid veya karışımı hareketler dikkati çeker. Ayaklarda pedal hareketi, omuz oynatmalar, dil ve çene hareketleri görülür. Hareketler, ilacın etkisi ortadan kalkınca kaybolur. L-Dopa dozunun azaltılmasıyla kontrol altına alınabilir.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #128 : Mart 03, 2008, 19:51:22 »
MENENJİT
                       
Menenjit Nedir?
Menenjit beyni saran zarların iltihabıdır. Bu  iltihaba mikroplar neden olur. (virüsler veya bakteriler). Menenjit geçiren çoğu kişi bu hastalıktan tamamıyla kurtulurken, bazen ölümle de sonuçlanabilir. Ya da hastalık sonrası sakatlıklar kalabilir.
Menenjit, beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan, hemen tedavi edilmezse işitme kaybı, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir bakteriyel enfeksiyondur. Hastalığa yakalananların %95'i 5 yaş altındaki çocuklardır. Kalabalık ortamlarda bulunan çocuk ve erişkinler daha fazla risk taşırlar. Bazı virüs türleri de daha hafif bir menenjit tablosuna yol açabilirler. Ancak, bakteriyel menenjit tıbbi bir acildir.

Belirtiler Nelerdir?
Ateş, şiddetli başağrısı,halsizlik, iştahsızlık, ensede ağrı veya ense sertliği, bilinç bulanıklığı, uyku hali, kusma, parlak ışığa bakamama, ciltte basmakla solmayan lekeler, havale geçirme menenjitin belirtileri olabilir. Menenjit, birkaç gün süren bir üst solunum yolu enfeksiyonu veya barsak enfeksiyonu gibi de başlayabilir. Devamında çocuğun tablosu ağırlaşır, diğer belirtiler de ortaya çıkmaya başlar.

Bebeklerde belirtiler daha zor anlaşılabilir. Yüksek veya düşük vücut ısısı, huzursuzluk, kucağa alınınca geçmeyen ısrarlı ağlamalar, uyku hali, beslenmede isteksizlik, kafadaki bıngıldağın normalden bombe olduğu farkedilebilir.

Nasıl Bulaşır?
Mikrop, solunum yoluyla veya ellerle vücuda alınır.

Tanı ve Tedavi Nasıl Yapılır?
Bakteriyel menenjit, tıbbi bir acildir. Çocuğun durumundan şüphelenirseniz, hemen doktorunuza başvurmalısınız. Doktor, çocuğu muayene edecek, kesin tanı için beyin omurilik sıvısından örnek alacaktır ( Bu işlemin sanılanın aksine çocuğa herhangi bir zararı yoktur, işlemin yapıldığı bölgede sinir dokusu bulunmamaktadır ). Bakteriyel etken söz konusuysa, hemen antibiyotik tedavisine başlanacak, çocuk büyük olasılıkla hastanede izleme alınacaktır. Bazen, hastayla temastaki kişilere de koruyucu ilaç verilebilir. Eğer viral bir menenjit söz konusuysa, antibiyotiklerin tedavide yeri yoktur. Ağrı kesici, ateş düşürücü, sıvı tedavisi gibi rahatlatıcı yöntemlerle hasta takip edilecektir.

Menenjiti Önlemek Mümkün mü?
Hijyen kurallarına uymak, sık sık elleri yıkamak tehlikeli mikropların vücudumuza ulaşmasına engel olacaktır. Bu konuda, çocuklarımıza örnek olmalı, küçük yaşta iyi alışkanlıklar kazandırmalıyız.

Özellikle çocuklarda önemli menenjit etkenleri olan H.influenza ve Pnömokok adlı bakterilerden aşıyla korunmak mümkündür.
Anne sütü almanın, pekçok başka faydaları yanında, bebekleri menenjitten de koruduğu gösterilmiştir.

Menenjit aşısı kaç doz yapılır?
Menenjit aşısının kaç doz yapılacağı, başlangıç yaşına göre değişir. Eğer, bebeğe karma aşıyla birlikte 2 aylıkken menenjit aşısı da başlanırsa, ilk 6 ayda 3 doz, 1 yıl sonra da tekrar dozu olarak toplam 4 doz yapılır. Eğer, 6-12 ay arası başlanırsa, önce 2 doz, sonraki yıl da hatırlatma dozu olarak toplam 3 doz olacaktır. Eğer ilk 1 yaş içinde yapılmazsa, 1 yaş sonrası tek bir doz yeterli olacaktır.

Menenjit Aşısı Olan Menenjit Geçirmez mi?
 Ne yazık ki,geçirebilir. Kısaca menenjit aşısı olarak adlandırdığımız aşı, aslında Hemofilus İnfluenza adlı bir bakteriye karşı geliştirilmiş bir aşıdır. Bu bakteri, 6 yaş altında menenjitin en sık sebebidir, ama başka menenjit etkenleri de vardır. Aşılı kişi, bu diğer etkenlerin yol açtığı bir menenjite yakalanabilir. Neyse ki, olayın bir de iyi yanı var; Hemofilus influenza, çocuklarda menenjit dışında pek çok ciddi enfeksiyona daha yol açabilir, aşıyla tüm bunlardan korunmak mümkün olacaktır.

     Dr.Nilüfer TOPRAKÇI  - Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı


Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #129 : Mart 25, 2008, 01:12:28 »
TRİGEMİNAL NEVRALJİ-AĞRILI TİK
                                 
  Trigeminal nevralji yüzyıllardır bilinen, fizyopatolojisi hala tam anlaşılamamış, ancak ağrının kontrolünde çok çeşitli yöntemlerin uygulandığı ve bir oranda da başarının sağlandığı bir klinik tablodur. Ciddi ve şiddetli bu ağrı sırasında yüz kaslarında hep aynı tarzda oluşan ani kontraksiyon nedeniyle “ağrılı tik“ (tic douloureux) de denmektedir. Ağrıda etken trigeminal siniri taciz eden bir patolojik proses ise sekonder trigeminal nevraljiden bahsedilebilir ve tedavi bu prosese yönelik olacaktır. Ancak burada konu edilen idiopatik olarak da adlandırılan primer trigeminal nevraljidir.
  Trigeminal nevraljinin karakteristik görünümü, şiddetli ve ani başlangıçlı bir ağrı olmasıdır. Birkaç saniyeden bir dakikaya dek uzayabilmekte ve çoğunlukla yüzün bir yarısında trigeminal sinirin dağılım alanına uymaktadır. Ancak ağrı genelde yüzün alt yarısını tutar. Spontan olarak başlayabilir veya yüzde ve ağız içindeki bir tetik noktasının uyarılması sonucu ortaya çıkabilir. Bu tetik noktaya dokunmakla veya soğuk ve sıcak sıvıların alınmasıyla veya da rüzgara maruz kalmakla stimüle edilebilir. Ayrıca konuşma, çiğneme veya diğer yüz hareketleriyle de başlayabilir. Tekrarlaması tipik olarak paroksismaldir. Ağrı periyotları zamanla sıklaşır ve bir trigeminal daldan daha geniş alanlara yayılabilir. Bilateral trigeminal nevralji olguların yaklaşık % 3 - 6‘sında görülür. Bu olgularda multipl skleroz aranmalıdır.
  Yayınlanmış serilerde bayanlar olguların % 50 - 75’ini kapsar ve genelde 50 yaş sonrasının bir rahatsızlığıdır. Klinik bulgular aynı olmasına rağmen ileri sürülen etiolojik ajanlar ve olası patofizyolojik mekanizmalar farklı farklıdır.
  Trigeminal nevraljinin tanısı öyküden konabilir. Tetik noktanın hasta tarafından gösterilmesi anlamlıdır. Fizik ve nörolojik muayene ile birlikte yer kaplayan bir oluşumu ekarte etmek amacıyla gelişmiş nöroradyolojik tetkikler yapılmalıdır. Ayırıcı tanıda fasial ağrı sendromları; glossofarengial nevralji, post-herpetik nevralji, Raeder’ in paratrigeminal nevraljisi, genikulat nevralji, Sluder nevralji, temporomandibüler eklem hastalığı, vasküler başağrısı, post-travmatik fasial nevralji, dental, orbital veya sinüs orijinli ağrılar, gerilim başağrıları düşünülmelidir.

  Tedavi yöntemleri

   Farmakoterapi
Phenytoin ve karbamazepin gibi antikonvülzanlar trigeminal nevralji ağrısının kontrolünde kullanılmaktadır. Phenytoinin karbamazepine göre daha ucuz ve yan etkisinin daha az olmasına karşın, ağrı kontrolünde etkinliği azdır. Güncel yaklaşımda ilk olarak medikal tedavi denenmelidir. Yeterli ağrı kontrolü sağlayamaması veya yan etkisinin ortaya çıkması durumunda diğer ajanlar denenmelidir. İlacın serum konsantrasyonun ağrı kontrolüyle paralel seyretmemesi nedeniyle kontrol sağlanıncaya veya toksisite oluncaya dek doz artırılabilir. Phenytoin için standart doz 300-400 mg/gündür. Karbamazepin ise 100-200 mg/gün başlanmalı ve doz ağrı kontrolü sağlanıncaya dek artırılmadır. Bu doz genelde toksik bulguların ortaya çıkmaması için 1200 mg/gün’ü geçmeyecek şekilde ayarlanmalıdır. Karbamazepin, hematosupresyon veya hepatik disfonksiyon yapabileceğinden hastanın periyodik olarak kan tablosu ve karaciğer fonksiyonları değerlendirilmelidir. Ayrıca, baklofen ve klonozepamında medikal tedavide kullanılabilmektedir.
  Her ne kadar bu ajanlar başlangıçta ağrı kontrolü sağlasalar bile zamanla etkilerini yitirmekte ve cerrahi müdahaleye gerek duyulmaktadır.

Genel olarak analjezik tedavinin trigeminal nevralji ağrısında yeri yoktur.
                               
Destrüktif Yöntemler
Medikal tedaviye rağmen ağrı kontrolünde yeterli yanıt alınamayan veya yan etkileri nedeniyle bu tedavileri kesilmek zorunda olan trigeminal nevraljili olgularda çeşitli cerrahi tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.

Trigeminal Sinire Alkol Blokajı
Lokalize trigeminal nevralji tedavisinde, trigeminal sinirin etkilenen periferal kısmına (supraorbital sinir, infraorbital sinir, trigeminal sinirin ikinci veya üçüncü dalı) alkol enjeksiyonu uygulanabilir. Bu gibi enjeksiyonlar poliklinik şartlarında uygulanabilir ve gerektiğinde tekrarlama kolaylığı mevcuttur. Ağrı kontrolünde etkinlik için ortalama süre supraorbital sinir için 8.5 ay, infraorbital sinir için,trigeminal sinirin ikinci dalı ve üçüncü dalı için 12 aydır.
  Bu uygulamanın belirgin dezavantajı geçici duyu kaybı veya parestezilerdir. Duyunun geri dönmesi, sinirin rejenerasyonuyla oluşmakta ve bu arada nevraljik ağrı tekrarlamaktadır. Ek olarak 3. dala yapılan uygulamalarda motor dalında etkilemesiyle masseter güçsüzlüğü görülebilmektedir. Loew, alkol uygulamasının ağrı kontrolü üzerinde etkinliğinin radyofrekans (RF) termokoagulasyona kyyasla üstün olmadığını RF termokoagülasyonun kontrollü bir yöntem olması yanı sıra, uygulama açısından kolay bir yöntem olduğunu bildirmiştir.
  Ağrı kontrolünde daha etkin ve kalıcı yöntemler araştırılmış ve gasser ganglionuna farklı tipte sıvılar enjekte edilmiştir. Bu amaçla alkol yanı sıra sıcak su, gliserinli fenol bileşikleri kullanılmıştır. Alkol uygulanan geniş bir seride ağrı kontrolünün 3 yıldan fazla olduğu bildirilmiştir. Ancak masseter paralizisi, nöroparalitik keratit gibi ciddi komplikasyonların yüksek oranda gözlenmesi bu yöntemin en önemli sakıncalarını teşkil etmektedir. Hå kanson tarafından tanımlanan bir teknikte trigeminal sisterne tantalum emdirilmiş gliserol enjekte edilmektedir. Sonuçlar RF termokoagülasyonla kıyaslanabilir düzeydedir. İnfraorbital sinire alkol enjeksiyonu halen uygulanan uzun süreli etkili olmayan bir yöntemdir.

Trigeminal Dalın Avulziyonu (Periferik Nörektomiler)
  Trigeminal sinirin periferik dallarının avülzyonu veya kesilmesi alkol enjeksiyonuna göre daha etkin bir yöntemdir ve daha uzun etkilidir. Bu uygulamanın uygun olduğu dallar supraorbital / supratroklear / infratroklear ve lakrimal sinirler, infraorbital, inferior alveolar, lingual ve mental sinirlerdir. Serilerde ağrı kontrolünün 24-38 ay olduğu bildirilmiştir.

Periferik nörektominin de, alkol enjeksiyonu gibi duyu kaybına neden olmasy dezavantajları içerisinde sayılabilir. Rejenerasyon ve duyuların kazanımı ağrının yinelemesi ile birliktedir.

Subtemporal Retrogasserian Nörotomi
  Çeşitli tekniklerle orta fossaya ekstradural olarak girilebilmekte ve retrogasserian nörotomi yapılabilmektedir. Frazier tarafyndan Hartley-Krause tekniği geliştirilerek yeniden uygulamaya konmuştur. Sensorial liflerin kesilirken motor liflerin korunması amaçtır. Ancak ağrı kontrolünde her zaman etkin olamaması yanı sıra, ciddi morbidite ve % 1-3 oranında mortalite içermesi bu uygulamayı kısıtlamaktadır.

Suboksipital Retrogasserian Nörotomi
  Walter Dandy, suboksipital yaklaşımla pons yanında trigeminal sinirin ana sensorial liflerini kısmen veya total olarak kesmekle ağrı kontrolü sağlamayı hedeflemiştir. Motor liflerin kolaylıkla korunabilmesi bu yöntemin üstünlüğüdür. Günümüzde mikrovasküler dekompresyon (MVD) amaçlı eksplorasyonda, vasküler kompresyona ait bir bulgu saptanmadığında bu yönteme dönülebilmesi avantajıdır.

Trigeminal Traktotomi
  Sjöqvist tarafından tarif edilmiştir. Bulbusta desenden trigeminal traktusa cerrahi insizyon yapılmasıdır. Son yıllarda, stereotaktik olarak uygulanan bu yöntemin başarı oranı az ve komplikasyon oranı yüksektir.

CT-Guided Trigeminal Traktotomi
  Kanpolat tarafından tarif edilmiştir. Bilgisayarlı tomografi kontrolünde trigeminal traktusa lezyon yapmak amaçtır.

Perkütanöz Trigeminal Radyofrekans Termokoagülasyon
  Kolay uygulanabilmesi ve tekrarlanabilmesi, genel anesteziye gereksinim göstermemesi, düşük mortalite ve morbiditesi ile hospitalizasyon süresinin kısa olması gibi birçok avantajı taşır. Klinikte daha çok tercih edilen bu yöntem 103 olguya uygulanmış, bir yıllık izleme döneminde 32 hastada (% 31.1) rekürrens gözlenmiştir. Serimizde, kornea refleksinde azalma % 10.8 oranında görülürken bu oran takiplerde % 4.9 'a gerilemiş, aynı refleksin tamamen kaybolduğu 3 olguda ise bir düzelme görülmemiştir. Parestezi minör de denilen ılımlı parestezi olguların % 27.2 'sinde, parestezi major % 1.9 'unda saptanmıştır.

Diğer uygulamalara göre kontrollü bir yöntem olması (sadece duyu liflerinde hasar oluşturabilmesi), tekrarlama ve uygulama kolaylığı yanı sıra genel anesteziye gereksinim duyulmaması da üstünlükleri arasındadır.

Radiocerrahi
Leksell tarafından kullanılmıştır ve yüksek enerjili radyasyonun stereotaktik olarak trigeminal gangliona odaklanmasıyla yapılmaktadır. Sonuçları ve komplikasyonları henüz netleşmemiştir.

Destrüktif olmayan Yöntemler
Mikrovasküler Dekompresyon (MVD) / Kompresyon Operasyonları
MVD operasyonu V. sinirin eksplorasyonuna izin veren bir yöntemdir. Trigeminal nevralji oluşumunda, vasküler bir yapının (arter ve / veya ven) trigeminal sinir üzerindeki basısı etken olarak düşünülmektedir. Girişim şekli yönünden mortalite ve morbiditesinin bulunması yanı sıra kompresyona neden olduğu ileri sürülen vasküler yapının operatif pozisyonla farklı yorumlanabileceği gibi çekinceleri vardır.

Mullan foramen ovaleden perkütan olarak yerleştirilen Fogarty kataterini kısa süreli şişirerek destrüksiyon amaçlamıştır. Bu yöntemde ağrı kontrolü oranları düşüktür. Ancak radyofrekans jeneratörü gibi pahalı ekipmanlara oranla ekonomik bir yöntemdir.

Trigeminal nevralji 'nin öncelikle medikal olarak tedavisi denenmeli ve ağrı kontrolünde başarı elde edilemediğinde cerrahi tedavi seçenekleri gözden geçirilmelidir. Yöntem seçiminde etkin ağrı kontrolü yanısıra, mortalite ve morbidite oranları göz önünde tutulmalıdır. RF ile termokoagulasyon, mortalite ve morbiditesinin düşük olması ve selektif branş lezyonu oluşturabilmesi nedeniyle tercih edilen bir yöntemdir. Lokalizasyonu saptamada stimülasyonun kullanılabilmesi, uç sıcaklığının monitörizasyonu ve kontrol edilebilmesi, RF kullanımının teknik üstünlükleridir. Hasta seçiminde kullanılan başlıca kriterler arasında, en az bir yıl süreyle medikal tedavi kullanılmasına karşın ağrı kontrolünde başarısızlık, medikal tedaviye ait intolerans veya toksik belirtiler görülmesi sayılabilir. Genel anesteziye gerek duyulmaması nedeniyle ileri yaşlardaki hastalara da uygulanabilir. Bu yaş 1100 hastalık bir seride 95' dir. Ancak ileri yaşlardaki hastalarda, parestezi ve dizestezi oranlarının daha yüksek bulunmasına neden olarak, bu yaş gurubunda prosedür sırasında kooperasyon kurmadaki güçlük gösterilmi?tir. Ayrıca foramen ovalenin trepenizasyonuna dek iyi bir lokal anestezi veya kısa süreli genel anestezi uygulanması ve görülebilecek kardiak ve metabolik problemler için gerekli önlemler alınmalıdır.

Daha önce belirtildiği gibi görülen komplikasyonların oranı, uygulanacak yöntemin seçiminde önemli bir rol oynamaktadır. RF uygulamasynda en sık görülen komplikasyonlardan biri ılımlı derecede parestezi (parestezi minör) ve dizestezilerdir. Serilerde % 2 ile % 56 olarak rapor edilen parestezi minör bizim serimizde % 27.2 oranında görülürken, parestezi major serilerde % 2 - 5, bizim serimizde ise % 1.9 oranynda gözlenmiştir. En çok korkulan komplikasyonlardan olan anestezi doloroza, serilerde yaklaşık % 1-2 oranynda bildirilirken, serimizde bu komplikasyona rastlanılmamıştır.

Kornea refleksinde azalma % 2 - 9.8 ve nörojenik keratit % 0.3 - 4.9 oranında görülmektedir (14,15,22,23). Serimizde, kornea refleks azalması % 10.8 (olguların 2 yıllık takiplerinde oran % 4.9 'a düşmüştür), kornea refleks kaybı 3 olgumuzda (% 2.9) gözlenmiştir. Bu olgulardan birinde V1-V2 innervasyon sahasında ciddi anestezi oluşmuştur.

Diğer bir komplikasyon olan masseter güçsüzlüğü serilerde % 2.8-43 oranında rapor edilmektedir. Siegfried 'in serisinde başlangıçta % 30 olan bu oranın 1 hafta sonra % 5 'e, 1 yıl sonra sıfır düzeyine indiği , Kanpolat ve ark. 'nın serisinde ise % 2.8 olan bu bulgunun 2-3 ayda düzeldiği bildirilmiştir (22). Serimizde ise uygulama sonrası % 13.6, bir ay sonra ise % 3.9 olarak bulunmuş, 6 ay sonra ise tamamen düzelmiştir. Genellikle bu bulgunun geçici olduğu ve axonotmesis olarak yorumlanması gerektiği bildirilmiştir.

RF uygulamasının başarısını değerlendirmede en önemli kriter rekürrens oranıdır. Gerçek anlamda rekürrens oranının saptanması için uzun süreli takipler gerekmekle birlikte, başarı oranlarının serilerdeki farklılığı rekürrens kavramının yorumlanmasına ve tanımına, demografik hasta popülasyonlarındaki etyolojik ayrılıklara ve uygulanan RF tekniklerindeki farklılıklara bağlanabilir. Takip süreleri ve hasta popülasyonlarynyn birbirinden oldukça farklı olması nedeniyle serimizle karşılaştırmada, klasik referansları almayı uygun gördük. Bunlardan 500 olguluk Siegfried 'in serisinde kısa süreli başarı oranı % 98,1, uzun süreli başarı oranı % 95.7 olup takip süresi 8-57 aydır . Kanpolat 'ın serisinde 1027 idiopatik trigeminal nevralji'li olguda başlangıç başarı oranı % 97.66, erken nüks oranı % 5.45 ve 10 yıllık takipte % 59.22 olarak bildirilmiştir. Tew 'in 950 olguluk serisinde % 86 başarı oranı bildirilmekte olup ortalama takip süresi 8 yıldır. 274 olguluk Sweet'in serisinde 4 yıllık takip süresinde başarı oranı % 78 'dir. Diğer serilerde ortalama 24 aylık takiplerde % 6-46 rekürrens oranı saptanmıştır. Beş yıllık takip süresi olan serilerde bu oran % 53'lere kadar düşmektedir.

Diğer cerrahi teknikler içerisinde yer alan perkütan retrogasserian gliserol rizotomi (PRGR), 1975'ten bu yana uygulanan bir yöntem olup, komplikasyon çeşitleri ve oranları RF'den çok farklı değildir.Uzun süreli takiplerde rekürrens oranı % 10-57 arasında değişmektedir. Trigeminal nevraljili 40 hasta üzerinde tek seans uygulanan RF ile PRGR' in karşılaştırıldığı bir seride PRGR' nin RF'e göre daha az etkili olduğu, kornea duyu kaybının oluştuktan sonra RF' de görülen gerileme ve iyileşme oranının PRGR 'de daha az olduğu, RF uygulamasının sensorial kayıp için daha kontrollü bir yöntem olduğu bildirilmiştir.

MVD ise nöroablatif prosedürlerin daha önceden uygulanmış olması kontrendikasyon teşkil etmemektedir. Ancak yapılan bir çalışmada sadece MVD uygulanmış olgularda başarı oranı % 91 iken, daha önce RF uygulanmış olgularda bu oran % 43 olarak bulunmuştur. Bu farklılığın uygulanan destrüktif prosedür nedeniyle MVD 'nun etkili olmasını engellediği ileri sürülmüştür. Bu teknikte hastanın tahmini ya?am süresinin en azyndan 5 yıl olması ve genel anezteziye kontrendikasyon bulunmaması yeterlidir. Janetta olgularının % 90 'ında vasküler bası saptadığını ve 4.5 yıllık takipte olguların % 11'inde rekürrens gözlediğini bildirmiştir. Bu oran Apfelbaum' un serisinde % 5'dir. Sensorial kayıp oluşturmayan bu teknikte vasküler kompresyonun tahmin edildiği kadar çok yüksek olmadığı, explore edilen olgularda düşük oranda belirgin kompresyon saptandığı, diğer olgularda MVD'a ek olarak parsiyel sensorial rizotominin yapılmasının iyi sonuç alınmasında gerekli olduğu son yıllarda yayınlanan serilerde belirtilmektedir. Günümüzde kullanılan modern anestezi ve cerrahi yöntemlerle MVD' da mortalite ve morbidite oranlarının düşük olmasına karşılık, uygulanabilecek tüm bu teknikler hakkında hastaya detaylı bilgi verilmesi, seçimin hastayla birlikte yapılması gerektiği kanısındayız.

   Prof. Dr. Erdal Çetinalp, Y. Doç. Dr. Alp İskender Göçer (ÇÜTF Nöroşirürji Anabilim Dalı)

Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #130 : Mart 25, 2008, 22:05:46 »
BAŞ AĞRILARI
                   
  Baş ağrıları en sık karşılaşılan ve teşhisinde en fazla güçlük çekilen hastalık belirtilerinden biridir. Baş ağrıları kendisi bir hastalık olduğu gibi çoğu zamanda altta yatan bir hastalığın belirtisidir. Ağrıların çoğunda kas gerginliği, damarsal faktörler veya her ikisi birlikte bulunur.
  İnsanların %60-70 kadarı hayatlarının herhangi bir döneminde baş ağrıları ile karşılaşmaktadır. Herhangi bir şikayetle doktora başvuran hastaların hemen hemen yarısında baş ağrısı vardır, ancak bunların sadece %10 kadarında baş ağrısı en önemli problemdir.
                         
Baş ağrılarının sınıflandırılması:

Migren
Gerilim tipi baş ağrısı (tension headache)
Küme baş ağrısı (cluster baş ağrısı, horton nevraljisi, histaminik baş ağrısı)
Sinüs baş ağrısı
Posttravmatik baş ağrısı
Kafa içi basınç artışına bağlı baş ağrısı
Kombine durumlar
                     
Migren nedir?
  Migren (yarım baş ağrısı) çok yoğun, şiddetli daha çok 10-30 yaşları arasında başlayan 50 yaşından sonra azalan ve nöbetler halinde seyreden bir baş ağrısıdır. Kesin sebepleri bilinmemekle birlikte hastaların %60-80 inde genetik faktörlerin rolü vardır. Genellikle tek taraflıdır, bazen iki taraflı olabilir. En sık tuttuğu bölge şakaklar, göz çevresi ve alındır. Dakikalar, saatler veya günler sürebilir. Hasta nöbetin geleceğini önceden hissedebilir. Bulantı, kusma ve ışıktan rahatsız olma olabilir. Kadınlarda daha sık görülür. Hastanın bütün tetkikleri normal çıkar. Migren olduğu düşünülse bile baş ağrılı hastalara tomografi, MR, sinus filmleri, boyun filmleri çektirilmelidir.
  Tedavisinde; stresten uzak kalmak, iyi istirahat, iyi uyku, gürültü ve aşırı ışıktan kaçınma gerekir. Bazı gıdalar ve ilaçlar migren nöbetini başlatabilir (çikolata, kırmızı şarap, peynir, doğum kontrol hapları). Ayrıca migren nöbetlerinden kaçınmak için ve tedavi için birçok ilaç geliştirilmiştir. Migren tedavisinde doktordan yardım istenmelidir.

Gerilim tipi baş ağrısı (tension headache)
  Zorlayıcı olmayan devamlı bir ağrı vardır. Başlangıçta ensede olur, sonra mengene ile sıkıştırıyor gibi bütün başa yayılır. Günlerce sürebilir, akşamları ağrı daha da artar. Stres, aile ve iş problemleri ağrıyı ortaya çıkarır veya arttırır. Boyun bölgesi kaslarında sertleşme vardır.
  Tedavisinde ağrı kesiciler, kas gevşeticiler, ve stresi ve anksiyeteyi giderici ilaçlar kullanılır. Sıcak bir duş, sauna, türk hamamı, masaj hastaların çoğunu rahatlatır. Boyun bölgesine yönelik sıcak ve soğuk uygulamalar, TENS, boyun kaslarını rahatlatıcı egzersizler denenebilir.

Cluster baş ağrısı (küme baş ağrısı)
  Çok şiddetli ve tek taraflı bir ağrıdır. Ağrı göz yuvarlağı arkasında ve zonklayıcıdır. Erkeklerde daha yaygındır. Bu ağrılar birden başlar öncü belirtisi yoktur. Ağrıyan tarafta şişlik, kızarıklık, seğirme olabilir. Ortalama 30-45 dakika kadar sürer. Ancak daha uzunda sürebilir. Az miktarda alkol bile ağrıyı ortaya çıkarabilir.
  Bu tip başağrıları aylarca senelerce, devam edebilir. Tedavisinde oksijen inhalasyonu, propranolol (profilaksi) ve karbamazapin kullanılır.

Sinüs baş ağrısı (sinüzitler)
  Zorlayıcı değildir. Tek taraflı veya çift taraflı olabilir. Hasta öne doğru eğilmekle ağrısının arttığını ifade eder. Alerjik bünyeli kişilerde daha sık görülür. Nezle hali, burunda dolgunluk, ateş, diş ağrısı, halsizlik olabilir. Tedavisi sinüzitin tedavisi iledir. KBB hekimleri tarafından tedavi edilmelidir.

Posttravmatik baş ağrısı
  Kafa travması sonucu ortaya çıkar. Hastanın şuurunun yerine gelmesi ile başlar, 6-12 ay kadar sürer. Bazen çok daha uzun sürebilir. Baş dönmesi ile birliktedir.

Kafa içi basınç artması
  Son zamanlarda başlayan, orta şiddetli fakat şiddeti gittikçe artan bir ağrı şeklidir. Genellikle iki taraflıdır. Ağız ve burun kapatılıp nefes tutulduğu zaman ağrı artar. Sabahları daha kötüdür, geceleri hastayı uyandırabilir. İleri dönemlerde bulantı, kusma, çift görme olur. Göz dibi muayenesi yapılmalıdır. Bu hastalara hemen CT veya MRyaptırılmalıdır. Tümörler en sık rastlanan kafa içi basınç artışı sebepleridir.

Kombine durumlar
  En sık rastlanan migrenle birlikte, gerilim tipi baş ağrısının birlikte bulunmasıdır. Ayrıca en sık rastlanan baş ağrılarından birisi de boyun bölgesindeki kireçlenme, fıtık, tümör gibi hastalıklara bağlı olanlardır. Boyun kökenli baş ağrılarında omuz ve kol ağrıları da olur. Ağrı boyundan enseye ve alına da vurur. Boyna sıcak konulması, masaj ağrıyı hafifletir.

                  Op.Dr. Kenan Kıbıcı - Nöroşirürji Uzmanı


 
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #131 : Mart 25, 2008, 22:24:44 »
VERTİGO  (BAŞ DÖNMESİ)
                   
Baş dönmesi, nöroloji kliniklerinde sık karşılaşılan şikayetlerden birini oluşturuyor. Çoğu zaman altında önemli bir hastalık bulunmayan ve kendiliğinden düzelen bir belirti olarak ifade ediliyor. Ancak bazen çok ciddi nörolojik bir hastalığa da işaret edebiliyor. Vücudumuzun mekandaki pozisyonundan haberdar olmayı ve dengemizi sağlayan bazı mekanizmalar var. Göz, iç kulaktaki denge organı, kas ve eklemlerden kalkan uyarılarla sürekli baş ve vücudun diğer kısımlarının birbiriyle ve mekandaki yerleri hakkında beyne bilgi geliyor. Bu mekanizmalarda bozukluk olunca denge bozukluğu veya baş dönmesi ortaya çıkıyor. Baş dönmesi sık karşılaşılan bir şikayet. Ancak hastalar çok farklı şeyleri baş dönmesi olarak ifade edebiliyor. Vertigo, hastanın kendi bedeni veya çevrenin etrafında gerçekten dönmekte olduğunu zannetmesiyle gelişen bir tablo. Bu şekilde bir dönme hissi olmadan ortaya çıkan vertigo ise yalancı vertigo(dizzness) olarak tanımlanıyor.

Belirtileri neler?
Vertigo çok şiddetli olduğunda hastalarda gözlerde sıçrayıcı hareket, bulantı ve kusma, ayakta duramama şeklinde belirtiler de olabiliyor.
                       
Nedenleri:
Vertigo; iç kulak, denge siniriyle ilgili hastalıklar, beyin sapı ve beyinciği tutan hastalıklarda görülebiliyor.

Meniere hastalığı: iç kulakla ilgili bir rahatsızlık. Hasta dakikalar veya saatler süren ataklar halinde tekrarlayan vertigodan yakınıyor. Bu sırada ayakta duramıyor, en ufak baş hareketiyle şiddetli vertigo gelişiyor. Genelde bulantı, kusma ve kulak çınlaması eşlik ediyor. Atakların tekrarlaması hasta olan iç kulak tarafında işitme kaybına neden oluyor.

İyi huylu tekrarlayıcı Pozisyona bağlı vertigo: İç kulakla ilgili bir rahatsızlık.Başın belli bir pozisyonunda ortaya çıkan, vertigo ve gözde sıçrayıcı hareketlerle karakterize iyi huylu bir hastalık olarak nitelendiriliyor. Saniyeler içinde gelip geçiyor, başın aynı pozisyona getirilmesiyle tekrar başlıyor.

Diğer nedenler: Beyin sapı- beyincik birleşme bölgesinden denge siniri geçiyor. Bu bölge tümörlerinde vertigo, kulak çınlaması, giderek artan işitme kaybı olabiliyor. Beyin sapı ve beyincik damar tıkanma ve kanama durumlarında da baş dönmesi gelişebiliyor. Ancak bu durumlarda birçok bölge fonksiyonunu kaybettiği için kafa sinirlerinin çoğunda tutulum, bir taraf kol-bacakta felç gibi nörolojik bozukluklar görülebiliyor.

Multiple Skleroz hastalığında beyin sapı ve beyincik, göz tutulumları olabiliyor ve vertigo, dengesizlik gibi şikayetler yapabiliyor. Oturma kalkma sırasında gelişen tansiyon düşüklüğü, çeşitli kalp hastalıkları, ağır kansızlıklar ve metabolik bozukluklar vertigo yapabiliyor uzmanlara göre. Boyun kemiklerinde bozulmalar ve kireçlenmeler bu kemiklerin içinden geçen ve beyin sapı ile beyinciği besleyen damarları sıkıştırarak vertigo yapabiliyor. Uzmanlara göre, bazı psikiyatrik rahatsızlıklarda da tekrarlayan vertigo şikayeti olabiliyor.

Yaşlı ve birçok hastalığı olan (özellikle diabet gibi) kişilerde sürekli yalancı vertigo ve dengesizlik şikayetleri ortaya çıkabiliyor.

Tanı nasıl konuyor?
Vertigo tanısı konulması için bir dizi tetkik gerekiyor. Hastanın vertigosunun gerçek olup olmadığının anlaşılabilmesi için ayrıntılı sorularla öykü alınıyor. Ardından dikkatli bir nörolojik muayene yapılması gerikiyor. Beyin görüntülemesi istenecekse beyin magnetik rezonanslı(MR) görüntüleme tercih ediliyor.
Çünkü MR beyin sapı ve beyin sapı-beyincik birleşim yerini, iç kulak yapılarıyla ilgili iltihabi durumları daha ayrıntılı gösteren bir tetkik. Gereken durumlarda kulak-burun-boğaz(KBB) muayenesi ve odiyometrik(işitme ilgili) testler yapılıyor. Rutin kan tetkiklerine bakılıyor. Başka bir çok hastalıkla ilişkili olduğu yönünde şüphelenilen hastalarda ileri incelemelere başvuruluyor.

Nasıl tedavi ediliyor?
Vertigo beyin damar hastalığı, MS, beyin tümörü, boyun kemiklerinde kireçlenme gibi hastalıklarla ilişkili ise bu hastalıklara yönelik özel tedaviler uygulanıyor.

İç kulakla ilgili vertigolarda genelde tedavi hastanın şikayetlerini hafifletmeye yönelik uygulanıyor. Kulak Burun Boğaz tarafından uygulanan bazı özel baş manevraları da tedavide kullanılıyor. Sık tekrarlayan vertigo atakları olan hastalar için çeşitli tedavilerle atak önleyici tedaviler oluşturulmaya çalışılıyor.
        İSTANBUL - Anadolu Sağlık Merkezi’nden Nöroloji Uzmanı Dr.Sema Demirci 
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #132 : Nisan 03, 2008, 22:38:10 »
TROMBOFLEBİT (ven iltihabı, flebit)

Tromboflebit, venin inflamasyonu ve beraberinde içinde pıhtı oluşmasıdır.

  Aslında burada, inflamasyonu, iltihaplanmadan ayırt etmek gerekli. İnflamasyon, dokularımızın tahrişe, yaralanmaya veya infeksiyona karşı verdiği yanıttır. Bu yanıt sonucu, dokuda bir takım kimyasallar açığa çıkar ve şişlik, kaşıntı, ağrı , kızarıklık oluşur. Örneğin böcek sokması böyle bir reaksiyona yol açar, burada aslında mikrobik bir iltihaplanma yoktur. Kısaca inflamasyon mikrobik olabilir de olmayabilir de..

Tromboflebit çeşitleri :

Yüzeyel ven trombozu (YVT)

Derin ven trombozu (DVT).

YVT, deri yüzeyine yakın olarak yerleşmiş venler içerisinde tıkayıcı bir kan pıhtısının oluşmasıdır. YVT genellikle ağrılıdır, fakat bu pıhtılar nadiren koparak kan akımı yoluyla hareket ettikleri için ciddi bir tehlike teşkil etmez. Bunu yanı sıra YVT, bacakta başka bir yerindeki DVT varlığı konusunda bir işaret olabilir.

DVT, genellikle alt bacakta, bazende alt karın veya kasık bölgesinde, kaslar içerisinde gömülü derindeki venlerin içerisinde tıkayıcı bir kan pıhtısının oluşmasıdır. DVT çok fazla şikayete neden olmamakla birlikte yaygın olarak vene kalıcı bir hasar verir. Ayrıca DVT'de kan pıhtısının tamamının veya bir parçasının koparak kan dolaşımına karışarak organlara gitme riski (emboli) yüksektir. (%50 civarında). Dolaşıma katılan pıhtının akciğerlere gitmesine pulmoner emboli denir ki sonuçları ölümcül olabilir. Nadir olarak, pıhtı eğer kalbe ulaşır ve kalbin sağ tarafı ile sol tarafı arasında bir delik (atriyal septal defekt veya ventriküler septal defekt) varsa embolizm bu durumda aort yoluyla vücuda dağılabilir ve beyne giderek inmeye yol açabilir. Bir çok vakada embolizm DVT'nin ilk bulgusudur.
                    
  Ven içinde pıhtı oluşumu kan akımını engellediği gibi pıhtının zamanla büzülmesi, kapaklarda da fonksiyon kaybı oluşturarak kapak yetmezliğine, dolayısıyla da venöz yetmezliğe neden olabilir.

Tromboflebitin nedenleri ve risk faktörleri :

YVT veya DVT tanısı alan insanların çoğunluğunda kan pıhtısı oluşumu için en az bir risk faktörü vardır. Bir çok vakada, iki veya daha fazla risk faktörü vardır. Bu risk faktörleri arasında şunlar sayılabilir:

-Cerrahi müdahaleler (özellikle ortopedik, büyük damar müdahaleleri veya nöroşirürjik)
-Travma, yaralanmalar
-Gebelik
-İleri yaş
-Oral kontraseptif (doğum kontrol hapları) ve hormon replasman tedavisi (HRT)
-Yeni geçirilmiş inme
-Kan damarının enfeksiyonu
-Kanama bozuklukları (hemofili)
-İnflamatuar barsak hastalığı
-Bazı tür kanserler
-Uzamış inaktivite (örn. uzun yatak istirahatleri, bilgisayar başında uzun saatler geçirme)
-İrritasyona (tahriş) yol açan damar yolları
-Konjenital (doğumsal) aşırı pıhtılaşma sendromları
-Sigara içme
-Obezite (beden kitle indeksi 30 ve daha fazla)
-Tip 2 diyabet
-Kalp yetmezliği
-Varis bulunması
-Daha önceden tromboflebit geçirme
-Santral venöz kateter kullanımı (çoğunlukla hastanelerde, beslenme, basınçları izleme veya ilaç verilmesi için takılır)
-Ekonomi sınıf sendromu: Uzun süreli (özellikle kıtalar arası uçuşlar) uçak yolculuğu boyunca aralıkları dar olan koltuklarda hareketsiz oturmaktan kaynaklanan tromboflebittir. Bundan dolayı yolcuların mümkün olduğunca koridor içerisinde ileri geri giderek arada dolaşmaları, hareket etmeleri ve otururken bacakları geren bazı hareketleri yapmaları tavsiye edilir. Ayakkabıların gevşetilmesi veya çıkarılması da önerilir. Uzun otomobil yolculuklarında planlanmış molalar da yararlıdır.
-Son olarak, kanın pıhtılaşmasına neden olan genetik bir etken de vardır. Bu kalıtsal durumlar normalde pıhtıların çözülmesine yardımcı olan belli kan bileşenlerindeki eksikleri, vücudun pıhtı çözücü sistemini aktive etme konusunda yetersiz olan eksik pıhtılaşma faktörlerini ve vitamin eksiklikleri (örn. vitamin B12 veya folik asit) nedeniyle olan bozuk enzimleri içermektedir. Kalıtsal tromboflebit genellikle 50 yaşın altında olan insanlarda ve sıklıkla tekrarlayıcı vasıfta görülür.

Tromboflebitin belirti ve bulguları :

Tromboflebitin belirti ve bulguları türüne göre değişir. Bacakların derin kasları içerisinde oluşan derin ven trombozu (DVT), sıklıkla belirti vermez ve sadece embolizm geliştiğinde problemin farkına varılabilir. Embolizmin nerede oluştuğuna göre değişse de sık görülen pulmoner (akciğer) embolisinin belirtileri şunlardır:

-Hızlı kalp atışı (taşikardi)
-Nefes darlığı
-Keskin göğüs ağrısı
-Kanlı balgamlı öksürük

Oldukça önemli olarak, yukarıdaki belirtiler birdenbire başlar.
             
         Derin ven trombozunun en korkulan komplikasyonu pıhtı embolisidir.

DVT'li hastaların ancak yarısında, doğrudan DVT ile ilgili belirtiler bulunur:

-Bacaklarda şişlik ve hassasiyet (etkilenmiş bölgede olabilir de olmayabilir de)
-Deride renk değişikliği
-Zonklama veya yanma hissi
-Hareket sırasında ağrı
-Ateş
-Artmış kalp hızı

Buna karşın, yüzeyel ven trombozu (YVT), DVT kadar ciddi sonuçları olmasa da sıklıkla aşağıdaki belirti ve bulgulara sahiptir:

-Etkilenmiş bölgede şişlik ve hassasiyet
-Deriden görülebilen ve dokunmaya duyarlı şekilde iltihaplı venler
-Derinin hemen altında zonklama veya yanma hissi

Teşhis
   Tromboz tanısı tam bir tıbbi hikaye ve fizik muayene ile başlar. Bir takım testler tanıyı doğrulamak için kullanılır. Tanıda ultrason oldukça önemli bilgiler verir. Bu test yüzde 95 doğruluk taşır.

Alternatif olarak, aşağıdakilerden biri de istenebilir:

-Venogram: Herhangi bir tıkanıklığın yanı sıra, venin şekil, büyüklük ve içeriği hakkında bilgi sahibi olmak için yapılabilir.

-Pletismogram: Herhangi bir blokajı tespit etmek veya değerlendirmek üzere, kol veya bacak venlerindeki kan akımını ölçmeye yarayan invazif (kanlı) olmayan bir testtir.

-Magnetik rezonans görüntüleme (MRG): Yüksek çözünürlükte kesitsel veya üç boyutlu görüntüler elde etmek üzere manyetik alanlar kullanan invazif olmayan bir testtir.

-Kan testleri: Bu testler genellikle tromboflebite eşlik eden belli başlı pıhtı çözücü maddelerin varlığını araştırır. Ancak bir kan testi kendi başına tanı koydurmaz.

Tedavi ve önleme

Kan pıhtıları, vücudun pıhtı çözücü mekanizmalarının devreye girmesiyle normal iyileşme sürecinde çoğunlukla çözülecektir, bu yüzden tedaviler genellikle şikayetleri azaltmaya ve pıhtının bir emboli haline gelmesini önlemeye yöneliktir.

Yüzeyel ven trombozu (YVT) tedavisi:
-Sıcak uygulama: Etkilenen bölgenin bandajlanması ve yüksekte tutulması (şişliği azaltmaya yönelik)

-Steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar (çoğunlukla romatizmal hastalıklarda kullanılan ağrı kesici ilaçlar).

-Kompresyon çorapları (varis çorapları)
           
Diz altı varis çorabı. Varis çorapları 20-50 mm Hg arasında değişen değişik basınçlara (sıkılığa) sahiptir. Ven hastalığının evresine göre uygun basınçta olan çorap önerilir. Ayrıca hasta venlerin bulunduklara yerlere göre diz altı, diz üstü, külotlu gibi değişik çeşitleri vardır. Ayrıca her insanın diz mesafesi ve baldır çapı farklı olabileceğinden çorapların mutlaka kişiye uygun olarak verilmesi gerekir.

Derin ven trombozu (DVT) tedavisi:
DVT, genellikle bir takım tıbbi ve girişimsel opsiyonları da içerebilen daha invazif tedaviler gerektirir. DVT'de sıklıkla şikayet olmamasına rağmen, kan pıhtısının koparak bir pulmoner emboliye yol açma riski vardır. Bunu önlemeye yönelik olarak çeşitli ilaçlar kullanılır:

-Antikoagülanlar: Yeni kan pıhtılarının oluşmasını önleyen ilaçlardır. Genellikle bir antikoagülan intravenöz olarak uygulanır (heparin) ve takiben ağızdan alınan ilaç ile (coumadin) tedaviye devam edilir.

-Pıhtı eriticiler (trombolitik ilaçlar): Antikoagülanlar pıhtılaşmayı engellese de, pıhtı eriticiler gerçekten bir kan pıhtısını çözerler. Bu ilaçlar intravenöz (toplardamar içi) yoldan yapılır (IV).

-Steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar: Ağrı ve iltihabı gidermek amacıyla verilebilir.

-Antibiyotikler: Eğer varsa bir mikrobik bir enfeksiyonu tedavi etmek için verilebilir.

Uç vakalarda, sık pulmoner emboli ataklarının olduğu ve ilaçlara rağmen önlenemediği durumlarda vena kava inferiora filtre konabilir:

Vena kava filtresi: Bu işlemde bacaklardan gelen pıhtıları akciğerler gitmeden önce yakalamaya yarayan küçük bir metalik filtre vena kava inferior denen vene yerleştirilir ve kılavuzluk için floroskopi (X ışınları) kullanır.

Sonuç
  Her hastalıkta olduğu gibi en güzeli, hastalığın hiç olmamasıdır. Bunun için yatağa veya tekerlekli sandalyeye bağlı olanlar, özellikle bütün gün boyunca bir sandalyede oturanlar veya uzun yollarda seyahat edenler için bacak hareketleri hayati önem taşır. Sigara içiminden, bacak bacak üstüne atarak oturmaktan ve bel altına jartiyer, diz üstü sıkı çorap gibi dar giyecekler kullanmaktan sakınmalıdırlar. Yine aşırı kilodan uzak durmak da çok önemlidir.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #133 : Nisan 18, 2008, 22:56:13 »
AKNE - Sivilce
       
Akne nedir? 
  Genel olarak 'sivilce' adıyla bildiğimiz akne en sık rastlanan cilt problemidir. Her 100 yetişkinin 85'inin hayatının bir döneminde geçip gider, 15'inde ise tedavisi güç bir hal alır.
  Akne derimizde bulunan yağ bezlerinin bir hastalığıdır, normalde bu bezlerin salgıladığı yağın deri yüzeyine çıkarak atılması gerekir. Ancak ergenlik döneminde yağ bezi daha fazla yağ salgılar, bu yağın deri yüzeyine geçişini sağlayan kanal yoğunlaşmış bir yağ kütlesi nedeniyle tıkanır. Aknenin temel nedeni bu tıkanmadır.
  Bu tıkaç doğal bir boya nedeniyle (kirden değil!) siyahlaşır ve cildimizde zaman zaman gördüğümüz ve sıkmaya çalıştığımız siyah noktalar (komedon) oluşur. Ancak tek neden bu değildir.
  Derimizde ne kadar temizlesek de birçok bakteri bulunur.Bu bakteriler yağ bezlerinin tıkalı olan kanallarından içeri girerek hem varlıklarıyla hem de ortaya çıkardıkları birtakım kimyasal maddeler nedeniyle tıkanmış olan yağ bezinde bir iltihaba (enflamasyon) yol açarlar.
                        
Aknenin genel görüntüsü nasıldır?   
  Akne sadece kızarık şişliklerden (papül) oluşmaz, siyah noktalar (açık komedon), beyaz noktalar (kapalı komedon), içi cerahatle dolu küçük şişlikler (püstül) kistler ve içinde sert bir cisim olduğu izlenimini veren nodüller vardır. Nodüller ve kistler iyileşmeleri esnasında bazen yara izi (skar) bırakabilirler.
  Bu yara izlerinin ortaya çıkmasını engellemek akne tedavisinin önemli amaçlarından biridir, çünkü skar tedavisi akne tedavisinden çok daha zordur. Akne, yağ bezlerinin sıklıkla bulunduğu bölgelerde, yani yalnız yüzde değil aynı zamanda göğüs ve sırtta da olabilir. Akne problemi olanların birçoğunun ortak özelliği ciltlerindeki yağ oranının hayli yüksek oluşudur.
Aknenin türleri varmıdır?
  En sık karşılaşılan türü genellikle ergenlik döneminde ortaya çıkan "akne vulgaris"tir. Ancak iyileşmesi esnasında skar bırakan (akne konglobata), çocuklarda ortaya çıkan (infantil akne), cilde dışarıdan yağlı maddeler uygulamaktan kaynaklanan (pomad aknesi), steroid türü ürünlerin kullanımı sonucu ortaya çıkabilen (ilaç aknesi) türleri de vardır.
Akne niçin tedavi edilmelidir?
  Tedavinin en önemli hedeflerinden biri kist ve nodüllerin iz bırakmasını yani skar oluşturmasını engellemektir. Bir diğeri, akneli kişinin akne süresini (bu süre bazen 10 yıldan çok daha uzun olabilir) kısaltmaktır. Üçüncü önemli hedef ise akneden kaynaklanan hoş olmayan görüntü nedeniyle bireylerin kendilerini aile ve arkadaş çevresi gibi sosyal ortamlarda izole edilmiş hissedilmelerini engellemek, bu durumun yol açabileceği psikolojik sorunları ortadan kaldırmaktır.
Akne nasıl tedavi edilir?
  Akne ister hafif, ister ciddi olsun mutlaka hekiminizin size vereceği bilgiler doğrultusunda kontrollü ve güvenli biçimde tedavi edilmelidir.
  Unutmayın ki "TEDAVİ EDİLEMEYECEK AKNE YOKTUR". Ancak farklı türde ve şiddette aknenin tedavisi için farklı seçenekler vardır ve tedavinin başarılı olabilmesi için uygun olanının seçilmesi esastır. Bu nedenle hekiminizin önerilerine sıkı sıkıya uymak, tedaviyi bilinçli bir şekilde sürdürmek gerekir.
 Ergenlik çağında görülen sivilceler (fizyolojik akne) genellikle topikal (harici) tedaviye yanıt verirler. Ancak topikal tedavi tek başına yeterli olmazsa yerine oral bir antibiyotik verilebilir veya her ikisi birden uygulanabilir. Antibiyotik tedavisinde amaç akneye neden olan bakterilerin sayısını azaltmak ve bunların neden olduğu iltihabı (enflamasyon) ortadan kaldırmaktır.
  Yağ bezleri seks hormonlarının kontrolündedir; bu nedenle akne genellikle ergenlik döneminde ortaya çıkar. Bu hormonlar yağ bezlerini uyararak daha fazla yağ salgılamasına neden olurlar. Ergenlik döneminde hem genç kızlarda hem de genç erkeklerde fazla miktarda üretilirler. Bu durum erkekler için tamamen normaldir, ancak nadir olarak genç kızlarda ve kadınlarda hormon tedavisi uygulanmasını gerektirecek ölçüde hormon dengesizliği olabilir. Hem hormon dengesizliğine neden olan faktörleri ortadan kaldırmak hem de akne ile birlikte görülebilecek kıllanma ve benzeri diğer şikayetleri ortadan kaldırmak için bu bayan hastalara hormon tedavisi uygulamak gerekebilir, buna hekim karar verecektir.
Retinoid Tedavisi?
  Akne tedavisinde topikal (harici) ürünlerle veya oral (ağızdan) antibiyotiklerle beklenen düzeyde iyileşme sağlanamıyorsa özellikle kist ve nodüller varsa veya hızla skar oluşumu sözkonusu ise hekimler bu tedaviye geçebilir.
  Bu tedavi yalnızca dermatologlar tarafından uygulanmaktadır. Tedavi sırasında hekimin öneri ve uyarıları mutlaka sıkı sıkıya izlenmelidir. Hekim ve eczacılar bu konuda size daha geniş bilgi verebilirler.
« Son Düzenleme: Eylül 28, 2008, 02:02:52 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #134 : Mayıs 08, 2008, 17:11:39 »
ÇÖLYAK NEDİR ?
                     
   Çölyak (celiac / coeliac / sprue) hastalığı, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan, bağışıklık sistemine bağlı barsak problemi ile karakterize, bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalık olup, duyarlı kişilerde gluten içeren gıdaların alınmasından bir süre sonra ortaya çıkan bir emilim bozukluğu (malabsorpsiyon) sendromudur. Hastalığa günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız buğday, arpa, yulaf, çavdar gibi tahılların içinde bulunan gluten isimli bir protein neden olmaktadır. Çölyak hastalığı olan kişilerde gluten içeren gıdalar alındığı zaman, ince barsaklardaki bağışıklık sistemi uyarılır ve barsakların iç yüzeyinde iltihap meydana gelir. Normal barsak hücrelerinin yüzeylerinde bulunan ve besin maddelerinin emilimi için gerekli olan minik ince uzantılar iltihaba bağlı olarak azalır, veya kaybolur. Bunun sonucunda iltihaplı barsak yüzeyleri, bazı besin maddelerini emip kana karıştıramazlar. Bu da başta vitaminler ve mineraller olmak üzere vücudun gereksinim duyduğu çeşitli maddelerin eksikliğine yol açar. Çölyak hastalarının kanlarında gluten’e karşı ve bu iltihap süreciyle bağlantılı olarak barsağın bazı ögelerine karşı oluşmuş belli antikorların (Anti-Gliadin, Anti-Endomisyum, Anti-Transglutaminaz) normalden yüksek miktarlarda bulunması da bunu doğrulamaktadır. Antikorlar vücudun kendisi için yabancı kabul ettiği yapılara karşı ve onları ortadan kaldırmak için ürettiği özel savaşçı proteinlerdir (İmmünglobulinler). Hedef vücudun, kendi ögeleri olduğu durumlarda meydana gelen immünglobulinlere oto-antikorlar adı verilir. Çölyak hastalarının barsaklarındaki iltihabı meydana getirenler de yukarıda adı verilen antikorlardır. Böylece büyüme, gelişme geriliği ve körü emilim sendromu ortaya çıkmaktadır. 
   Çölyak hastalığının oluşumunda rol oynadığı düşünülen faktörlerden biriside kişinin anne sütüyle ne kadar zaman beslendiğidir. Uzun süre anne sütüyle beslenen kişilerde çölyak hastalığını belirtileri daha geç ortaya çıkmaktadır. Diğer bir faktör ise gluten içeren yiyeceklerin yenilmeye hangi yaşta başlandığı ve ne kadar gluten yenildiğidir.
   Hastalık ile ilgili özgün bir genetik anormallik henüz belirlenmemiştir. Genetik olarak belirlenmiş kişilerde ise hayatın herhangi bir döneminde ortaya çıkabileceği gibi, gizli de kalabilir. Kalıtsal yönü olduğu düşünülen hastalık her yaşta ortaya çıkabilir. Hastalığı neyin tetiklediği bilinmemekle birlikte, çölyağın ortaya çıkması için:
- Kalıtımsal olarak geni taşımak,
- Gluten tüketmiş olmak,
- Genin tetiklenmesi gerekmektedir. Tetikleyiciler stres, tıbbi sarsıntı (ameliyat, hamilelik, vs.), aşırı unlu gıda tüketimi ve viral enfeksiyonlardır. 

ÇÖLYAK ADI NEREDEN GELİYOR ?
  M.S. 250 yıllarında Kapadokya'da yaşamış olan Yunanlı fizikçi Aretaeus yazılarında bir hastalığın belirtilerinden bahsetmiştir. Hastalarını tanımlarken onları "bağırsaklarından hasta" anlamına gelen "koilliakos" olarak adlandırmıştır. Francis Adams bu yazıları 1856'da Sydenham Derneği için Yunanca'dan İngilizce'ye çevirirken "celiacs" adını verdi. "Celiac" kelimesi daha sonra Türkçe'ye "çölyak" olarak çevrilmiştir.

Hastalığın belirti ve bulguları nelerdir ?
   Çölyak hastalığı günümüzde bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Klasik gastrointestinal tutulumun dışında gastrointestinal sistem dışı bulgularla, asemptomatik veya atipik bulgularla da karşımıza gelebilmektedir. Toplumsal, ırksal farklılıklar klinik bulguların ve hastalığın görülme sıklığını önemli ölçüde etkilemektedir. Avrupa ülkelerinde 200-350 kişide 1 sıklıkla rastlanan bu hastalık, Kuzey Amerika kıtasında son yıllarda bu oranın 250-500’de 1 olabileceği bildirilmektedir. Çölyak hastalığı günümüzde en sık görülen kronik hastalıklardan kabul edilmektedir. Klinik bulguların çok çeşitli olması, toplumsal özellikler kadar bulguların başlama yaşı ve hasta mukoza alanının genişliğinin önemli rolü ile açıklanmaktadır. Hastalığın en önemli özelliği bazı hastalarda yıllarca hiç belirti vermemesi, veya çok hafif seyredebilmesidir. Çölyak hastalarında hiçbir belirti olmayacağı gibi, bazen ara ara meydana gelen ishal; karın ağrısı; şişkinlik ve geğirme gereksinimi; kötü kokulu, açık renkli, yağlı ve yüzen dışkı gibi belirtiler de görülebilir. Daha ender olarak da huzursuzluk, içe kapanma, eklem ağrıları, kas krampları, deride ve ağız içinde döküntüler, bacaklarda ve ayaklarda karıncalanma gibi başka pek çok hastalık veya durumla, yani diğer bazı barsak hastalıklarıyla, kansızlıkla, deri rahatsızlıklarıyla ve bazı sinir sistemi hastalıklarıyla karışabilecek belirtileri olabilir.  Asemptomatik, veya atipik klinik bulgulu hastalar “silent, potential ve latent” tipler göstermektdir:
   “Silent” (sessiz) hastalarda klinik herhangi bir bulgu olmamakla birlikte, tipik ince barsak mukoza değişiklikleri saptanmaktadır.
   “Potential” (potansiyel) hastalar pozitif testler ve normal mukoza taşırlar. Bu grup hastanın semptomatik olup olmayacakları belirsizdir.
   “Latent” (gizli) çölyaklar ise pozitif testler ve normal mukoza göstermekle birlikte zaman içerisinde glutensiz diyete yanıtlı mukozal hasar geliştirebilmektedirler.
   Özellikle çölyaklı hastaların birinci ve ikinci derece akrabalarında silent ve atipik formların görülme sıklığı yüksektir. Bu durumda gizli kalmış bir hastalık söz konusudur. Hastalık hayatın herhangi bir döneminde tipik belirtilerle başlayabileceği gibi, çok hafif belirtilerle de seyredebilir ve tanısı çok zor olabilir. İlk 2 yaşta hastalığın klasik belirtileri ishal, kusma, iştahsızlık, karın şişliği, kilo kaybı, kabızlık ve büyüme geriliğidir. Çölyaklı çocukların %10-20’si daha geç çocukluk çağında tanı alırlar ve erişkine benzer atipik bulgular gösterirler. Bu yaş grubunda kabızlık oranı, süt çocuklarından daha fazladır. Kısa boyluluk, veya karın ağrısı okul çağındaki çocuklarda tek bulgu olabilir. Çölyak hastalığının yol açtığı emilim bozukluğu tablosu (malabsorpsiyon), başta vitaminler ve mineraller olmak üzere vücudun gereksinim duyduğu çeşitli maddelerin eksikliğine yol açar. Zaman içinde emilim bozukluğuna bağlı olarak meydana gelen beslenme yetersizliği sonucunda genel belirti olarak büyük çocuklarda ve erişkinlerde tedavi edilemeyen, veya nedeni bulunamayan kansızlık, kemik zayıflığı, kilo kaybı, halsizlik ve yorgunluk, çocuklarda büyüme-gelişme geriliği gibi durumlar da ortaya çıkar. Çölyaklı hastalarda diş mine defektleri ve ağızda tekrarlayan aftöz yaralar da tespit edilebilmektedir. Parmakların çomaklaşması, dilin üzerinin düzleşmesi, uzun kirpikler, dişlerin oluşumunun ve motor gelişimin geri kalması hastalıkta görülebilen diğer bulgulardır. Bazı hastalarda ise hepatitten siroza kadar değişebilen karaciğer tutulumu hastalığın tablosuna eşlik edebilir. Kalsiyum ve D vitaminin de yeterince emilememesi sonucunda kemik dokusunun yumuşaması (yetişkinlerde osteomalasi, çocuklarda raşitizm), kemik yoğunluğunun azalması (osteoporoz) ve böbreklerde kalsiyum okzalat taşlarının oluşması söz konusu olabilir. Ergenlik dönemine gelmiş bir genç kızın adet görememesi bile çölyak hastalığının belirtisi olabilir. Çölyak hastalığının diğer otoimmün hastalıklarla (otoimmün hepatit, otoimmün tiroit, diyabet, sistemik lupus eritematozus ...) birlikteliği sıklıkla bildirilmektedir. Barsak iltihabının uzun sürmesi barsak lenfoması ve barsak kanseri gibi habis hastalıklara yol açabilmekte, sara nöbetleri ve nöropati gibi sinir sistemi bozukluklarına da sebep olabilmektedir. Sonuçta, nedeni anlaşılamayan bir hastalık tablosunda yukarıda bahsedilen belirtilerin bir, veya birkaçı tabloya eşlik ediliyorsa, çölyak hastalığından şüphe edilmeli ve araştırılmalıdır.
   Bazı çölyaklılarda söz konusu belirtiler olmayabilir. Onların ince bağırsaklarının hasarsız kısmı yeterince besin alabildiğinden belirtilerin çıkmasını önlemektedir. Bununla birlikte belirtisi olmayan insanlarda çölyak hastalığının komplikasyonlarının riski hala mevcuttur.
   Bazı belirtiler de sindirim sisteminde var olabilir, ya da olmayabilir. Örneğin bir kişide ishal ve karın ağrısı olabilirken, siğer bir kişide aşırı sinirlilik, öfke veya depresyon olabilir. Aslında aşırı öfke ve sinirlilik çocuklarda en sık görülen belirtilerdir.
   Süt içilmesi durumunda, barsakların iltihaplı yüzeyindeki hassasiyet süt şekeri olan laktoz’u tolere edemez ve bu laktoz intoleransına bağlı olarak var olan karın ağrıları ve ishal daha da şiddetlenir. Barsak iltihabının uzun sürmesi barsak lenfoması ve barsak kanseri gibi habis hastalıklara yol açabilmekte, sara nöbetleri ve nöropati gibi sinir sistemi bozukluklarına da sebep olabilmektedir.
Hastalığın belirtileri ve uzun süre teşhis yapılamamışsa, diyete uyulmazsa hastalığın tehlikeleri:
- İshal / kabızlık
- Kusma
- İştahsızlık
- Karın ağrısı
- Migren
- Boy kısalığı
- Kilo kaybı / kilo alma
- Kansızlık
- Bulantı
- Kötü kokulu, açık renkli, yağlı dışkı
- Mide, bağırsak ve yemek borusunda tümör
- Ödem
- Dermatitis herpetiformis
- Deri kuruluğu
- Kemik zayıflığı, kemik yoğunluğunun azalması
- Diş mine defektleri, çürükler
- Ağızda tekrarlayan yaralar
- Parmakların çomaklaşması
- Dilin üzerinin düzleşmesi
- Uzun kirpikler
- Dişlerin oluşumunun ve motor gelişimin geri kalması
- Karaciğer rahatsızlıkları
- Kemik ağrısı
- Adale krampları
- Karın şişliği
- Romatizma
- Artrit
- Tetani (diz ve dirsek eklemlerinin ani burkulması)
- Bacaklarda uyuşma, karıncalanma
- Myopati (kas erimesi)
- Hipokalsemi (kalsiyum eksikliği)
- Epilepsi
- Çarpıntı
- Gece körlüğü
- İştah
- Öğrenme, konsantrasyon, mizaç değişikliği, hafıza zayıflığı, huzursuzluk, isteksizlik problemleri
- Kronik yorgunluk
- Depresyon
- Anksiyete
- Sinir sistemi rahatsızlıkları (zor yürüme, sinirlilik, tırnak yeme, vs.)
- Adet düzensizliği (genç bir kızın adet görememesi)
- Infertilite (kısırlık) ve düşük
- Otoimmün hastalıklar (otoimmün hepatit, otoimmün tiroidit, diyabet, sistemik lupus eritematuzus, vs...)
- B12, A, D, E ve K vitamini eksiklikleri

HASTALIĞIN TANISI
  Çölyak hastalığı tanısı öncelikle şüphelenmekle başlar ve laboratuar bulguları, klinik ile paralellik gösterir. Tanı amacıyla öncelikle kanda antigliadin antikorları, endomizyum antikorları veya transglutaminaz antikorların araştırılması gerekir. Bu antikorlardan en az birisi pozitif olursa, çölyak hastalığı şüphesi ile ince barsak biyopsisi yapılması, tanı için şarttır. Alınan ince barsak biyopsisinin patolojik incelemesi sonucunda, villitus atrofisi (parmaksı çıkıntıların yok olması) ve intraepiteliyal lenfositlerin arttığının gösterilmesi çölyak hastalığını düşündürür. Çölyak tanısı konan hastalar gluten içermeyen diyetle beslenir. Böylece hastanın yakınmalarının kaybolması, anemi gibi biyokimyasal bozuklukların düzelmesi, başlangıçta saptanan antikorların yok olması ve en erken bir yıl sonra yapılan kontrol biyopsisinde ince barsaktaki bozukluğun düzeldiğinin gösterilmesi ile hastalığın tanısı doğrulanmış olur. İnce barsak biyopsisi yapmadan şüphelenilen hastalara glutensiz diyet uygulanması ve hastadaki klinik düzelmeyi gözleyerek çölyak hastalığı tanısı konulmalıdır.
   Tanıda şüphe olduğunda veya inek sütü alerjisi, postenteritis sendromu ve giardiazis benzeri villus atrofisi yapılabilen durumlar söz konusu olduğunda ayırıcı tanı yapabilmek için gluten provokasyon testi gerekebilir. Sayılan bu hastalıklar genellikle ilk iki yaşta görüldüğünden gluten provokasyon testi de ilk iki yaştan önce tanı konan ve tanıda şüphe olan hastalarda gerekir. Bu testin ilk biyopsiden kısa süre sonra yapılması önerilmez. Üç yaştan önce yapılırsa dişlerde kalıcı bozukluklara yol açabilmekte, ayrıca büyümeyi etkileyebilmektedir. Gluten provokasyon testi çok sıkı takip altında yapılmalıdır. Öncelikle mukozanın uygulanan glutensiz diyetle iyileşmiş olduğu görülmeli (biyopsi ile) daha sonra da günde en az 10 gram gluten alınması sağlanmalıdır. Klinik bulgular yeniden ortaya çıkar çıkmaz veya laboratuar testleri pozitifleştiğinde yeniden biyopsi yapılarak barsaklarda tekrar atrofi oluştuğu gösterilerek tanının doğrulanması sağlanmalıdır.
   Çölyak teşhisi yapılmış hastanın yakınlarında da benzer şüpheli belirtiler mevcutsa, bu bireyler de mutlaka doktora başvurarak, gerekli testleri yaptırmalıdırlar.

TEDAVİ
   Glutensiz diyet tedavide temeldir ve uyum çok önemlidir. Diyet eğitimi hem çocuk, hem de aile için gereklidir. Diyet tedavisi başlandıktan sonra, hastaların çoğunun semptomları birkaç hafta içinde düzelir; bazen iyileşme daha uzun bir süreyi alabilir. Bu hastalarda diyetin yanı sıra medikal tedavi, anemi saptananlara demir verilmesi, gereğinde D vitamini desteği, veya villus atrofine bağlı olarak sekonder laktoz entolaransı gelişen hastalara bir süre süt ve süt ürünü verilmemesi önerilmektedir. Glutensiz diyette buğday, arpa, çavdar ve yulaf unu içeren her türlü besin maddesinin yenilmesi yasaktır. Mısır ve pirinç toksik olmayıp diğerlerinin yerine kullanılabilir. Gluten, çölyak hastaları için bir anlamda “zehir” olarak kabul edilir. Tedavide gluten içeren tüm ürünlerin diyetten çıkarılması gerekir. Glutenin diyetten çıkarılması ile hastalığın belirtilerinde kısa bir süre içinde (3-14 gün gibi) gerileme gözlenir. İnce barsaktaki histolojik bozuklukların düzelmesi ise birkaç aydan önce olmaz. Eğer iyileşme gözlenmez ise, ya diyet tam olarak yapılmamaktadır, ya da hastalığın tanısı yanlıştır. Günümüzde tüm çölyaklı glutensiz diyete tam olarak uyması ve ömür boyu sürdürülemesi ile iyi bir gelişim elde edilmektedir. Hastalık başladıktan sonra, onunla birlikte yaşamayı öğrenmek gerekir. Glutensiz diyet için mutlaka doktor ve diyetisyen kontrolunda olmak gerekir.
   Tedavi başında bazı besin eksiklikleri olmuşsa (demir, folik asit, A, D, E, K vitaminleri gibi), bunları giderici bir tedavi de eklenmelidir.
   Gluten birçok üründe kullanılan bir maddedir. Örneğin bir ruj bile gluten içerebilir. Hazır yiyeceklerin hemen hemen hepsinde gluten maddesi kullanılır. İlaçlarda, yiyecek katkılarında sıkılaştırıcı veya stabilize edici olarak kullanıldığından, uygulaması zor bir diyettir.
   Glutensiz beslenmenin bir riski yoktur. Glutenin içindeki amino asitler diğer yiyeceklerden de sağlanabilir.
                           
GLUTENSİZ DİYET
   Glutensiz diyet hayatta birçok önemli değişiklik gerektirir. Sağlıklı beslenmeye dönüş bunları en önemlisidir. Bu rahatsızlık, ömür boyu pahalı ilaç, tıbbi müdahale gerktirmez. Sadece diyetle kontrol altına alınabilir.Ancak glutensiz diyet, riskli bir diyettir. Bitkisel bir protein olan glutenin içindeki amino asitler başka bir çok gıdadan alınabilir. Glutensiz bir diyet, kişi için sadece çok daha sağlıklı bir hayat demektir.
   Hayat tarzını değiştirirken, hem kendine, hem de etrafındakilere karşı sabırlı ve anlayışlı olunmalıdır. Sevdiklerini, arkadaşlarını ve çevrendekileri bu konuda eğitmek de bu tedavinin bir parçasıdır. Yakın çevredeki insanların pozitif davranışları ve anlayışlı olmaları diyete geçişi ve uygulamayı kolaylaştırır.
- Buğday, arpa, yulaf, çavdar ve bunları içeren gıdalar kesinlikle tüketilmemelidir.
- Mısır, pirinç, patates, soya fasulyesi yenilebilir.
- Gıdaların içerikleri çok iyi okunmalıdır.
- İlaçlar doktora, veya üreticisine danışılmadan kullanılmamalıdır.
- Başlangıçta 2 ay kadar süt ve süt ürünleri tüketilmemelidir. Daha sonra bunlar tek tek denenerek diyete dahil edilebilir. Keçi sütü ve ürünlerinde bir sakınca yoktur.
- Bira, şarap, viski, likör ve brendi gibi içeceklerden sakınılmalıdır.
- Amerika ve Avrupa'da günde 50-60 gr yulaf diyete eklenmeye başlandı. Kesin olmamakla birlikte, bu miktar çölyaklar için emniyetli görünmektedir.
- Mutfakta glutenle temas, bulaşma olmamalıdır.
- Mutfakta gluten içeren ve içermeyen gıdalar ayrı yerlerde saklanmalıdır. Unun tozları uçabildiğinden, aynı fırında yemek pişirilmeden önce temizlenmelidir. Ekmek makinası kullanılıyorsa, bu makina sadece glutensiz ürünlere ayırılmalıdır.
- Teflon, tahta kaşık gibi mutfak aletleri ne kadar iyi temizlenseler de gözeneklerinde gluten kalıntıları kalabilme riski olduğundan, bunlar ayrılmalıdır.
- Hazır salça, konserve, hazır çorba, soslar, tuzot gibi gıdalarda gluten katkı maddesi olarak kullanıldığından, bunlar tüketilmemelidir.
- Sirke, çikolata, sakız, ketçap, moyonez, dondurma gibi gıdaların bazılarında gluten bulunabilmektedir. Bunlar yenilmeden önce üreticisine danışılmalıdır.
- Kozmetikler, şampuanlar ve ev  temizleyici maddelerde yer alan glutenin ağıza kaçma riski taşıdığından, bu malzemelerin glutensiz olanları seçilmelidir. Bazı makyaj malzemeleri, kremler de hassas çölyaklara dokunabilmektedir.
   Glutensiz diyetin en önemli noktası kendini yönetmektir, yani evde ve dışarıda sağlıklı seçimler yapmaktır. Hayat tarzı bu esasa göre uygulanırsa çok sağlıklı bir yaşam demektir.
   Uz. Dr. Nafiye Urgancı
   Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Oediatrik Gastroenteroloji Bölümü
« Son Düzenleme: Haziran 10, 2008, 00:47:32 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #135 : Mayıs 30, 2008, 12:32:26 »
KAN TAHLİLİ

Genel tıp uygulamaları sırasında hekimler polikliniğe başvuran pek hastadan kan tahlili isterler. Tam kan sayımı hekime tanıya yaklaşmasında yardımcı olan, değerli ve nispeten ucuz bir testtir.
Kan tahlilinin maksadı teşhis koymak değildir. Kan tahlilinin esas görevi hekimin olası tanılar arasında eleme yapmasını sağlamaktadır. Yani tanıya yardımcı olmaktır. Hastayı görmeden, muayene etmeden teşhis konulmaz.
Kan tahlilinde hangi değerler incelenir?
Vücudumuzda oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleri (eritrositler) ile hastalıklara karşı savunmamızı sağlayan beyaz kan hücreleri (lökositler) sayılmakta ve büyüklükleri incelenmektedir.
Bildiğiniz gibi kırmızı kan hücrelerinde hemoglobin proteinleri bulunur. Oksijeni taşıyan protein hemoglobindir. Hemoglobin miktarı düşerse oksijen taşınamaz.
Maalesef ülkemizde kullanılan laboratuvar cihazları yurt dışından satın alındığı için tahlil sonuçları genellikle yabancı terimlerle gösterilmektedir.

Kırmızı kan hücreleri
RBC (red blood cells): Oksijen taşıyan hücrelerin miktarını verir.
Düşükse anemi (kansızlık) veya kan kaybı vardır. Yüksekliğe örnek: Yüksek rakımlı yerde oturmak, KOAH, böbrek hastalığı, polisitemi hastalığı

MCV (mean corpuscular volume): Oksijen taşıyan hücrelerin ortalama büyüklüğüdür. MCV düşükse eritrositler daha ufaktır, yüksekse daha genişlemişlerdir. Örneğin demir eksikliği anemisi'nde eritrositler küçülür dolayısıyla mcv değeri düşük çıkar. B12 vitamini eksikliği anemisinde ise eritrositler büyümüştür, MCV yüksektir.

Hb (Hemoglobin): Kandaki toplam hemoglobin miktarını gösterir. Anemilerde hemoglobin düşer.

MCH Eritrositlerdeki hemoglobin miktarını gösterir.

Hct (Hematokrit): Kandaki hemoglobin ve eritrosit miktarının bir ölçüsüdür. Anemi, lösemi, kan kaybı gibi durumlarda azalırken vücudun su kaybettiği durumlarda (örneğin ishal) veya polisitemi'de artar.

PLT (Platelets): Trombositlerdir. Yani pıhtılaşmayı sağlayan hücereleri gösterir.

Beyaz kan hücreleri

WBC (White Blood Cells-Leukocytes): Vücudun savunma ve bağışıklık hücrelerinin yani lökositlerin toplamını gösterir. Enfeksiyon hastalığı veya lupus gibi kronik iltihabi hastalıklarda yükselir. Ayrıca lösemi'de yükselir.
Çok düşükse lökosit yapımını bozan ciddi bir hastalık vardır. Örneğin bazı kanserlerde, kemik iliği hastalarında, AIDS'te lökosit miktarı (WBC) düşüktür.

* PNL: (Nötrofiller) Örneğin bakteryel enfeksiyonlarda artar.
* Lymphocytes: (Lenfositler) Viral enfeksiyonlarda ve bazı kronik hastalıklarda artar. AIDS'te düşer.
* Eosinophils: (Eozinofiller). Allerjide ve parazitik hastalıklarda yükselir.

ALBUMIN
Normal Değerler : 3.5-5.5 g/dL
Açıklama : Albümin karaciğerde sentezlenen bir protein türevidir. Sağlıklı yetişkin karaciğerinde günde 12-14 gram kadar albümin sentezi yapılır. Sağlıklı kişilerde rutin olarak albümin bakılmasına gerek yoktur. Sağlıklı bir kişide albümin düzeyinin biraz yüksek ya da düşük çıkması da klinik bir önem taşımaz. Kan albümin düzeyi ölçümü özellikle ödemi olan, karaciğer hastalığı bulunan veya beslenme bozukluğu düşünülen kişilerde önem taşır.

Arttığı Durumlar : Albümin düzeyinin yüksek ölçülmesi genellikle vücuttan su kaybı bağlıdır. Önemli değildir.

Azaldığı Durumlar : Yaşlı insanlarda, karaciğer hastalığı olanlarda ve beslenme bozukluğu bulunan kişilerde albümin azalır. Bazı hastalarda idrar ya da bağırsak yolu ile albümin kaybı gerçekleşmektedir. Sonuçta albüminin kan düzeylerinde azalma (hipoalbüminemi) kan onkotik basıncının düşmesine bu da dokular arasında sıvı birikimine neden olarak özellikle bacaklar ve sırtta ödeme neden olur.

ALKALEN FOSFATAZ - ALP
Normal Değerler : 30-1 20 U/L
Açıklama : Vücutta neredeyse bütün dokularda bulunan ama ne iş yaptıkları tam anlaşılamamış bir enzimdir. Normal yetişkinde kanda ölçülen ALP ın yarısı karaciğer yarısı da kemik kökenlidir. ALP özellikle safra akımının durması ya da yavaşlamasına bağlı olarak görülen karaciğer hastalıkları için iyi bir testtir.

Arttığı Durumlar : Çocuk ve gençlerde hızlı kemik büyümesi nedeniyle normal yetişkine göre ALP değerleri 2-4 kat daha fazla olabilmektedir. Yine doğuma yakın gebelerde de plasenta tarafından sentezlendiğinden ALP değerleri yüksektir. Safra yollarındaki tıkanma sonucu ALP değerleri yükselir. Ayrıca kemik hastalıklarında da (özellikle Paget hastalığı) ALP değerleri yükselir. Pek çok ilaç da ALP düzeylerini yükseltebilir, bu nedenle ALP yüksekliği çoğu zaman bir hastalık belirtisi olmayabilir.

AMILAZ
Normal Değerler : 60-180 U/L
Açıklama : Amilaz pankreas, tükürük bezleri ve bazı tümörlerden (örn. akciğer) salınmaktadır. Kandaki amilazın genellikle üçte biri pankreas, üçte ikisi ise tükürük bezleri kaynaklıdır. Dolaşıma giren amilaz esas olarak böbrekler aracılığıyla vücuttan atılmaktadır.

Arttığı Durumlar : Yüksek kan amilaz düzeyi pankreatitte meydana gelir. Ayrıca karın ağrısıyla ortaya çıkan bazı acil hastalıklarda, şiddetli şeker komasında, kabakulakta, morfin enjeksiyonundan sonra da amilaz düzeyleri bir miktar yükselebilmektedir.

Azaldığı Durumlar : Amilaz değerinde düşüklüğün bir klinik önemi yoktur

ASIT FOSFATAZ
Normal Değerler : 0-5.5 U/L
Açıklama : Esas olarak prostat, karaciğer, kemik ve bazı kan hücrelerinde bulunmaktadır. Ölçümü özellikle prostat hastalıklarının tanı ve tedavisi için kullanılmaktadır. Bu amaçla prostatik asit fosfataz denilen fraksiyonu ölçülür. Normalde asit fosafataz kanda pek az miktarda bulunur.

Arttığı Durumlar : Özellikle prostat kanserlerinde kan düzeyleri belirgin olarak yükselmektedir. Yine de rektal muayeneden sonra, idrar sondası takılmasıyla ve hatta kabızlık ile birlikte de yükselebileceği unutulmamalıdır.
Azaldığı Durumlar : yok

BILIRUBIN
Normal Değerler : Direkt : 0.1-0.3 mg/dL
Indirekt : 0.2-0.7 mg/dL
Açıklama : Kan dolaşımında bulunan kırmızı kan hücreleri yaklaşık 120 günlük bir süre sonunda ömürlerini tamamlar ve çoğunluğu dalakta olmak üzere parçalanırlar. Açığa çıkan bilirubin karaciğere götürülür. Karaciğer özel bir işlemle bilirubini suda çözünebilen bir hale getirir ve safra yoluyla bağırsağa atar. Karaciğerde bu işleme maruz kalmış bilirubine direk, henüz işlem görmemiş bilirubine ise indirek bilirubin denilir.

Arttığı Durumlar : Bu sistemin herhangi bir noktasında meydana gelebilecek bir aksama kan bilirubin düzeyinin yükselmesine neden olur. Bu aksamalar; kırmızı kan hücrelerinde aşırı yıkım, karaciğer hastalıkları ve safra yolu tıkanıklıklarıdır. Sonuçta kan bilirubin seviyesi yükselecek ve koyu sarı ten rengiyle tipik sarılık ortaya çıkacaktır.
Azaldığı Durumlar : yok

FOSFOR
Normal Değerler : 3 - 4,5 mg/dL
Açıklama : Fosfor insan hücresinde asit-baz dengesi, kalsiyum metabolizması gibi çok önemli reaksiyonlarda rol oynayan bir maddedir. Vücuttaki fosforun %85 kadarı kemikte fosfat formunda depolanır. Kan düzeyi kan kalsiyum ve kan pH değişimlerinden etkilenmektedir. Kalsiyumda olduğu gibi bağırsaktan emilimi, idrarla atılımı ve hücre içine toplanması ya da hücreden bırakılması gibi düzenlemelerle kan düzeyi ayarlanmaktadır.Yine kalsiyum gibi parathormondan etkilenmektedir. Yemeklerden sonra düzeyi değiştiğinden 12 saatlik açtıktan sonra ölçümü yapılmalıdır.

Arttığı Durumlar : Hipoparatiroidide fosfor artar.

Azaldığı Durumlar : Hiperparatiroidi durumunda değerleri azalır.

GLUKOZ (KAN SEKERI)
Normal Değerler : 75-115 mg/dL
Açıklama : Şeker hastalığı tanısı için 12-14 saat açlıktan sonra kan glukozu ölçülür. Yüksekse test tekrarlanır. Yine yüksekse yemekten tam 2 saat sonra yeniden ölçülür. Bu da yüksekse glukoz tolerans testi yapılmalıdır.

Arttığı Durumlar : Kanda şeker yüksekliği ise şeker hastalığını gösterir.

Azaldığı Durumlar : Hipoglisemiyle seyreden hastalıklar

TİROİT HASTALIKLARININ TEŞHİSİ
* Kanda TSH ve tiroit hormonlarının (T3 ve T4) düzeylerinin ölçülmesi: Tiroidin çalışması hakkında önemli bilgiler verir. Başlangıçta öykü ve muayenede çalışma bozukluğu belirlenememişse tek başına TSH'nın ölçülmesi yeterli olabilir. Duyarlı bir sonuç elde edilebilmesi için TSH' ya sensitif ya da ultrasensitif yöntemle bakılması tercih edilir. Üstünde önemle durulması gereken nokta: Bu tetkiklerin normal olması tiroidin çalışmasının normal olduğunu gösterir. Hastada guatr, tiroit kanseri gibi diğer hastalıkların olmadığını belirlemez. Bunlar için diğer tetkiklere gereksinim olabilir.
* Bağışıklık sistemini kontrol eden testler: Bunlar antitiroglobulin antikor ( ATA ), anti TPO antikor ( AMA ) ve Anti TSH-R ( TRAb ) gibi isimler almaktadır. Graves hastalığı, Hashimoto hastalığı ve bazı tip tiroiditlerin tanısında yardımcı olurlar.
* Tiroglobulin tayini: Bu test özellikle tiroit kanseri nedeniyle ameliyat olmuş hastaların izlenmesinde önemli ip uçları vermektedir. Ancak bu testin tam olarak değer kazanabilmesi için bireyde gözle görülebilir tiroit dokusunun kalmamış olması gerekmektedir.
* Medüller kanserlerin tanı ve tedavisinde kanda tirokalsitonin: adı verilen bir hormonun ölçülmesi faydalı bilgiler verir.
* Yine medüller kanser olan ailelerde diğer bireylerin taranması için ret genindeki mutasyonları gösterecek genetik çalışmalar yapılabilir.

HEMOGLOBIN VE HEMATOKRIT
Normal Değerler :
Hemoglobin: 14-18 g/dL (erkek); 12-16 g/dL (kadın)
Hemotokrit: % 42-52 (erkek); %36-46 (kadın)

Açıklama : Hemoglobin ve hematokrit sıklıkla beraber istenen ve kanın oksijen taşıma kapasitesini ölçmek için kullanılan testlerdir. Hemoglobin kırmızı kürelerde bulunan ve temel olarak oksijenin taşınmasından sorumlu maddedir. Hematokrit ise kırmızı kürelerin kan içerisindeki yüzdesini gösterir. Genellikle hematokrit değeri hemoglobin değerinin üç katıdır. Hemoglobin ve hematokrit bebeklerde, gebe kadınlarda, bakım evlerinde yaşayan yaşlılarda, adet gören kadınlarda mutlaka kontrol edilmelidir. Bu testlerin en önemli yanı aneminin tespit edilebilmesini sağlamasıdır.

Arttığı Durumlar : Polisitemilerde, doğuştan var olan kalp hastalıklarında, aşırı su kaybında yüksektir. Orak hücre anemisi gibi kırmızı küre şekil bozukluklarında hemotokrit hatalı olarak yüksek çıkar, bunlarda hemoglobin miktarına bakılmalıdır.

Azaldığı Durumlar : Anemilerde

TRANSAMINAZLAR
Normal Değerler : Aspartat (AST, SGOT) : 0-35 U/L
Alanin (ALT, SGPT) : 0-35 U/L
Açıklama : Transaminazlar karaciğer hücrelerinde bulunan enzimlerdir. Karaciğer hasarında hücre dışına sızarlar.
Arttığı Durumlar : Kan seviyelerinin yükselmesi, karaciğer hasarına bağlı olarak bu iki enzimin hücre dışına sızması anlamını taşımaktadır. Genellikle bu enzimlerin kan seviyeleri karaciğer hasarının şiddetini yansıtır.ALT karaciğere daha özgül iken, AST kalp ve iskelet kası harabiyetinde de yükselmektedir. Bu nedenle AST aynı zamanda myokard enfarktüsünün izlenmesinde de kullanılmaktadır. Karaciğerin hastalıklarında alkole bağlı karaciğer hasarı hariç ALT, AST den daha yüksektir.

Azaldığı Durumlar : ALT ve AST değerlerinin normalden düşük olması nadiren görülen bir durumdur. Eğer bilinen bir karaciğer hastalığı yoksa genellikle önem taşımaz.

ÜRE
Normal Değerler : 5 - 25 mg/dL
Açıklama : Protein metabolizmasının bir ürünüdür ve böbrekler yoluyla idrarla atılır. Sıklıkla kan üre azotu (BUN) olarak ölçülür. Böbrek fonksiyonlarını değerlendirmede önemli bir ölçüttür. Ancak böbrek fonksiyonları dışında vücuttaki azot yükü, günlük sıvı alımı ve idrar akım hızından da etkilendiğinden tek başına karar verdirici değildir.

Arttığı Durumlar : Böbrek fonksiyon bozukluğu dışında kalp yetmezliği, tuz ve su alımındaki dengesizlikler (kusma, ishal, sık idrara çıkma, terleme), bağırsaklarda kanama, stres, yanıklar, diyetle fazla protein alımı ve akut myokard enfarktüsü gibi nedenlerle de kan değerleri yükselebilmektedir.

Azaldığı Durumlar : Karaciğer yetmezliği, kaşeksi (aşırı kilo kaybı), nefroz (bir böbrek hastalığı)

ÜRIK ASİT
Normal Değerler : Erkek : 2.5-8.0 mg/dL
Kadın : 1.5-6.0 mg/dL

Açıklama : Ürik asit, vücudun genetik yapı taşları olan DNA ve RNA nın yapısında bulunan purin adındaki maddelerin metabolizmasının son ürünüdür.

Arttığı Durumlar : Diyetle fazla protein alımı, vücutta üretim artışı (malin hastalıklar, doku harabiyeti, açlık) ya da böbrek fonksiyon bozukluğu gibi bir nedenle vücuttan uzaklaştırılamaması durumlarında kanda ürik asit düzeyi yükselir. Yüksek düzeydeki ürik asidin kristaller halinde çeşitli dokularda biriktiği düşünülmektedir. Bu dokular özellikle eklem sıvıları ve böbreklerdir. Eklem sıvılarında ürik asit kristallerinin birikimiyle oluşan ağrılı hastalığa GUT hastalığı denilir. Böbreklerde oluşan birikim ise böbrek yetmezliği ve idrar yollarında taş hastalığına yol açar.
Azaldığı Durumlar : Diğer analiz sonuçları normal ise düşük genelde önemli değildir.
« Son Düzenleme: Haziran 02, 2008, 22:04:59 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #136 : Ağustos 15, 2008, 14:50:37 »
ZATÜRRE - PNÖMONİ
                     
Zatürre Nedir?
 
  Halk arasında "zatürre" olarak bilinen pnömokok enfeksiyonları, özellikle risk grubu hastalarda ölümle sonuçlanabilecek ciddi bir akciğer hastalığıdır.
  Streptokokus pnömoni bakterisinin neden olduğu pnömoni (pnömokok pnömonisi), küçük çocuklarda, ileri yaştakilerde ve halihazırda kronik bir hastalığı bulunan kişilerde daha ağır seyreder ve ölümle sonuçlanabilir.
-39 dereceyi geçen ateş
-öksürük
-çoğu zaman pas renginde olan koyu kıvamlı balgam
hastalığın başlıca belirtileridir.
  Hastalık bazen genç erişkinlerde şiddetli bir titremenin ardından ateş yükselmesiyle birlikte aniden başlayabilir.
  Buna karşılık yaşlılarda son derece sinsi bir şekilde başlayabilir ve zatürre izlenimi vermeyebilir. Çok yaşlı hastalarda öksürük pek az olabilir, hiç balgam çıkmayabilir ve ateş de yükselmeyebilir. Ancak hasta yorgun görünür ya da bilinci bulanıklaşır. Vücut ısısı düşer ve şok tablosu ortaya çıkabilir.
  Zatürre olan hastalar tipik olarak grimsi renktedir, kaygılı görünürler ve ateş genellikle 39 derecenin üzerindedir.
  Zatürreye neden olan bakteriler, aynı zamanda kan ile tüm vücuda yayılarak bakteriyemi adı verilen tablo ve beyin zarında da menenjit gibi ciddi enfeksiyonlara neden olabilirler.
  Bu bakteriler zatürreye neden olduklarında, her 20 vakadan biri ölümle sonuçlanmaktadır.
  Aynı şekilde her 10 bakteriyemi vakasından 3'ü ölümle sonuçlanmaktadır.

Zatürre nasıl bulaşır ?
  Zatürreye neden olan Streptokokus pnömoni (pnömokoklar), üst solunum yollarında normal florayla birlikte hastalığa neden olmadan barınabilen bir bakteridir. Bu durumda, bu bakteriyi taşıyan kişi diğer insanlara bulaştırma ve bağışıklık sistemini zayıflatan herhangi bir durumda hastalanabilme riskine sahiptir.
  Pnömokoklar kişiden kişiye, bir iki metrelik mesafelerden yakın temas sonucu bulaşırlar. Bakteriler, tek başına ya da solunum damlacıklarıyla birlikte solunum yolundan vücuda girerler ve nazofarinkste (burun ve ağız boşluklarının birleştiği yer) bakteri kolonileri oluştururlar.
  Bakteri genellikle aile içinde, özellikle küçük çocuklar ve okul çoçukları arasında yayılma eğilimindedir. Hastalığın yayılması çoğu zaman viral üst solunum yolları enfeksiyonları ile birlikte olur. Bu enfeksiyonlar sonrasında, vücudun savunma sistemi zayıflayarak pnömokokların daha kolay bir şekilde hastalık oluşturabilmesine zemin hazırlar.
  Pnömokok enfeksiyonu grip kadar bulaşıcı olmamakla birlikte insanların kalabalık şekilde bir arada yaşadığı yerlerde, askeri kamplarda, tutukevlerinde ve yatılı okullarda zatürre salgınları görülebilir.
 
Ne sıklıkta görülür ?
  Dünya sağlık Örgütü'nün verilerine göre dünyada her yıl her 1000 kişiden 10-15’i zatürreye yakalanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl Pnömokoklara bağlı zatürreden 100.000 - 175.000 kişi, bakteriyemiden 50.000 kişi ve menenjitten 3.000 kişi hastaneye yatmaktadır. Yaklaşık 20.000 ila 40.000 kişinin de hayatını kaybettiği bildirilmektedir.
  Türkiye’de her yıl Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre yaklaşık 90.000 zatürre vakası görülmekte ve 2500 civarında kişi hayatını kaybetmektedir. Ancak uzmanlar Türkiye için gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu ifade etmekte ve yaklaşık 500.000 kişinin her yıl zatürreye yakalandığını belirtmektedirler.

Zatürreden korunmak neden önemli?
  Zatürre (pnömoni), en gelişmiş ülkelerde bile, tanı ve tedavi yöntemlerinin, hastane ve yoğun bakım olanaklarının çok artmasına rağmen sık görülen ve ölümlere neden olan dünyanın bilinen en eski hastalıklarından biridir.
  Türkiye' de her yıl ortalama 500 bin kişinin bu hastalığa yakalandığı tahmin edililmektedir. Özellikle;

küçük çocuklar,
yaşlılar,
kalp,
şeker,
böbrek ve
akciğer hastalarında (KOAH, bronşit)
ölümlere yol açabilmektedir.

  Tüm zatürre vakalarının yarısından pnömokok bakterisi sorumludur. Ayrıca, pnömokokların giderek penisilin ve başka birçok antibiotiğe karşı direnç kazanmakta oldukları saptanmıştır. Üstelik de, tıptaki tüm gelişmelere rağmen en gelişmiş ülkelerde bile kana mikrop karışan zatürrelerde ölüm oranı çok yüksektir.
  Bu nedenlerden dolayı zatürre hastalığından korunmak önemlidir.
  Pnömokokların yol açtıkları zatürre vakalarını önleyici bir aşı, bir çok kişinin yaşamını kurtaracak bir yöntemdir.
  Zatürre aşısı, pnömokoklara karşı koruyucu antikorların yapımını sağlayarak organizmayı bunlara karşı kuvvetli hale getirir. Pnömokokların 80'den fazla türü vardır. Aşı içinde bunların en çok hastalık yapabilme özelliği olan 23 tanesi bulunur. Bunlar da zatürreye neden olan pnömokokların %90'ını kapsamaktadır.
  Tek bir doz aşı ile yıllar süren bir bağışıklık elde edilmektedir. Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıklarda aşının 5 yıl sonra tek bir kez tekrarlanması önerilmektedir.
  Dünya Sağlık Örgütü, ölümcül sonuç doğurabilecek bu hastalık için özellikle risk gruplarının, özetle kalp, akciğer, böbrek hastaları, diyabet gibi kronik hastalıkları olan kişilerle, 65 yaşını aşmış insanlar, huzurevi gibi toplu yerlerde yaşayanların aşılanarak zatürre'den korunması gerektiğini vurgulamaktadır.

        http://www.zaturre.com/zaturre/index.htm

   Sen kork PNÖMOKOK..!

       http://www.pnomokok.com/
       
       http://www.pnomokok.com/haberler.html
 
   
« Son Düzenleme: Ağustos 15, 2008, 17:23:34 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #137 : Ağustos 21, 2008, 15:19:32 »
SEDEF - PSÖRİASİS
             
Psoriasis, Grekçe kaşıntı anlamına gelen 'psora' kelimesinden köken alır. Sedef hastalığı olarak da bilinir. Hastalığın bulunduğu deri bölgesi kızarık hale gelir. Üzerinde kalın gümüş renkli kabuklanmalar oluşur. Saçlı deri, diz, dirsek ve sırtın alt kısmı sıklıkla tutulan bölgelerdir. Bazı vakalar kişinin hastalığının farkında olmayacak kadar hafif seyirlidir. Diğer taraftan vücudun büyük bir kısmını tutacak şekilde şiddetli seyredebilir. Bu çok şiddetli vakalarda bile yararlı tedavi metodları vardır. Sedef hastalığı aynı ailenin birden fazla bireyinde görülebilmesine rağmen bulaşıcı değildir. Toplumda hastalığın görülme sıklığı yüzde 1 ila 3 arasında değişmektedir.
Sedef, bulaşıcı olmayan kronik(hayat boyu süren) bir deri hastalığıdır. Amerika'da 7.5 milyon kişide sedef olduğu bilinmekte bu rakamın da Türkiye'de nüfusun yüzde 1'ne yakın olduğu tahmin edilmektedir.

Sedefin Nedeni :
Sedefin nedeni tam olarak bilinmemekle beraber yeni yapılan bilimsel araştırmalarla sonuca giderek daha fazla yaklaşmakta ve biyolojik tedaviler adını verdiğimiz önceki sedef ilaçlarına göre tamamen değişik mekanizmalarla etkisini gösteren ilaçlarla özellikle ağır sedefleri ve sedef romatizmasını daha etkili ve yan etkisiz olarak tedavi edebilmekteyiz.
Sedef bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Bağışıklık sistemimizde görevli T lenfositlerin sedef hastalığının oluşmasında önemli rolü vardır. Özellikle başka hastalıklar nedeniyle yapılan kemik iliği nakillerinden sonra sedefin tamamen düzelmesi bunu doğrulamaktadır.
Deride bir hasar oluştuğunda veya bir mikrop yerleştiğinde deri hücrelerinin bunu tamir etmek için daha fazla çoğalması gerekir. Amaç daha kısa süredeki yarayı onarmak için hücreleri çoğalmaya teşvik etmektir. Fakat sedef hastalarında bağışıklık sisteminin T lenfositi adı verilen bu hücreler ayar bozulmuştur ve normalde de deri hücrelerini arttırıcı maddeler salgılamaya başlarlar.
Bunun sonucunda belirli bölgelerde hızla çoğalan deri hücrelerinin de fonksiyonları bozulur ve tam olarak olgunlaşmadan artış gösterirler. Aralarındaki bağlantıyı tam sağlayamaz ve kuruyup dökülen tabakalar oluştururlar.

Sedefin genetiği ve kalıtımı (Çocuklarım da sedef olur mu ?)
Sedef hastalarının 1/3'ünün ailelerinde sedef hastalığı mevcuttur. Tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre çok daha sık sedef görülmektedir (Tek yumurta ikizleri : %71, çift yumurta ikizleri :%28)
Sedefle ilgili olduğu bilinen gen PSORS1 olup MHC adını verdiğimiz bağışıklık sisteminin çalışmasını düzenleyen gen bölgesinde yer almaktadır. Aynı zamanda başka PSORS genleri de tanımlanmıştır.
Bu genleri tanımlamanın tek yolu sedef hastalarından alınan kanın analiz edilmesidir. Ne kadar çok sedef hastası bu konu açısından araştırılırsa hastalığın kesin nedenine o kadar hızlı ulaşılabilir. Hatta Ulusal Amerikan Sedef Derneği bu nedenle bir biobank oluşturmuştur.

Sedefin tipleri :
 Sedefin görünüm olarak farklı isimlendirilen birden çok tipi mevcuttur. Bazı tiplerin tedavisi de diğer tiplere göre farklı olabilmektedir.
Sedefin en sık görülen tipi plak tipi sedef deriden kabarık, kızarık, kabuklanan yaralarla kendini gösterir. Bu yaraların üzerinde gümüş renginde balık pulunu andırır kabuklar sıklıkla gözlenir.
sedef tipleri :
• Plak tipi : Sedefin en yaygın formudur
• Guttat : Kırmızı noktalar şeklinde görülür
• Inverse(Ters) Sedef : Koltuk altları, kasık ve deri kıvrım yerlerinde görülür.
• Püstüler : Su dolu kabarcıklar kızarıkla çevrilidir
• Eritrodermik : Geniş alanları tutan yoğun kızarıklık ve deri dökülmesi

Bölgeye özel sedef tipleri :
• Saçlı deri sedefi
• Cinsel organ sedefi
• Yüzde yerleşen sedef
• El ve ayak sedefi
• Tırnak sedefi

           http://sedef.tedavisi.us/
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #138 : Ağustos 21, 2008, 15:39:19 »
VİTİLİGO
               
Vitiligo, normal deri görünümünde, pigment kaybı nedeniyle düzensiz beyaz alanların bulunduğu bir deri durumudur.
Genelde edinilmiş bir durum olarak görülen vitiligo, herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Ancak, belirli genetik özelliklere sahip ailelerde hastalığa yatkınlık görülmektedir. Kontrasta bağlı olaraki koyu tenli kişilerde daha belirgindir. Vitiligo'nun nedeni tam bilinmemekle beraber pigment üreten melanosit hücreleri olan melanositlerin deri veya çevre dokulara hasar vermeksizin seçici kaybına bağlı olarak otoimmünite üzerinde durulmaktadır. Bu hastalık Amerika Birleşik Devletleri'nde nüfusun % 1' ini etkilemektedir.
Lezyonlar düz, pigmentasyonsuz ve koyu sınırlı olarak görülmektedir. Sınırlar tam olarak tanımlanabilmektedir, ancak düzensizdir. Sıklıkla etkilenen bölgeler yüz, dirsekler ve dizler, eller ve ayaklar ve genital bölgedir. Ayrıca, travma ve basınç görmüş bölgeler de etkilenmektedir.
Hastalıktan korunma yolları bilinmemektedir.
Semptomlar arasında aile öyküsü belirten vitiligo, birden veya aniden gelişen düz, doğal desenli pigment kaybına uğramış deri bölgeleri görülmektedir.
Fizik muayene ve sorgulama tanı konması için yeterlidir. Ek bir tanı yöntemine başvurulmasına gerek yoktur.
Vitiligo olgularının çoğu tedavi edilmeden deam etmektedir. Mevcut tedavi yöntemleri zor ve tam olarak etkin değildir. Hastalar, fotosensitize edici bileşikler verildikten sonar ultra-viole ışığa maruz bırakılmaktadırlar. Topikal veya oral 8-metoksipsoralen veya trimetilpsoralen tedavileri kısmi pigmentasyon sağlamak amacıyla birden fazla defa verilmelidir.
Hastalığın gidişatı değişkendir. Bazı bölgeler pigmentasyon kazanabilir, fakat yeni diğer bölgeler oluşabilir. Pigmentasyon kaybı ilerleyici olabilir.
Güneş yanığı gibi komplikasyonlar sıklıkla görülebilirken, vitiligo pernisyöz anemi, hipertiroidizm ve Addison hastalığı gibi sistemik hastalıklar ile ilişkili olabilir.
VİTİLİGO NASIL BİR HASTALIKTIR?
Deride tebeşir veya süt beyaz renkte, yuvarlak veya oval, keskin sınırlı yama tarzında lekelerle seyreden bir hastalıktır. Nokta kadar küçük ya da avuç içi kadar büyük olabilir. Genellikle simetriktir. Vücudun herhangi bir bölümü etkilenebilir. Sık tutulan alanlar: yüz, eller, kollar, bacaklar ve genital bölgedir.
KİMLERDE GÖRÜLÜR?
Her yaşta görülebilen vitiligoya her yüz kişinin 1–2 sinde rastlanır. Hastaların yarısında 20 yaşından önce başlar.
VİTİLİGONUN NEDENİ NEDİR?
Vitiligoda deri rengini meydana getiren hücrelerin kaybı ve derinin beyazlaşması söz konusudur. Birçok faktör üzerinde durulmakla birlikte hastalığın nedeni halen tam bilinmemektedir. Hastaların yüzde 30’unda, ailede vitiligosu olan biri bulunur.
BAŞKA DERİ BEYAZLAMASI YAPAN HASTALIKLAR VAR MI?
Bazı mantar hastalıkları, ben türleri ve bazı deri hastalıkları da deride renk açılması yapabilir ve vitiligo ile karışabilir.
VİTİLİGO NASIL GELİŞİR?
Vücudun birkaç yerinde deri renginin beyazlaşması görülür. Koyu tenli kişilerde kolay fark edilebilir. Açık tenli kişiler ise özellikle yazın bronzlaşmanın ardından fark ederler. Hastalığın seyri ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Vitiligolu alanlar çeşitli şekil ve büyüklükte olabilir. Yıllarca değişmeden kalabilir ya da bazen tüm vücudu etkileyebilir. Vitiligolu alandaki kıllar da beyazlaşabilir.
HASTALIĞI ARTIRAN FAKTÖRLER VAR MIDIR?
Sıkıntı, stres, ateşli hastalıklar ile çarpma ve güneş yanığı gibi nedenlerle meydana gelen deri travmaları hastalığın şiddetlenmesine ya da yeni vitiligo alanlarının oluşmasına neden olabilir.
TAHLİL YAPILMASINA GEREK VAR MI?
Vitiligo tanısı cilt hastalıkları uzmanları tarafından kolaylıkla konulur. Çok beyaz tenli hastalarda tam emin olunamıyorsa Wood lambası ile muayene edilerek karar verilebilir. Basit ve masrafsızdır. Biyopsi çok nadir gerekir. Vitiligo ile birlikte tiroid, diyabet ve bir tür kansızlık olan pernisiyöz anemi gibi hastalıklar olabilir ve araştırmak gerekir.
VİTİLİGO NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Vitiligoda tedavide amaç renk hücrelerinin tekrar normal çalışmasını sağlamaktır. Kremler, ultraviyole (ışık) tedavileri, bazı ağızdan alınan ilaçlar günümüzde en sık kullanılanlardır.Her tedavi, her hasta için uygun değildir. Hastanın yaşı, yaşam tarzı, vitiligonun tipi ve yaygınlığı, bulunduğu bölge, hastalığın aktivitesi, tedavinin yarar-zarar oranının bilinmesi tedavinin seçiminde etkilidir. Erken teşhis ve tedavi daha başarılıdır.
VİTİLİGO TEDAVİSİNDE YENİLİKLER NELERDİR?
Halen yeni tedaviler üzerinde çalışılmaktadır; bu yeni ve etkili tedavilerden biri lokal ultraviyole B (UVB) tedavisidir. Bu tedaviyi artık Türkiye’de de uygulamaktayız.
TEDAVİ BAŞARISI NASIL?
Vitiligo tedavisinde yüz bölgesi, tedaviye en iyi cevap veren yerlerden biri. Yüzde, sonuçlar gerçekten çok iyi. Ayrıca hastayı da en rahatsız eden bölge yüz. Ancak eller ve ayaklar tedaviye en zor yanıt alınan bölgeler olmaya devam ediyor.
LOKAL UVB
FDA onaylı bu sisteme kısaca BClear diyoruz. BClear, hedeflenmiş ışık sistemi ile sedef ve vitiligo hastalıklarının tedavisinde yeni ve gelişmiş bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.Amerika, İngiltere, İsrail’den sonra Türkiye’de de uygulamaya başladık. B Clear’de uvb sadece hastalıklı bölgeye uygulanır ve böylece normal kabin tedavisindeki gibi sağlıklı bölgelere ışık verilmez. Sağlıklı bölgeler yan etkilerden korunur. Hastalıklı alanlarda yüksek dozlar uygulanabilir ve seans sayıları azalır. Tedavi alanlarında ertesi gün hafif bir kızarıklık oluşabilir. Klasik tedavilere cevap alamamış bazı hastalarımızda da bu tedaviyle başarı elde ettik. Hastayı tedavi öncesi başarı oranları hakkında mutlaka bilgilendiriyoruz bu da hastanın tedaviye uyumunu arttırıyor ve gerçekçi beklentilere sahip olmasını sağlıyor.
BU TEDAVİDE SEANSLAR NE KADAR SÜRÜYOR?
Seans sayısı hastaya, vitiligonun çeşidine ve bulunduğu bölgeye göre değişir. Ama genel olarak 8–15 seans arasında cevap alınmaya başlar. 10 cm’lik bir vitiligonun lokal UVB tedavi süresi 1–2 dakika kadar kısa sürer. Hastalar haftada 2–3 seans tedavi görürler. Seans sonrası günlük aktivitelerine dönüyorlar.
VİTİLİGODA KULLANILAN DİĞER TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR?
Krem tedavileri sınırlı alanlarda vitiligosu olanlara uygulanabilir. Başarı hastaya göre değişir. En sık kullanılan kortizonlu kremlerdir. Çok yaygın ve uzun süre kullanımlarda ve yüz gibi derinin özellikli olduğu bölgelerde yan etkiler açısından dikkatli olunmalıdır. Kortizon içermeyen bazı kremler de yenilikler arasındadır ve başarılı olabilirler. Az sayıda hastaya uygulanabilen normal derinin vitiligolu alana nakledildiği cerrahi yöntemler üzerinde halen çalışılmakta. Diğer bir tedavi şeklinde ise vitiligosu çok yaygın olan hastalarda hastalıksız deri alanlarının normal rengi ilaçlarla açılarak kabul edilebilir bir kozmetik görünüm sağlanmaya çalışılır. Makyaj ve boya kolay ve güvenlidir. Tüm deri renklerine uygun kozmetikler mevcuttur. Bu bir tedavi yöntemi değildir, görünümü geçici olarak düzeltir ama hastaları görünüş açısından çok rahatlatır.
VİTİLİGO HASTALARI GÜNEŞTEN KORUNMALI MI?
Bazı tedavi seçenekleri güneş ışığından ya da yapay ultraviyole kaynaklarından belirli ölçülerde yararlanır. Tedavi haricinde güneşe maruz kalmak ve bronzlaşmak vitiligoyu belirginleştirir. Ayrıca vitiligolu deride güneşe karşı doğal savunma yeteneği kaybolmuştur. Bu alanlarda kolaylıkla güneş yanığı gelişebilir. Güneş yanığı yeni vitiligo alanları gelişmesine neden olabilir. Bu nedenlerle en az 15 faktörlü bir güneş koruyucu devamlı kullanılmalı ve uygun giysiler giyilmelidir.

            Dermatoloji Uzmanı Dr. Canan Savaş
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı SERDAR

  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3999
  • ATABERKAY
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #139 : Eylül 16, 2008, 13:12:32 »
Mantar enfeksiyonu ne demektir?

En basit  bitkisel canlılar olarak tanımlanan mantarların diğer canlıların doku ve organlarında çoğalması ve hasar oluşturması  ile ortaya çıkan belirti ve bulgulara mantar enfeksiyonu adı verilmektedir. Mantarlar en basit canlılar olduklarından çoğalmaları için ısı, nem ve besin yeterli olmaktadır. Vücut ısısı çoğalmaları için gerekli ısıyı oluşturmakta, ter ise gerekli suyu sağlamakta, besin özellikle derinin en üst tabakasında bulunan ölü hücreler olmaktadır.

Mantar enfeksiyonu nasıl oluşur?

İnsanlarda  mantar enfeksiyonları;

Yüzeyel mantar enfeksiyonları: Mantarların deri ve ağız içi dahil iç organlarımızı örten mukoza dediğimiz dokulara travma ya da zedelenme sonucu yerleşmeleri ve çoğalmaları ile oluşabilmektedir. Bu tür enfeksiyon yapan mantarlar çoğunlukla vücut savunma sistemine karşı dayanıksız olan ve bu nedenle daha çok saçlı deri ve derinin üst katmanları gibi yüzeyel dokularda enfeksiyon yapan küf mantarlarıdır. İnsanlarda en sık bu tür mantar enfeksiyonları görülmektedir.

Sistemik mantar enfeksiyonları: Mantar hücrelerinin solunması ve akciğer dokusuna yerleşip kan yolu ile diğer organlara taşınması ile oluşabilmektedir. Maya mantarları gibi daha güçlü mantar türleri tarafından oluşmaktadır. Bu tür enfeksiyonlar bira fabrikasında çalışanların mantar hücresini solumaları ya da  kanser, AIDS gibi bağışıklık sistemini zayıflatan hastalığı olanlarda görülebilmektedir.

Mantar enfeksiyonlarının bulaşma yolları nedir?

İnsandan – insana bulaş: Direk temas ya da ortak eşya kullanımı sonucu oluşmaktadır. Özellikle kışla, yurt, hamam, sauna  gibi toplu yaşam alanlarında ortak havlu, terlik, mantar bulunan bölgeye direk temas gibi nedenler ile oluşmaktadır.

Hayvandan – insana bulaş: Hayvanlarda bulunan enfeksiyonun temas ile insana bulaşması söz konusu olabilmektedir.

Topraktan – insana bulaş: Özellikle tarım ile uğraşanlarda ve toprak ile teması olanlarda bu tür bulaş söz konusudur.

Temas eden herkeste enfeksiyon oluşurmu?

Mantar hücresi ile karşılaşan her insanda enfeksiyon oluşabilir.

Özellikle riski artıran faktörler;

Beslenme bozukluğu ve yetersiz beslenmek
Uzun süreli antibiyotik tedavisi almak
AIDS, kanser gibi bağışıklık sistemini bozan hastalıkların olması
Bağışıklığın yeterince oluşmadığı çocukluk çağı ve ileri yaşlarda olmak
Alkol kullanmak
Klimalar ve dezenfektanların varlığı
Açık kalp ameliyatı gibi büyük ameliyat geçirmek
Diabet (şeker hastalığı) gibi dolaşım sistemi yetersizliği yapan hastalıkların varlığı

Mantar enfeksionundan korunmak için neler yapılmalıdır?

Hijyene dikkat edilmesi, ortak eşya kullanılmaması, ayakkabıların ve çorapları sık değiştirilip nemliliğin önlenmesi ve vücut temizliğinin sağlanması en önemli tedbirlerdendir. Kalabalık yaşam alanlarında temasın önlenmesi amacı ile çıplak ayakla yere temas edilmemesi diğer bir tedbir yöntemidir. Bütün bunlara rağmen enfeksiyon oluşmuş ise tedaviye başlanması ve tedavi ile sonuç alınmıyorsa altta gizlenmiş başka bir hastalığın var olabileceği unutulmamalı ve araştırılmalıdır.

Mantar enfeksiyonu tanısı nasıl konur?

Çoğunlukla yüzeyel mantar enfeksiyonunu  tanısı muayene ile konabilmektedir. Özellikle deri ve saçlı deri enfeksiyonuna neden olan küf mantarlarının yaptığı yüzeyel enfeksiyonların ortası soluk, etrafı halka şeklinde kızarık (kızarık yüzük)  lezyonlardır. Tırnakta oluşan mantar enfeksiyonlarında üst tabakaların mantarlar tarafından yenmesine bağlı tırnağın un gibi olması ya da sararması, yer yer çizgilerin oluşması şeklinde görülebilir. Kadınlarda % 10- 20 oranında görülen ve gebelik döneminde % 80 oluşabilen vajinal kandidiazis denen mantar enfeksiyonun da ise vajende yanma hissi, kaşıntı, idrar yaparken yanma, peynirimsi, beyaz renkli, kokusuz akıntı görülebilmektedir. Muayene ile tanı konamadığı durumlarda, mantar hücresinin mikroskop ile incelenmesi, kültürde üretilmesi, Wood ışığı denen ultraviole ışık ile lezyonun incelenmesi, boyama yöntemleri ve kimyasal yöntemler ile dokunun incelenmesi mümkün olabilmektedir.

Tedavide neler yapılmalıdır?

Antifungal ilaçlar dediğimiz kimyasal maddeler ile mantar hücresinin öldürülmesi ya da üremesinin durdurulması temel amaçtır. Bu amaçla ilaçlar topikal (yüzeyel) yada sistemik (ağızdan) kullanılabilmektedir. Basit yüseyel enfeksiyonlarda topikal ilaçların merhem, krem, sprey, solüsyon, fitil, şampuan gibi formları kullanılabilmektedir. Ağızdan alınabilen sistemik ilaçların ise tablet, kapsül, solüsyon ve enjeksiyon formları mevcuttur. Basit, küçük enfeksiyonlarda topikal ile tedaviye başlamak ve tedavi başarılı olmaz ise sistemik tedaviye geçmek en uygun seçenektir. Geniş yüzeyleri tutan ve topikal tedavinin uygulanamayacağı alanlarda ise ağızdan sistemik tedaviye başlamak en uygun seçenektir. Tedavide daha etkin tedavi sağlamak amacı ile kombine tedavi denen ağızdan tedavinin yanı sıra, lezyon bölgesine topikal bir ilaç kullanmak mümkündür.

Tedavi sürsi ne kadar olmalıdır?

Tedavi süresi bölgeye ve enfeksiyonun yaygınlık derecesine göre değişmektedir. İki ile altı hafta arası tedavi süreleri çoğunlukla yeterli olmaktadır. Bu süre tırnak enfeksiyonu gibi ciddi enfeksiyonlarda ise altı aya kadar uzayabilmektedir.
Serdar ERDOĞU
Kırmızıoğlu Eczanesi
Alaşehir/Manisa

Çevrimdışı eczolgun

  • Deneyimli Üye
  • **
  • İleti: 203
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #140 : Eylül 16, 2008, 19:06:36 »
sayın ECZ LEVENT KINACI bey rica etsem son günlerde çok ilgi çeken AĞAÇ ADAMIN hastalığı ile bilgi verebilirmisiniz?google da aradım ama sadece fotograflar var...tşkler...
olgun eczanesi
istanbul

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #141 : Eylül 18, 2008, 16:46:29 »
AĞAÇ ADAM
             
Genç yaşında dizinin kesilmesi sonucunda vücudunda çıkan siğiller yüzünden el ve ayaklarında tıpkı ağaç kökü gibi uzantılar oluşmaya başlayan yoksul bir Endonezyalı, kendisine ölüme götüreceğini sandığı bu hastalığa karşı bir Amerikalı profesörden yardım alacak.
      Şu an 35 yaşında olan ve hastalığından ötürü 'Ağaç Adam' olarak da anılan 'Dede' isimli balıkçı, 15 yaşında dizinden yara aldıktan sonra, uzmanların sadece milyonda bir rastlanabileceğini söylediği bir hastalığa yakalandı. Ancak normalde sık rastlanan 'insan papilloma virüsü' (HPV) adlı enfeksiyon, Dede'yi çok farklı bir şekilde etkiledi.
     
      Siğil oluşumuna neden olan bu hastalık Dede'nin vücudunda bir türlü durmak bilmedi. Siğillerin bir türlü iyileşmemesinin ve adamın ellerinde, ayaklarında ağaç kökü benzeri oluşumlar çıkmaya başlamasının sebebi ise Dede'nin bünyesindeki çok nadir görülen bir genetik hatadan kaynaklanıyordu. Bu hata nedeniyle adamın bağışıklık sistemi bir türlü hastalığın üstesinden gelemiyordu.
     
   Her an bu hastalık yüzünden ölebileceğini düşünen adama en sonunda ABD'deki Maryland Üniversitesi'nden Profesör Anthony Gaspari yardım elini uzattı. Prof. Gaspari Endonezya'ya gitti ve Dede'yi buldu. Hastalığına tanı koyan profesör, bunun çaresinin sentetik A Vitamini'nde olduğunu söyledi.
     
     6 AY İÇİNDE İYİLEŞMEYE BAŞLAYACAK

      Her gün A Vitamini tedavisiyle 6 ay içinde siğil oluşumunun durabileceğini ve daha sonra fazlalıkların kesilmesi için el ve ayaklara yapılacak tedaviyle Dede'nin bu uzuvlarını kullanabilecek hale gelebileceğini kaydeden uzman, gerekirse tedavi için Dede'yi ABD'ye götürebileceğini de söyledi.
     
       Bu arada,benim daha önce bulunduğum bir beldede,benzer bir hastam vardı.El ve ayakları,hızla büyüyen siğillerle bir kaç ayda iki katına çıktı,bir kaç ay sonrada vefat etti.
     
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #142 : Eylül 26, 2008, 17:33:17 »
GASTRİT
           
Mide, yutulan  gıdaların  geçici  bir  süre depolanarak  küçük  parçalara ayrıştırılıp  sindirildiği j harfi şeklinde ve keseye  benzer  bir organımızdır.Alınan  gıdalar  kimus  adı  verilen  ayran veya  sulu  boza  kıvamında bir  sıvı  haline  dönüştükten  sonra  porsiyonlar  halinde  ince  barsağa geçirilir. Midenin iç  yüzü  mukoza olarak  adlandırılan  ve  kabaca  3 ayrı katman oluşturan  hücre  dizilerinden  meydana gelmiş   bir  tabaka ile kaplanmıştır.  Mide mukozasında değişik  hücre  çeşitleri bulunur. Bu  hücreler  hidroklorik asit, sindirim  enzimleri (pepsin) ve değişik  hormonlar  salgılarlar.
 
GASTRİT  NEDİR ?
Gastrit mide mukozasının  bir çeşit inflamasyonudur. Bu  değişik etkenlerin  yaptığı  uyarı  sonrasında beyaz  kan  hücrelerinin mukozada  birikmesi anlamına  gelir. Gastrit akut veya  kronik  olabilir.
 
GASTRİTİN  SEBEPLERİ  NELERDİR?
Helicobacter pylori (HP) :
   Kronik  gastritin  en sık  görülen  nedenidir. HP  ağız  yoluyla  alınarak  midede  yerleşen  ve  burada  gastrit  olarak  adlandırdığımız  bir iltihap oluşturan,  spiral  şeklinde  bir  bakteridir. Mide mukozasını örten  mukus  tabakasının  altında  yerleşerek  mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak  yaşamını  sürdürür. HP  hem  salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye  karşı oluşturduğu immun  yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu  yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus  tabakasını  zayıflatarak mide mukozasını  asit  ve diğer saldırgan faktörlere  duyarlı  hale  getirir. Gelişmekte olan ülkelerde  genellikle çocukluk   çağında alındığından tedavi edilmediğinde mide mukozasında hayat   boyu  süren  bir  kronik iltihaba  sebep olur.Yaşlı popülasyonda  daha  fazla olmak üzere toplumumuzun  yaklaşık %80 inin bu  bakteri ile  enfekte olduğu gösterilmiştir.  HP enfeksiyonu ülser  oluşumunda  önde  gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle  birlikte ,bu bakteri ile enfekte olan insanların  hepsinde ülser oluşmaması  ve son yıllarda  giderek artan  oranlarda HP negatif  ülserlerin saptanması  ülser oluşumunda HP  yanında  başka  faktörlerin de etkili olduğunu  düşündürmektedir.
   HP ,Dünya  Sağlık  Örgütünce (WHO) 1.derece  kanserojen  faktörler arasında  kabul edilmiştir. Bakterinin  midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan  ve dışkıda  antikor  ve antijen aranması  gibi  testlerle gösterilebilir. Midede  HP  varlığı saptanan   hastalarda  bazı  özel  ilaç  rejimleri kullanılarak bakteri mideden  temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80-85  civarındadır.
 
Aspirin  ve antiromatizmal ilaçlar :
Bu tür  ilaçlar  mide mukozasındaki  koruyucu mekanizmaların zayıflamasına yol açmak suretiyle mukozanın  asit  ve diğer saldırgan   faktörlere  karşı hassasiyetini artırırak  gastrit oluştururlar. Oluşan  gastrit hiçbir  belirti  vermeden sezsiz geçirilebileceği gibi  kronik formda ve ülser / kanama gibi komplikasyonların  oluşumu ile birlikte de seyredebilir.   
 
Otoimmun gastrit :
Vücudun bağışıklık sistemi (immun sistem)  bazı durumlarda yanlışlıkla  kendi  doku  ve organlarına  karşı  aktif hale  gelebilir  ve bu doku  ve organları hasarlayıcı  maddeler ve hücreler oluşturabilir (Otoimmunite ve otoimmun  hastalıklar). Hipotiroidi (Hashimato tiroiditi), Sjögren sendromu, romatoid artrit, lupus, tip-I diabet bu grup hastalıklar arasında sayılabilir. Mide mukozasındaki bazı  hücreler de  immun  sistemin  hedefleri arasında olabilir ve bu durum  kronik  gastrit ve mide  mukozasında asit salgılayan  hücrelerin  kaybı ile giden  bir hastalığın ortaya çıkmasına  sebep olur. Bu hastalarda mide  asidinin azalması  yanında vücutta  demir ve B12  vitamini  eksikliğine bağlı kansızlık da   görülür ve bu durum otoimmun  gastrit  ve pernisiyöz anemi olarak adlandırılır. Bu  tür  midelerde  yaşamın  ilerleyen  dönemlerinde mide kanseri oluşma  olasılığı  normal kişilere  göre artmıştır.
 
Alkol :
Alkol  ve  diğer kimyasal  maddeler mide mukozasında  hasarlanma oluşturabilirler. Normal  dozda kullanıldığında  ve aç karna içilmediği  takdirde alkolün mide mukozasında  belirgin  bir  gastrit oluşturması beklenmez.
 
Hipertrofik  gastritis :
Midenin iç yüzünü kaplayan mukozal kıvrımların  inflamasyon nedeniyle kabalaşması ve genişlemesi  sonrasında ortaya çıkan  gastrit hipertrofik  gastrit olarak adlandırılır.  Bu  tür  gastritin  bir türü Menetrier hastalığı olarak bilinir. Mide  mukozasından  aşırı protein  kaybı sonucunda  kanda protein  seviyesi düşer  ve ödem oluşur.
 
GASTRİT  NE GİBİ BELİRTİLER OLUŞTURUR?
Gastritin belirtileri akut  veya  kronik oluşuna  göre  değişir. Akut gastritte karnın  üst kısmında ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime,bulantı ve kusma gibi bulgular  görülürken  kronik  gastritte  ağrı daha az belirgin olup yemek sonrasında şişkinlik ve dolgunluk hissi, erken doyma, bulantı hissi, geğirme, iştahsızlık ve  ağızda kötü tat  gibi dispeptik yakınmalar daha sık görülür. Kronik  gastritte  ağrı belirginleştiğinde gastrit  zemininde ülser  veya başka  hastalıkların gelişmiş olabileceği düşünülür. Aspirin  ve antiromatizmal ilaçların  kullanımı  sonrasında oluşan akut gastritte  gizli  veya  aşikar  kanama oluşabilir.
 
GASTRİT  NASIL  TEŞHİS  EDİLİR?
Hastadan  ayrıntılı  bir  hikaye alınması  ve  dikkatli  bir beden muayenesi sonrasında, gastritten şüphelenildiğinde  doktorunuz size şikayetlerinizi hafifletecek  bir  tedavi düzenleyebilir. Bununla  birlikte  gastritin  kesin  teşhisi için  endoskopi (gastroskopi) yapılarak mukozanın  görülmesi  ve  mutlaka patolojik inceleme için  doku örneği alınması  gerekir (biyopsi).  Gastrit düşündüren şikayetlerle  başvuran her  hastada endoskopi yapılması gerekli değildir. Özellikle 40 yaş altındaki hastalarda, endoskopi yapılmasını gerektirecek  başka bir  sebep yoksa,   kan veya dışkı örneği kullanılarak yapılan testlerle   HP enfeksiyonun  varlığı araştırılabilir.
 
GASTRİTİN KOMPLİKASYONLARI  NELERDİR?
HP nin  sebep olduğu kronik  gastrit zemininde  sık olmasada mide ve oniki parmak barsağı ülseri, lenfoma ve  mide kanseri gibi ciddi koplikasyonlar gelişebilir. HP gastritinin sebep olduğu  lenfoma erken  dönemde  MALT lenfoması (MALT = Mucosa associated lenfoid  tissue) olarak  adlandırılır  ve  hastalığın erken  döneminde bakterinin temizlenmesi  ile tam iyileşme sağlanabilir. Aspirin  ve antiromatizmal ilaçların sebep olduğu  gastrit bazen  ciddi olabilen  kanamalarla  birlikte olabilirler.
 
GASTRİT  NASIL  TEDAVİ  EDİLİR?
Gastritin  tedavisi  sebebe  göre  yapılır. Çoğu  zaman  mide asidinin  azaltılması şikayetlerin  hafiflemesini  sağlar. HP  pozitif  bulunan olgularda bakterinin temizlenmesine yönelik  en az iki antibiyotik içeren 1 veya iki haftalık tedavi kürleri  uygulanır. Aspirin  ve antiromatizmal ilaçlar  kullanan  hastalarda bu ilaçların kesilmesi  ve / veya kullanım gerekliliğinin  gözden geçirilmesi uygun olur. Daha özel  gastrit  tiplerinde ve komplikasyon gelişen  vakalarda  sebebe  ve ortaya çıkan  komplikasyonlara yönelik  tedavi  yöntemleri   uygulanır.
                  Prof.Dr. Ahmet DOBRUCALI - Gastroenteroloji
« Son Düzenleme: Eylül 26, 2008, 22:58:23 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #143 : Eylül 26, 2008, 18:07:03 »
PEPTİK ÜLSER
                         
Ülser nedir ?
Ülser ; Mide veya duedenum (onikiparmak barsağı)'un mide asidi ve sindirim sıvıları (örneğin:pepsin) tarafından harabiyeti sonucunda meydana gelen doku kaybıdır.Doku kaybı asit pepsinin etkisiyle daha derinlere inebilir,ülserasyon dediğimiz yarayı meydana getirir.

Sıklığı nasıldır?:
Toplumumuzda herhangi bir zamanda mevcut ülserli hasta (yeni geçiren veya geçirmiş) yüzdesi %2-6'dır. Duedenal (onikiparmak barsağı) ülseri , mide ülserine göre çok daha fazla görülür. Duedenal ülser 30-50 yaşları arasında daha sık olup , erkeklerde kadınlara göre 2-4 kat daha fazladır. Mide ülseri 60 yaşından sonra daha sık gözlenir ve kadınlarda daha çok görülür.

Ülserin belirtileri nelerdir?:
En sık rastlanan belirti karnın üst kısmında kemirme ve yanma şeklinde ağrı olmasıdır. Genellikle öğün aralarında meydana gelir. Gece hastayı uykudan uyandırabilir (daha çok duedenal ülserde). Yemek yemekle ve antiasit dediğimiz mide asidini nötrleyen çiğneme tableti ve pastillerle birkaç dakika ile birkaç saat arasında ağrı hafifler. Sonbahar ve ilkbaharda ağrıların sıklığı artar. Ülserli hastalarda daha az sıklıkla meydana gelen belirtiler bulantı , kusma (özellikle ağrı varken oluşur, kusunca ağrının azalması veya kesilmesi çok tipiktir) , iştahsızlık ve kilo kaybıdır.

Ülserin nedeni nedir?:
En büyük neden "Helicobacter pylori" adlı bir mikroptur ve düzenli NSAİ ilaçlar (aspirin, antiromatizmal ilaçlar) alımıdır. Diğer muhtemel nedenler arasında genetik yatkınlık (irsiyet) , her türlü stresler , kortizon türü ilaçlar , alkol , sigara , kahve alışkanlığı , çevre kirliliği sayılabilir.

Helikobacter Pylori
   
Birçok ülser helicobacter pylori mikrobunun varlığı ile meydana gelir. Duedenal ülserlerde Helicobacter pylorinin varlığı %100'e yakın oranla yüksek bulunmuştur. Helicobacter pylori varlığı saptanan , ancak ülser görülmeyen kişilerin varlığından dolayı , helicobacter pylori varlığı yanında başka faktörlerde (örneğin irsiyet) olması gerektiğini düşündürmektedir. Helicobacter pylori varlığı ülser yapması dışında müzmin gastrit yaptığı kesindir. Mide kanserlerine yol açtığı da iddia edilmektedir.

Helikobacter Pyloriyi saptama yöntemleri
Endoskopik biopsi alınarak üreaz testi , patolojik inceleme , kültürde üretme gibi yöntemler.
Hasta kanında helicobacter pylori mikrobuna karşı gelişmiş antikoru saptayarak (hiç olmazsa 2 aylık dönemde helicobacter pylori enfeksiyonu geçirdiği saptanır).
Endoskopik yöntemle alınan biopsi örneği özel hazırlanmış solusyona atılarak Helicobacter Pylorinin varlığının araştırılması( Üreaz testi)

NSAİ ilaçlar (Aspirin ve benzeri ilaçlar) 'ın "ülser yapıcı" etkileri
Ülseri meydana getiren ikinci büyük sebep; düzenli NSAİ ( Ağrı kesici ve romatizmal ilaçlar ) ilaç kullanmaktır. NSAİ ilaçların bu kötü etkileri uygun ilaçlarla önlenebilir. Ülseri olanlar çeşitli hastalıklar için doktora gittiklerinde , doktora ülserli olduğunu söylemelidirler. Doktor gerektiğinde vereceği ağrı kesici ilaçlarla birlikte gastrointestinal yan etkileri önleyecek ilaç verebilir ya da yan etkileri olmayan ilaçlar (paracetamol gibi) kullanılabilecektir.

ÜLSERİN TEHLİKELİ SONUÇLARI

Mide Kanaması
Sindirim sistemi kanamalarının en büyük nedeni ülserlerdir. Bazen daha önce hiç mide ağrısı şikayeti olmayan kişilerde bile görülebilir. Bu kişiler "kahve telvesi" renkli bir materyel kusarlar ya da "katran renkli" siyah gaita dışkılarlar. Başka belirti olmadan , gaitasının siyah renkli olduğunu farkeden kişilerin mutlaka bir sağlık kurumuna acil olarak başvurması gereklidir.
Kusma ve siyah renkli feçes olmadan önce aniden fenalık gelmesi , soğuk soğuk terleme halinde üst gastrointestinal kanamadan kuşkulanılmalıdır.

Perforasyon ( Mide delinmesi)
Mevcut ülserin derinliğinin artması ve tüm mide-duedenum katmanlarını geçerek delinmesidir. Mide asit-pepsin içeriğinin karın boşluğuna geçmesi sonucu aniden ve şiddetli bir ağrı oluşur. Karın tahta gibi sertleşir , kıpırdama ve yürüme ağrı nedeniyle zorlaşır. Tedavi genellikle ameliyattır.

Tıkanma
Özellikle duedenum ve pylor kanalında akut ülserin doku ödemi (şişliği) meydana getirmesiyle , uzun süredir derin ülserin olması sonucunda nedbe dokusu oluşması nedeniyle , yiyecek , içecek ve mide suyunun geçimini (pasajın) daralması (stenoz) , hatta tıkanmasına neden olur. Hasta yediği ve mide suyunun devamlı salgılanmaya devam etmesi sonucu mide içinde biriken , ileriye gidemeyen materyali kusar. Kusma bol ve süreklidir. Hasta yese bile yiyecekler hazmeden organlara geçemediğinden (hazım-emilim- mide değil,onikiparmak barsağı ve ince barsaktadır), sürekli kilo verme mevcuttur. Teşhis biran önce yapılıp , ameliyat edilmelidir.

ÜLSER  TEŞHİSİ
Fizik muayene ve ultrason ile ülser herhangi bir işaret vermez. Ancak bize başka hastalıkları ekarte etme şansı verir.
Ülser tanısı için üst sindirim sisteminin radyolojik tetkiki veya daha iyisi üst sindirim sistemi endoskopisi (özofagogastroduedenoskopi) ile konur.

Endoskopi (Gastroskopi):
                   
Küçük , ışıklı , kıvrılabilen bir boruyla yemek borusu , mide ve onikiparmak barsağının gözle direkt olarak gözlenmesidir. Görülmesi gereken organların yaklaşık her yeri net bir şekilde gözlenebilir. İşlem hastaya genellikle sakinleşmesi için bir ilaç verilerek yapılır. İşlem sırasında , patolojik tetkik ve üreaz testi için biopsi alınabilir. Biopsi alımı herhangi bir rahatsızlık veya ağrıya neden olmaz.
 
Helicobacter pylori için testler:
Helicobacter pyloriyi tesbit edecek birçok test vardır. Bakterinin antikorlarının varlığını kanıtlamak için kan testleri alınabilir (pratiktir , genellikle tarama testi olarak kullanılır). Bakterinin meydana getirdiği ürünleri nefesten test eden nefes testleri uygulanabilir (değeri azdır , pahalı cihazlara gerek vardır). Tedaviyi değerlendirmek amacıyla yapılabilir. Mideden alınan biopsi (doku parçası) ile üreaz testleri yapmak , patolojik muayene yapmak, kültürden üreterek  helikobacter pylori tesbit etmek mümkündür.

ÜLSER TEDAVİSİ

DİYET:
Geçmişte baharatlı , acı , ekşi , turşudan , yağlı ve asidik yiyeceklerden kaçınılması gerektiği söylenip , süt tedavisi verilirdi. Bugün ülser için özel bir diyet olmadığı gibi , gece yatmadan önce içilen sütün zararı bile olabilir. Özel diyetin ülseri iyileştirmede katkısı olmadığı deneylerle gösterilmiştir. Şu anda kişisel olarak şikayetine sebep olduğu düşünülen yiyecek maddesinin kısıtlanması gerektiği söylenmektedir. (Örneğin ülserli bir kişiye soğan yemek dokunmuyorsa yemesinde bir sakınca yoktur). Ancak ülserli hasta sigarayı (eğer çok içiyorsa) bırakmalıdır. Sigara içiminin ülser iyileşmesini geciktirdiği , sık ülser tekrarlanmalarına ( nüks ) neden olduğu gösterilmiştir. Genellikle ülserli hastalar aspirin ve benzeri romatizma ilacı almamalıdır. Alkol alımı , yüzeyel mukoza direncini bozarak , gastrite ve ülser iyileşmesinde gecikmeye yol açabilir. akut ülserde özellikle alınmamasında yarar vardır.

İLAÇLAR:
Gastroözofajial reflü tedavisinde ve ülserde kullanılan ilaçlar H2 reseptör blokerleri (Ranitidin , Famotidin , Nizatidin) ve proton pompa inhibitörleri (omeprazol , lansoprazol) dir. Bunlar mide asitlerini azaltarak yakınmaları rahatlatırlar. Ayrıca mide asitinin ülser üzerine etkisini ortadan kaldırarak , iyileşmeyi sağlarlar. protein pompa inhibitörleri asiditeyi azaltmada , H2 reseptör blokerlerine oranla daha güçlüdür , ancak daha pahalıdırlar. helicobacter pylori saptanan hastalarda , protein pompa inhibitörleri antibiyotiklerle birlikte  helicobacter pyloriyi yok etmede ( eradikasyon ) kullanılmaktadır.

Örnek bir tedavi şeması
Helicobacter Pylori'nin saptanmasından sonra.
2 Hafta süre ile  ;
1- Proton Pompa İnhibitörü ( Lansoprozol ,Omeprazol ,pantoprazol ) ( Sabah - Akşam)
2- Amoksisillin 1 gram tablet ( Sabah - Akşam )
3-Klaritromisin  500 mg. tablet (genel adı)( Sabah - Akşam )
 
Daha sonra genellikle tek doz (günde 1 defa) sadece Lansoprazol ( yada Omeprazol ) ile 1 yada 2 ay tedaviye devam edilir.Bu tedaviden sonra çoğunlukla 6 ay kadar H2 reseptör Blokerleri ( Famotidin,Ranitidin v.s.) ile idame tedavisi verilebilir.( Bir kaç kez kanama geçirmiş tekrar kanama olasılığı yüksek gibi bazı hasta gurubunda çok uzun süre de kullandırılabilir.)

Ülser nedeniyle Ameliyat ne zaman gereklidir?:
Birçok ülserler ilaçla iyileşirler. Kanama , stenoz (daralma -tıkanma) , delinme meydana gelirse , tıbbi tedaviye cevap vermezse acilen ameliyat gereklidir.
« Son Düzenleme: Eylül 26, 2008, 22:52:10 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #144 : Eylül 27, 2008, 14:20:40 »
APANDİSİT
                 
  Karnın sağ alt bölümünde apandis (apendiks) denen kalın bağırsağın uzantısı bulunur. Solucan şeklinde ve hareket kabiliyeti olan apandisin içinden herhangi bir besin geçmez. Uzunluğu çocuklarda biraz daha fazladır. Yaklaşık 9-10 cm uzunluğundadır fakat bundan daha az ya da daha fazla olabilir. Yerleştiği yer bazı kişilerde farklılık gösterebilir. Bu durum apandis rahatsızlığı olanlarda tanı koymayı zorlaştırır.

  Apendiksin (apandisin) çoğunlukla dışkı veya daha az bir ihtimalle safra taşı, tümör ya da barsak kurduyla tıkanması sonucu iltihaplanmasına apandisit denir. Apandisin vücuttaki fonksiyonu henüz bilinmemektedir. Sadece lenf dokusu bakımdan zengin bir yapıdır. Yine de apandisin iltihaplanması sonucu yırtılıp karın bölgesinde yayılmasıyla, ciddi problemler ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde tehlikeli bir hastalık olan apandisit, karın zarının iltihaplanmasına yol açabilir.

KİMLERDE GÖRÜLÜR? GÖRÜLME SIKLIĞI NE KADARDIR?
  Yapılan araştırmalara göre A.B.D'de ve diğer batı ülkelerindeki insanların yaklaşık %10'unun hayatının bir döneminde apandisite yakalandığını göstermiştir. Bu hastalığın ortaya çıkmadığı yaş yoktur. 2 yaşından küçük çocuklarda görülme ihtimali nadirdir. Bu yaştan sonra görülme sıklığı artar ve en çok genç yetişkinlerde, 20 yaşından sonra görülmeye başlar. Bu dönemden sonra en sık yaşlılık döneminde ortaya çıkar.
Erkekler, apandisite, kadınlara oranla daha fazla yakalanır. Bu oran 1.5/1' dir. Fakat çocukluk döneminde, hem kızlarda hem de erkeklerde görülme ihtimali eşittir.

APANDİSİTİN NEDENLERİ VE ORTAYA ÇIKIŞI
  Apandis; içi boş, kanal şeklinde dar bir yapıdır. Burada bir çok mikroorganizma yaşar. Bu mikroorganizmalar, barsakta da yaşayan mikroplardır. Apandisin içi, dışkı ya da safra taşı gibi nedenlerle tıkandığında, kalın bağırsakla bağlantısı zayıflar. Böylece mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanırlar. Böylece burada iltihap oluşmaya başlar. Hem mikropların birikmesi, hem de iltihap oluşması apandiste basıncın artmasına yol açar ve çürüme başlar. En sonunda apandis patlar.
Apandisin tıkanmasının nedenlerinden biride, aynı bademcikte olduğu gibi lenf dokularının şişmesidir. Fakat iltihaplı apandislerin çok az bir kısmında apandis kanalının tıkanmasının nedeni açıklanamamaktadır.

APANDİSİTİN BELİRTİLERİ VE TİPLERİ
  İki tip apandisit vardır. Bunlardan birincisi akut apandisittir. Belirtileri şiddetli seyreder ve ameliyat olmayı gerektirir. Mukuslu, irinli ve kangrenli olmak üzere üç tipi vardır. Mukuslu apandisitte iltihap artmıştır ve apandis büyümüştür. En çok karşılaşılan tiptir. Tedavi edilmezse irinli apandisit oluşur. İrinli apandisit, apseye neden olur ve bağırsağın diğer bölümlerine yayılabilir. Ülserleşmesi sonucunda karın zarı iltihabı meydana gelir. Kangrenli akut apandisitte, kanın pıhtılaşması sonucu, apandise gelen kan miktarında azalma vardır. Sonuçta doku ölümü gerçekleşir ve apandis kopar. Yayılması sonucu daha ağır bir karın zarı iltihabı gerçekleşir.
  Akut apandisitin en önemli belirtisi, karın ağrısıdır. Bu ağrı göbek çevresinde, yavaş yavaş artan bir şiddette karnın sağ alt tarafına yayılan künt tarzda bir ağrıdır. Yaklaşık 4-5 saat sürer ve bu süre içinde şiddeti azalır ya da artar. Bu ağrı, kasık bölgesinde, sırtta ya da genital bölgede hissedilebilir.
  Ayrıca bir çok olguda iştahsızlık, bulantı, kusma meydana gelebilir. Ateş hafif yükselmiştir. İshal ya da kabızlık bazı çocuklarda görülebilir. Hastanın rengi solmuştur ve nabız yükselmiştir.
  Kronik apandisit, akut apandisite göre daha hafif seyreder. En çok görülen belirtisi sık sık fakat daha hafif şiddette karın ağrısıdır. Hemen ameliyat edilmesi gerekmez. Bulantı ve kusma yoktur. Kronik apandisitte ateş yüksekliği saptanmamıştır.

APANDİSİT NASIL SEYREDER?
  Hastalığın tedavi edilmediği durumlarda, belirtiler genelde şiddetlenmekle beraber az bir hastada ise şikayetler azalır. Şiddetlendiği durumlarda, karnın sağ alt bölümünde dokunulduğunda hissedilebilen bir şişlik, kütle vardır. Dinlenmeyle ve ilaç tedavisiyle bu şişlik azalabilir. Ayrıca apandisitin şiddetlendiği durumda ortaya çıkabilecek bir diğer tehlike karın zarının iltihaplanmasıdır. (Peritonit) Acil tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Ateş çok yükselmiştir ve karın ağrısı çok şiddetlidir. Hastanın rengi sararmıştır ve kusma görülür. Ölüme yol açar.

APANDİSİT TANISI
  Apandisitin tanısını koymak zor olabilir. Çünkü hastalığın belirtileri bir çok hastalıkta da vardır. Özellikle apandisitin yerinin değişken olması tanıyı iyice güçleştirir. Doktor muayenesinde hastanın hareket etmekten çekinmesi, hareket sırasında ağrının artması apandisit şüphesini arttırır. Yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile apandisin yapısı hakkında bilgi elde edilir. Ayırıcı tanı için, diğer çevre organların da incelenmesi gereklidir. Ayrıca karnın sağ alt tarafına bastırılınca ağrının artması ve karın sertliği önemli bir bulgudur.

APANDİSİT TEDAVİSİ
                       
  İlaçla yapılan tedavi, antibiyotiklerin kullanılması, hastalığın iyileşmesini sağlamaz. Apandis, antibiyotiğin zor ulaşabileceği bir yerdedir. Kesin tedavi için ameliyat şarttır. Kolay bir ameliyattır. Bu ameliyat sırasında apandisit alınır. Yaklaşık 30-40 dakika sürer ve 1 gün hastanede yatma süresi vardır.
  Apandisit, tehlikeli bir hastalık olduğundan ve ölüme yol açtığından, hasta hemen ameliyat edilmelidir. Hastalığın belirtilerinin ağırlaşmasını beklemeden yapılan bu uygulama, tanının yanlış konmasına neden olabilir. Ameliyat sırasında apandis sağlam dahi olsa, çıkarılmasında fayda vardır.
  Hastalığın şiddetlendiği ve karın zarı iltihabına neden olduğu durumlarda ise öncelikle hastanın genel sağlık durumu kontrol altına alınmalıdır. Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu ise ameliyat edilmesi gerekir.
  Bazen apandis bir zarla çevrilir ve iltihap karın içine yayılmaz. Bu durumda hemen ameliyat yapılmaz. Hastanede gözetim altında tutulan hastaya antibiyotik tedavisi uygulanır. Durum düzeltilemezse hasta, ameliyata alınır. Apandisiti olan kişilerin kendi başlarına ağrı kesici kullanmamaları gerekir. Tedavi sonucunda ağrıları geçmeyen kişilerin doktora tekrar başvurmaları gerekir. Çünkü başka hastalıklar da varolabilir.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #145 : Eylül 27, 2008, 15:01:38 »
ALOPESİ - Saç dökülmesi
                     
Saç dökülmesi terimi çok farklı problemleri anlatmak için kullanılabilir (saçlardaki hafif bir incelmeden tüm saçların dökülmesine kadar) ve bu durum bir çok nedenden kaynaklanabilir. Normal şartlarda, her gün yaklaşık olarak kafamızdaki saçlardan 50-100 arasında saç telini kaybederiz. Anormal saç dökülmesi durumlarında ise bu sayı artar ve taraklarınızda, banyo ve lavabo giderlerinde ve elbiselerinizde aşırı miktarda saç biriktiğini görürsünüz.

Tıbbi olarak saç dökülmesi aşağıdaki şekillerde sınıflandırılabilir:

Telogen effluvium: vücudun genel olarak strese (sıkıntıya) maruz kalmasının ardından (uzun süreli yüksek ateş, büyük bir ameliyat veya ciddi bir enfeksiyon) 2-3 ay sonra meydana gelen yaygın saç dökülmesidir. Bu tür saç dökülmesi vücuttaki ani hormon değişiklikleri sonucu da meydana gelebilir; özellikle kadınlarda doğum yaptıktan sonra.

İlaçların yan etkisi: belirli ilaçlar yan etki olarak saç dökülmesine neden olabilir; özellikle lityum, beta blokörler, warfarin, heparin, amfetaminler, levodopa ve diğer bazı ilaçlar. Daunorubicin ve kanser tedavisinde kullanılan diğer ilaçlar, ani ve yaygın saç kaybına neden olabilirler.

Hastalık belirtisi olarak: saç dökülmesi bazı hastalıkların belirtisi olarak meydana gelebilir. Bu hastalıklardan bazıları; lupus eritomotozus, sifilis, tiroid hastalığı (hipotiroidi veya hipertiroidi), seks hormon dengesizliği, sarkoidoz, kanserin cildi tutması (yayılması), ciddi beslenme bozuklukları (protein, demir, çinko veya biotin eksiklikleri). Bu tür beslenme yetmezlikleri özellikle zayıflama diyeti uygulayan bayanlarda ve adet kanamaları çok ağır geçenlerde sık olarak görülmektedir.

Tinea capitis (kafa serisinin mantar hastalığı): yama şeklinde dökülme meydana gelen bu tip saç dökülmesinde hastalığa neden olan mikrop Trichophyton tonsurans dır. Bu enfeksiyon, saçın tam deriden çıktığı noktada kırılmasına neden olur.

Travmaya bağlı saç dökülmesi: bu tür saç dökülmesi insanların kendileri tarafından neden olunan saç dökülmesidir. saçlarını çekiştirmek, saçları aşırı sıcağa maruz bırakmak ve saç maşası ile aşırı kıvırmak, saça kuvvetli kimyasal maddeler sürmek (saç boyaları, spreyler gibi).

Erkek-kadın tipi saç dökülmesi: erkeklerde saç dökülmesi tipik bir şekilde meydana gelebilir (ön taraftaki saç çizgisinin geri çekilmesi ve/veya tepedeki saçlarda incelme / azalma). Bu en yaygın saç dökülmesi tipidir ve erkeklerde herhangi bir yaşta başlayabilir, hatta ergenlik çağlarında bile başlayabilir. Bu durum genelde 3 etkenin ortak sonucu olarak meydana gelebilir; ailevi saç dökülmesi şekli, erkek hormonlarının varlığı ve ilerleyen yaş. Tamamen benzer bir şekilde, bir çok kadında da kadın tipi saç dökülmesi meydana gelmektedir. Kadın tipi saç dökülmesinde; ön tarafta seyrekleşme, tepede veya tepenin çevresinde taç şeklinde seyrekleşme meydana gelebilir, dolayısı ile erkek tipi alın açılması meydana gelmez.

Belirtiler
  Saç dökülmesi durumunda, yukarıda anlatılanlara ilave olarak; saçlarınızın fazlaca ince olduğunu, alnınızdaki saç çizginizin değiştiğini veya başınızda saçsız yama tarzı alanlar oluştuğunu fark edebilirsiniz.
  Saç dökülmesi telogen effluvim veya ilaç yan etkisine bağlı olarak meydana geldiğinde, saç dökülmesi başın her tarafındadır; oysa mantar enfeksiyonlarında saç dökülmesi küçük yamalar şeklinde meydana gelir. Mantar enfeksiyonlarında başka şikayetler de bulunur; saç derisinde pullanma, saçların diplerinden kırıldığı siyah noktalarla kaplı alanlar veya kalınlaşmış deri ile karakterize alanlar. Travmaya bağlı saç dökülmesinde; yöntemin uygulandığı yere bağlı olarak belirli yerlerde saçsız alanlar ortaya çıkar. Erkek tipi saç dökülmesinde, saç çizgisi genelllikle şakaklardan itibaren çekilmeye başlar, bunu tepedeki saçlarda incelme takip eder. Aşamalı olarak, tepedeki alan tamamen saçsız kalır.

Tanı
  Doktorunuz, saç dökülmenizin hangi tipte olduğunu saptarken yapacağı fizik muayeneye ilave olarak, kullandığınız ilaçları, geçirdiğiniz hastalıkları, ailenizdeki bireylerde saç dökülmesi olup olmadığını, beslenme alışkanlıklarınızı ve saç bakım alışkanlıklarınızı araştıracaktır. mantardan şüphelenilen durumlarda laboratuvar muayenesi için saçınızdan örnek alınabilir. Başka bir hastalığa bağlı olduğu düşünülüyorsa, kan tahlili gerekli olabilir.
  Saç dökülmesinin ne kadar süre ile devam edeceği, sebebine bağlıdır. Örneğin; telogen effluvium tipi saç dökülmesinde süre genelde 1-5 ay kadardır ve daha sonraki aylarda saç tekrar çıkar. İlaç yan etkisine bağlı olarak meydana gelen saç dökülmesinde, ilaç kesildikten sonra saçlar normal haline dönmeye başlar. Saçları çekmeye bağlı meydana gelen alopeside ve abartılı saç bakım alışkanlıklarına bağlı alopeside; alışkanlıklardan kurtulmayı takiben saçlar normal haline dönmeye başlar. Mantar enfeksiyonuna bağlı alopeside ise en az 6-12 hafta süre ile tedavi uygulanmalıdır. Mantar hastalığına bağlı alopeside erken tanı ve tedavi, olası kalıcı bir saç kaybını engellemede önemlidir. Erkek ve kadın tipi saç dökülmesinde durum ilerleme eğilimindedir ve bu durumun problem olduğunu düşünenler için tedavi yöntemleri uygulanabilir.

Önleme
  Bazı tür saç dökülmeleri, stresi azaltarak, iyi ve dengeli beslenerek, saç bakım teknikleri konusunda daha bilinçli davranarak ve saç dökülmesine neden olan ilaç kullanımından (mümkünse) kaçınarak engellenebilir. Mantar enfeksiyonlarına bağlı saç dökülmesi; saçları temiz tutarak ve şapka, tarak gibi malzemeleri başkaları ile paylaşmayarak engellenebilir. Erkek tipi alopesi de bazen bazı ilaçların kullanımı ile engellenebilir.

Tedavi
  Telogen effluvium nedenli alopesi veya ilaç nedenli alopesi tedavi gerektirmez. Kötü beslenmeye veya hastalıklara bağlı alopesi bu etkenler ortadan kalkınca düzelir. Mantara bağlı alopeside 6-12 hafta boyunca ilaç kullanmak ve bazen şampuan (selenyum sülfit veya ketokonazol içeren) ile tedaviyi desteklemek gerekebilir.
  Erkek tipi ve kadın tipi saç dökülmesi gelişen bir çok kadın ve erkek genelde mutludur ve tedaviye gereksinim duymazlar. Tıbbi tedavi isteyenler için ise lokal minoksidil (tansiyon düşürücü bir ilaç) veya oral finasteride (sadece erkeker için) kullanılabilir. Yine saç ekimi denilen yöntemleri ve saçsız bölgenin ameliyatla alındığı yöntemleri kullananlar vardır.

ALOPECİA AREATA ( Saçkıran)
                                       
  Alopecia areata denilen durum 2-5 cm çapında, saçlı deride saçsız alanların meydana gelmesidir. Bazı hastalarda bu küçük daireler daha büyük olabilir ve tüm kafada ve hatta tüm vücuttaki kıllı bölgelerde saç dökülmesi gelişebilir. Bu hastalık bazen kortikosteroidli ilaçlarla tedavi edilebilir (krem olarak veya o bölgeye iğne ile enjekte edilerek), ancak garantili bir tedavi yöntemi yoktur. Saçsız bölge çok küçükse etraftaki saçlar tarafından bu bölge zaman içerisinde kapatılacaktır.
  Alopesi areatalı bir hastaya baktığımız zaman saçlı derisinde küçüklü büyüklü  saçsız alanlar görürüz. Bu saçsız alanlar genellikle bir veya bir kaç tane olup büyüklükleri de değişkendir. Sıklıkla bir madeni para büyüklüğünde açılmalar olduğundan halk arasında "para para dökülme" olarak tarif edilir. Bazı alanlarda büyüklükleri el ayası kadar olabilir. 
  Bu saçsız alanlar üzerinde hiç bir şey bulunmaz, adeta soyulmuş yumurta kadar temiz ve pürüzsüz oldukları görülür. Yine halk arasında verilmek istenen "Saçkıran" deyiminin neden yanlış olduğunu burada aramak lazımdır.  Aslında bir mantar hastalığı olan saçkıranda her ne kadar benzer saç dökülmeleri olsa da, bu bölgeler kırık saçlar tarafından işgal edilmiş ve aynı zamanda zeminleri tavuk derisi gibi pürüzlüdür. Ayrıca mantar ilaçları ile çok çabuk iyileşme özellikleri vardır.
« Son Düzenleme: Ekim 31, 2008, 17:25:51 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #146 : Ekim 12, 2008, 15:45:32 »
TANSİYON NEDİR ?
                              
   Tansiyon ,kanın damar çeperine yaptığı basınçtır.
   Bedenimizde trilyonlarca hücre vardır. Bunlar mükemmel bir işbölümüyle çalışırlar. Ama çalışabilmeleri için yakıta ve oksijene gereksinimleri vardır. Bu yakıtı, hücrede oksijenle yakıp, çalışabilmeleri için gerekli enerjiyi sağlarlar. Sonra bu yanmadan arta kalan artıkların ve açığa çıkan karbondioksitin hücreden uzaklaştırılması gerekir. İşte hücrenin gereksindiği yakıt ve oksijenin hücreye taşınması, oluşan artık ve karbondioksitin hücreden uzaklaştırılması işini kan üstlenir.
   Kanla hücre arasında bu alışverişin yapılabilmesi için, tüm hücrelerin kanla temas etmesi gerekir. Bu yüzden, nasıl ki, dallar incele incele tüm yapraklara kadar ulaşıyorlarsa, kan damarları da benzer biçimde damarlarla tüm hücrelere kadar uzanırlar.
   Ne var ki, kanın hücrelere kadar bir kere gitmesi yetmez. Sürekli yeni yakıtın, taze oksijenin hücrelere taşınması, artıkların da sürekli uzaklaştırılması gerekir. Yani bunun için kanın sürekli hareket etmesi gerekir. Bu işi, doğumdan ölüme kadar hiç durup dinlenmeden kalp üstlenir. Bir kaç dakika bile dursa, bizim için tam bir felaket olur.
   Kalp, akciğerden gelen temizlenmiş, bol oksijenli kanı hücrelere kadar, atardamarlarla pompalar. Kirlenmiş kan ise toplardamarlarla yeniden kalbe taşınır. Yani kalp her atımda, önce kanı pompalar, sonra da kanın yeniden kalbe dolması için istirahate geçer. Bu durmadan tekrarlanır. Öyle ki, kalp her dakikada 70-80 kere pompalar bekler; pompalar bekler..
   Kalp kanı pompaladığında, atardamarların duvarı daha fazla gerilir; bekleme sırasında ise bu gerginlik daha azdır. Yani iki farklı tansiyon vardır. İlki pompalama sırasında, daha fazla olanı. Biz buna büyük ya da sistolik tansiyon diyoruz. İkincisi, kalbin istirahati sırasında, daha düşük olanı. Buna da küçük ya da diastolik tansiyon diyoruz.
   Kanın damar duvarına ne kadar basınç yaptığı, bir civa sütununu ne kadar yükseltebildiğiyle ölçülür. Diyelim ki 120 mm yükseltebiliyorsa 120 mmHg ya da 12 cm Hg olarak söylenir. Hg, civanın kimya dilindeki kısaltımıdır.
   Kan basıncı çeşitli aletlerle ölçülür. En bilinenleri civa sütunlu olanlardır. Ama yay sistemli ölçümler de geliştirilmiştir. Son yıllarda, elektronik ölçme tekniğinin kullandığı araçlar, basit kullanımları nedeniyle, çokça kullanılır olmuştur.

Tansiyon nasıl ölçülür ?
                              
   Tansiyon ölçmekte kullanılan değişik aletler bulunmaktadır. En doğru ölçüm, zaman içinde ayarlarının değişmesi gibi bir sorun olmadığı için, cıvalı aletlerle yapılırsa da bunların kullanımı pek pratik olmadığı için diğer türdeki aletler tercih edilmektedir.
   Tüm aletlerde prensip aynıdır. Kola sarılan ve içine hava gönderilerek basınç oluşturulan bir lastik torba (manşon), bu torbaya hava göndermek için kullanılan bir pompa ve lastik torbanın içindeki basıncı ölçen bir ölçü sistemi. Ayrıca damarda oluşacak nabız seslerini dinlemek için bir dinleme aleti (steteskop) da gereklidir.
   Tansiyonu ölçülecek kişinin dinlenmiş ve sakin durumda olması gerekmektedir. Hızlı bir yürüyüşün ardından tansiyon ölçülmesi için bir süre dinlenmek gerekir. Rahat bir koltukta otururken, tansiyon ölçülen kolun kalp hizasında olmasına dikkat edilmelidir.
   Böyle bir alet edindikten ve uygun ortamı sağladıktan sonra aletin manşon kısmı tansiyonu ölçülecek kişinin kolunun üst kısmına sarılır. Bu sırada, dirsek önü çukurunun tamamen açıkta kalmasına ve giysilerin kolu sıkmamasına dikkat etmek gerekir. Tansiyonu ölçülen kişi rahat bir şekilde ve kolu kalp hizasında olacak şekilde otururken, pompa ile basınç oluşturulmaya başlanılır. Aletin göstergesindeki rakam, kişinin daha önceden bilinen tansiyon değeri varsa bunun 20-30 mm üzerine, böyle bir bilgi yoksa 150-160 mm civarına kadar çıkartılır. Bu sırada dinleme aleti, dirsek önü çukurunun gövdeye yakın kısmına konulup, hafifçe bastırılarak (manşonun altına sıkıştırarak değil) nabız sesleri olup olmadığı dinlenir. Eğer sesler varsa kayboluncaya kadar basıncı arttırmak gerekir.Sesler kaybolduktan sonra aletin havası yavaşça indirilerek nabız sesleri tekrar başlayıncaya kadar takip edilir. Seslerin ilk duyulduğu sırada aletin göstergesinde okunan rakam büyük yani sistolik tansiyonu gösterir.
   Sürekli dinlerken basınç azaltılmaya devam edilir. Seslerin artık duyulmamaya başladığı sırada göstergedeki rakam da düşük yani diastolik tansiyonu gösterir.
Tansiyonun  normal değerleri nedir?
   Nasıl herkesin boyu farklı farklıysa, tansiyonu da farklıdır. Nasıl, kısa birine ya da uzun birine “anormal” demek kolay değilse, normal tansiyonu tarif etmek de zordur. Üstelik yaşa ve kiloya göre de çok büyük değişiklikler gösterir. Yaş ve kilo arttıkça, genelde tansiyon daha yüksektir.
   Bu durumda, tıpkı boyda olduğu gibi, belli bir yaştakilerin ortalama tansiyonunun ne olduğuna bakılabilir. Ama son yıllarda, daha çok, tansiyonu kaç olanların, ne kadar sağlıklı olduğuna bakılmaya başlandı. Yani damar sertliği olanların tansiyonlarıyla, sağlam olanların tansiyonları karşılaştırılmaya başlandı.
   Sonuçta, tansiyon ne kadar artarsa, tansiyona bağlı hastalıkların ve ölümlerin o kadar arttığı görüldü. Önceleri büyük tansiyonu 165, küçük tansiyonu 95 mmHg ‘dan daha yüksek olanların tedavisinin gerektiği düşünülüyordu. Ama şimdi, bu sınırlar daha aşağı indirildi; 140 ve 90 olarak. Yani büyük tansiyonu 140 ve/veya küçük tansiyonu 90'ın üstündekilerin yüksek tansiyonlu olduğu kabul ediliyor ve bunlara “HİPERTANSİYON HASTASI” deniyor.
   Ama bazı tıp merkezleri ve bazı doktorlar, bu sınırların daha da aşağı çekilmesini istiyorlar. Şeker hastalığı ve böbrek hastalığı gibi damar sertliği için riskli hastalıkları olanlarda, bu sınırlar şimdiden aşağı çekildi. Bu tür riskli hastalıkları olanlarda tansiyonun 130/85'in altına inmesi isteniyor.
   Önlemeyi önemseyenler, bununla da yetinmiyorlar. Haklı olarak, tansiyon ne kadar düşükse, damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların daha az görülmesi gerçeğine bakıp, tansiyonu normal sınırda görünenlerin bile, tansiyonlarının daha da düşürülebilmesini tartışıyorlar.
« Son Düzenleme: Ekim 17, 2008, 00:04:55 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #147 : Ekim 12, 2008, 16:08:19 »
HİPOTANSİYON - DÜŞÜK TANSİYON
                             
   Büyük tansiyon, 11'den aşağı düştüğü zaman tansiyon düşüklüğü vardır. Bu duruma tıp dilinde hipotansiyon denir. tansiyon, ateşli hastalıklar sırasında, büyük kanamalardan sonra, iç salgı bezi bozukluklarında veya herhangi bir hastalıktan sonraki iyileşme döneminde düşer. Bazı kadınların regl hallerinde, veya sıcakta fazla ter kaybından sonra veya sinirli kimselerde de tansiyon düştüğü görülür. Devamlı olarak tansiyon düşüklüğü önemli bir hastalığın işareti olabilir.   
  Hipotansiyon,kan basıncının organ perfüzyon bozukluğuna bağlı semptomlara neden olabilecek düşüklükte olması veya başka bir ifadeyle sistolik kan basıncının 110 mmHg’dan düşük ve semptomatik olmasıdır. Sporcularda ve ağır işçilerde parasempatik tonus artışına bağlı olarak kan basıncı normalde düşük bulunabilir. Bu durum iyi bedensel kondisyon işaretidir. Buna regülatif hipotansiyon adı da verilir. Çeşitli dolaşım bozukluklarında ise hipotansiyon sadece ayağa kalkınca (ortostatik hipotansiyon) veya efor sırasında (dolaşım disregulasyonu hipotansiyonu) ortaya çıkabilir. Bu nedenle değerlendirme yalnız istirahatte yapılmamalıdır. 
   Kan basıncının düşük olması nadir olarak görülen bir durumdur. Genel olarak sağlık açısından her hangi bir tehlikesi yoktur; dahası tansiyonu düşük insanların daha uzun yaşadığına ve kalp ve böbrek hastalıklarına daha az yakalandıklarına dair bulgular mevcuttur. Bununla birlikte, bazı araştırmacılar tarafından sikulatuvar asteni (dolaşım zayıflığı denebilir) denilen bir hastalık tanımlamışlar ve bunun tedavisine yönelik olarak, kan basıncını yükselten ilaç geliştirmişlerdir.
   Tansiyon düşüklüğü olanlarda ani kalkışlar sırasında; hafif bir başağrısı ve zihin bulanıklığı olabilir. Bunu engellemenin en iyi yolu pozisyon değiştirirken dikkatli olmaktır.
   Sürekli yorgunluk ve halsizlik hissedenlerin bazılarında sinirsel kaynaklı tansiyon düşüklüğü olduğu ileri sürülmektedir. Bu kişilerde uzun süre ayakta durmaya, egzersize veya sıcak ortamlarda uzun süre kalmaya bağlı olarak ani tansiyon düşmeleri meydana gelmektedir. Johns Hopkins Universitesinde gerçekleştirilen bir çalışmada, bu tür rahatsızlığı olanlara bol-tuzlu diyet ve kan basıncını yükselten ilaç vermeyi müteakip hastaların %75 inde, yorgunluk şikayetlerinin ortadan kalktığı gözlenmiştir.
   Benzer bir durum yaşlılarda da meydana gelebilir. Yaşlılarda özellikle yemeklerden sonra kanın sindirim organlarına hücum etmesine bağlı olarak, bir halsizlik hissedilebilir. Bu duruma yemek sonrası tansiyon düşüklüğü adı verilir ve genellikle tansiyonu yüksek olan hastalarda gözlenir. Bu kişilerde asıl problem, kan basıncının yüksekliğinden dolayı, göreceli olarak dolaşımda azalmış olan kanın hayati organlardan olan beyne pompalanmasının azalmaya uğramasıdır. Eğer böyle bir probleminiz varsa, günde en az 6 bardak su içerek damar içinde dolaşan kan miktarını arttırın ve yemeklerden sonra az bir miktar yürüyün.
   Kan basıncı düşük olan yaşlılarda ölüm oranının daha fazla olduğunu iddia eden araştırmacılar bulunmakla birlikte, sorunun kan basıncından kaynaklanmadığını öne sürenler de vardır; bunlara göre sorun kalpten kaynaklanmaktadır ve tedavi edilebilmektedir.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #148 : Ekim 12, 2008, 16:37:29 »
HİPERTANSİYON - YÜKSEK TANSİYON
                           
   Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir. Kan basıncı ya da daha doğru söylemek gerekirse kanı kalpten dokulara taşıyan damarların kan basıncı, hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Bu nedenle de normal kan basıncı değerlerini belirlemek gerçekte oldukça güçtür.
   Bugün kabul edilen kan basıncı değeri istirahat halindeki normal bir yetişkinde 120/80 mmHg'dir. Herhangi bir kişide kan basıncı uyku sırasında düşük, sinirli ya da heyecanlıyken yüksektir. Normal şartlarda, sürekli olarak kan basıncı 120/80 mmHg  üzerinde olan kişiler hipertansiyon hastalığı adayı kabul edilmektedir. Kan basıncı devamlı olarak 140/90 mmHg üzerinde seyrediyorsa hipertansiyondan bahsedilir.
   Kan basıncı aynı birey içinde ve bireyler arasında farklılık gösterir. Bu nedenle bireyin kan basıncı (kan basıncının sfignomanometre-tansiyon aleti  ile ayrı ayrı zamanlarda en az 3 kez ölçülmesi) ortalaması alınarak belirlenmelidir.
   Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar, göz ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Bir kez teşhis yapılıp tedaviye başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

Hipertansiyonun belirtileri :
   Hipertansiyonun belirtlerini anlamak güç olabilir. Çoğu kimsede belirti vermeden sinsice yıllarca devam edebilir. Hatta hiç bir belirti vermeyen ama çok yüksek ve risk taşıyan hipertansiyon vakalarına kliniklerde sık rastlanır. Ancak vakaların küçük bir kısmında ilk zamanlarda aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir :
-Baş ağrısı (Belli belirsiz, tekdüze )
-Baş dönmesi nöbetleri
-Zaman zaman burun kanamaları
   Ancak yukarıdaki belirtiler çoğu zaman hipertansiyon ilerlemiş ve yüksek sınırlara gelmiş olduğunda ortaya çıkmaktadır.

Hipertansiyonun riskleri :
   Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Hipertansiyon, kendi başına öldürücü değildir; fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir. Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir. Üstelik ateroskleroz ve bunun yol açabileceği iskemik kalp hastalığı (belli bir bölgede kan akımının kesilmesi nedeniyle oluşan geçici kansızlık sonucu dokuların hava alamaması) riskini önemli ölçüde arttırır. Buna ek olarak; hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının trombozuna (pıhtıyla tıkanmasına) diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur ki, bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir. Bahsettiklerimizin hepsi tedavi edilmeyen hipertansiyonun sonuçları olup hipertansiyona bağlı morbidite (hastalık), mortalite (ölüm) büyük bir bölümünü oluşturur.

Hipertansiyonun Sınıflandırılması
   Hipertansiyon, sıklıkla, nedenine göre sınıflandırılır. Buna göre iki tip vardır.
-esansiyel (primer - birincil) hipertansiyon
-sekonder (ikincil) hipertansiyon
   Hipertansiyon vakalarının yaklaşık %90'ı, neden (etiyoloji) bilinmediğinden primer ya da "esansiyel" hipertansiyon olarak adlandırılır.
   Hipertansiyon vakalarının geriye kalan bölümüne, yani yaklaşık %10'una bu durumun nedeni bilindiğinden "sekonder " hipertansiyon denir. Böbrek kökenli olan (renal) hipertansiyon bunların en yaygın olanıdır.
Esansiyel (Primer) Hipertansiyon
   Hipertansiyonun bu en yaygın şekli, bilinen nedenlere bağlı değildir. Bu hipertansiyonun ortaya çıkış faktörleri hakkında kesin bilgimiz mevcut değildir. Ayrıca hipertansiyonun başlangıcında rolü olan ailesel faktörlerin sayısı da çoktur. Hipertansiyon, kalp dolaşım sistemini, sinir ve hormon sistemlerini, böbrekleri içeren birden fazla sistemi etkileyen bir bozukluktur ve güçlü genetik faktörleri içerir. Bu faktörlerden birine ya da bir başkasına farklı derecelerde önem veren çok sayıda ve farklı ailesel geçiş teoriler öne sürülmüştür.
   Esansiyel hipertansiyon ayrıca bazı risk faktörleri ile de ilgidir. Bu faktörler hipertansiyonu daha yaygın ve/ya da daha şiddetli yapmaktadır.
sıvı ve hacim kontrolünde değişiklikle sonuçlanan böbrek işlev değişikliği
böbreklerden tuz ve su atılmasını kontrol eden, sistemde anormallik
kılcal damar duvarlarında artmış sodyum ve tuz
basınç kontrolü yapan organların yeniden düzenlenmesi
diyetteki tuz miktarının yüksek olması
anormal psikolojik uyarı
ırk
cinsiyet
yaş
şeker hastalığı
aile hikayesinde hipertansiyon
hiperlipidemi (hiperkolesterolemi)
sigara içimi
obesite (şişmanlık)

Sekonder Hipertansiyon
   Bu tipte yüksek kan basıncı, bilinen bir etiyolojiden (nedenden) kaynaklanmaktadır. Neden olan hastalık tedavi edildiğinde hipertansiyon düzelebilir.

Böbrek hastalığı: Renal hipertansiyon olarak adlandırılır. Varolan bir böbrek hastalığı kan basıncının yükselmesine neden olur.

Endokrin hastalıkları: Endokrin sistemi etkileyen hastalıklar kan basıncını da etkiler, çünkü adrenal bezler çeşitli kan basıncını kontrol eden mekanizmaları düzenler.

İlaçlar: Bazı ilaçlar, örneğin kortikosteroidler, oral kontraseptifler (aldosteron sekresyonu ve plazma reninini arttırarak), nazal dekonjestanlar, amfetamin, tiroid hormonları, NSAID, soğuk algınlığı ilaçları, siklosporin, eritropoetin, iştah kesiciler, trisiklik antidepresanlar, MAO inhibitörleri, alkol (günde 70-100 mL civarında alkollü içki alınması hipokalemik alkalozla birlikte hipertansiyona neden olur) kan basıncının yükselmesine neden olurlar. Bu ilaçların bırakılması ile kan basıncı normale döner.

Diğer Sebepler :
Aort koarktasyonu: aortun doğuştan dar olması
Gebelik toksemisi: hipertansiyon, albuminüri, ödem ile karakterize, gebeliğin ikinci yarısında oluşan bir hastalık.
Beyin tümörü ya da lezyonu: intrakraniyel basınca yol açarak kan basıncının hızla yükselmesine neden olur.

Hipertansiyonun Derecesi
Hipertansiyon az ya da çok bilinen nedenlere dayanan sınıflandırılmasına ek olarak şiddet derecesine göre de sınıflandırılabilir.

Arteryel hipertansiyon tipi Kan basıncı düzeyi
Normal 120/80 mmHg ve altı 
Prehipertansiyon (Hipertansiyon adayı) 120-139/80-89 mmHg
Evre 1  140-159/90-99 mmHg 
Evre 2  160-179/100-109 mmHg 
Evre 3  180/110 mmHg ve üstü 
     Buradaki sınıflandırmaya göre en sık karşılaşılan tip Evre 1 ve Evre 2 hipertansiyondur.
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600

Çevrimdışı Ecz.Levent Kınacı

  • FORUM YÖNETİCİSİ
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 5997
  • This day is the first day of the rest of my life..
    • DOSTLUK
Ynt: PRATİK BİLGİLER- HASTALIKLAR..
« Yanıtla #149 : Ekim 12, 2008, 17:07:09 »
NABIZ
                 
   Nabız,kanın sol karıncıktan büyük atardamarlara pompalanması esnasında ,uç noktalardaki atardamarlarda oluşturduğu dalgalanmadır.Kalp atışının uçtaki atardamarlardan hissedilmesine nabız denir. Normal nabız, erişkinde dk'da 60-90 kez çocukta dk'da 80-100 kez bebekte dk'da 100-120 kez civarındadır.
   Nabız, kalbin 1 dakika içinde kaç kere kasıldığını yani kalbin hızını yansıtır. Kalp her kasılmasıyla bir miktar kanı atardamarlar içine pompalar ve damarların esneyebilme özelliğinden dolayı atardamarlarda buna bağlı bir genişleme olur ve ardından eski durumuna dönmek ister. İşte bu genişleme, damarların yüzeyel seyrettiği yerlerde (el bileği, dirsek içi, kasık, şakak, ayak bileği gibi) nabız dalgası olarak hissedilir.
   Vücudumuzda nabızın bakılabileceği bölgeler,atardamarların yüzeyel seyrettiği ve parmak ucu ile atımın hissedilebildiği yerlerdir. Bu bölgelerden en sık olarak, kolay ulaşılabilmesi ve kolay bakılabilmesi nedeniyle radial arter nabzı tercih edilir.
   Nabız bize yalnız kalp hızı hakkında bilgi vermez, aynı zamanda kalbin düzenli çalışıp çalışmadığı yani kalbin ritmi hakkında da bilgi verir.

Nabzımıza nasıl bakalım ?
                       
   En sık olarak el bileğinin baş parmak tarafındaki radial artere bağlı radial nabız kullanılır.
   Nabız bölgelerinde birinci ve ikinci el parmak uçlarımızı yavaşça bastırarak nabız dalgasını aramalıyız. Nabzı hissettiğimiz zaman önce düzenli olup olmadığına bakalım. Normalde nabız dalgası eşit aralıklarla gelmelidir. Daha sonra da 1 dakika içindeki sayısını bulmalıyız. Bunun için de saatimizin saniye göstergesine bakarak 1 dakika içindeki sayısını sayabiliriz veya 15 saniye süreyle sayıp, bulduğumuz rakamı 4 ile çarpabiliriz.

   Bazı ritim bozukluklarında (atrial fibrilasyon gibi) kalp hızı yüksek olabilir ve bazı kalp atımları ile atardamarlar içine atılan kan, yeterli bir basınç dalgası (dolayısıyla nabız dalgası) oluşturamaz ve bunu nabız olarak hissedemeyiz. Böylece nabız hızını gerçekte olduğundan daha düşük bulabiliriz. Bu gibi durumlarda kalbi dinleyerek kalp hızını bulmak daha doğru sonuç verecektir.
   Kol veya bilekten ölçüm yapan dijital tansiyon aletleri, kan basıncı ölçümünün yanı sıra nabız hızını da vermektedirler. Ancak, aritmi durumlarında (özellikle de atrial fibrilasyonda) dijital tansiyon aletleri ile nabız hızı ölçümleri tam doğru olmayabilir.

Nabız Ritmi, Nabız artışı, Düşük Nabız Tansiyon, Nabız Sayımı
   Nabız sayısı, aralığı ve dolgunluğu normal olarak devam eder. Bu özellikteki nabıza düzenli nabız denir.
Aralıkları, vurgusu, dolgunluğu ve sayısı düzenli olarak devam etmeyen nabıza da düzensiz (Aritmi) nabız denir. Örneğin her iki nabız veya her üç normal nabızdan sonra bir sıra dışı nabız oluyorsa buna ekstrasistal denir (Digeminus, trigeminus, guadrigeminus gibi). Ekstrasistal, kalp has­talıklarında, hipertansiyonda ve kalbi etkileyen cafeinli, teinli içeceklerin fazla içilmesinde görülür.

Nabız Sayısındaki Değişme

• Bradikardi, nabzın dakikada 60 ve daha altında olmasıdır.
• Taşikardi, nabzın dakikada 100-120 civarında olmasıdır.
• Filiform, nabzın dakikada 130'un üzerinde olmasıdır. Nabız çok hızlı ve zayıftır. Çoğu zaman zor hissedilir.

Nabızın hızı, birden ağır spor yapmada, korku ve heyecanda, ateşli hastalıklarda, şokta, kanamalarda ve alkol alınmasında artar.Nabzın hızı, hepatitlerde, beslenme yetersizliğinde, yorgunlukta, yaşlılarda ve eğitimli sporcularda, uyutucu ve uyuşturucu ilaç alımında azalır.
« Son Düzenleme: Ekim 30, 2008, 03:09:05 Gönderen: Ecz.Levent Kınacı »
Ecz.Levent Kınacı EKİN eczanesi Manisa-Merkez  Tel:0236 2393600